Bugün 21 Nisan 2019 Pazar
  • Antalya11 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    238,344
    %0.20
  • Dolar
    5,8057
    %0.03
  • Euro
    6,5299
    %0.19

Bekir Bülent Özsoy

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bekir Bülent Özsoy

1898… ABD Ordusu…

22 Mart 2018 Perşembe 04:03

 Geçen hafta yazdıklarım ile kimleri kast ettiğim çokça soruldu; anlatayım; biri sayın İlker Başbuğ, konuk olduğu bir toplantının başında dedi ki; ‘Birinci Dünya savaşını müttefiklerimiz kaybettiği için biz de kaybetmiş sayıldık!’

Bende diyorum ki ;’Hayır!’

Bakın neden:  Birinci Dünya savaşı bundan 100 yıl önce 1918 Kasım ayının 11. Günü fiilen bitti..

 Dikkat Kasım ayı..

100 yıl önce bu günlerde Alman ordusu savaşın en büyük taarruzunu yapmak üzereydi, o güne kadar görülmemiş ağır topçu ile Paris şehrine ateş açıyordu (isabetli değildi ama sonuçta şehirde panik yaratmaya yetmişti) Yani yenilginin fersah-fersah uzağındaydılar. 1917 de Çarlık Rusya’sı savaştan düşmüştü, İtalyan ordusu Caperetto meydan muharebesinden sonra kuyruğunu sıkıştırmış kaçıyordu, İngiltere ve Fransa bu cepheye son yedeklerini yollamıştı. ABD savaşa girmişti ama cephelerde yer alması en az 6-8 aylık bir işti… Balkanlarda Romanya İngiltere- Fransa tarafında savaşa girmenin bedelini çok ağır ödemiş ve tamamen işgal edilmişti.

Ancak bizimkilerin durumu kritikti, Arap yarımadasında sürekli geriliyorduk, 1917 de Bağdat düşecekti, Suriye ve Şam sırada bekliyordu.

Kısaca yeniliyorduk…

Ait olduğumuz grupta ilk düşen Bulgaristan olacaktı 1918 Ekim ayında teslim olmuştu, ayın sonunda biz mütareke istedik, Avusturya-Macaristan Kasım başında, Almanya ise 6 Kasım da ateş kes talep edecekti.

Kastım şu; Bu cumhuriyet aristokratları hala aklımızla dalga geçebileceklerini sanıyorlar.

Dediğim de şu: yanılıyorlar…

Gelelim ikinci vakaya; Nurten Öztürk Opet diye bilinen şirketin Yönetim kurlu üyesi, zengin –varlıklı bir hanım…iyi- güzel, kazandığım para bir işe yarasın bari deyip bir sürü hayır işine girişmiş ancak bir tanesi var ki ‘örnek köy’, çok dikkat çekiyor, çok başarılı bir sunumu var. Özellikle Doğu-Güney doğu da ve Çanakkale de çok güzel işler becermiş… Toplantı da Konyaaltı belediyesinden meclis üyesi Cansen hanım ona şu soruyu sordu:

 ‘Bir örnek köy projesi de Antalya da hazırlarmısınız?’

Kadıncağız da lafı dolaştırdı ve çok fazla işimiz var, projemiz var sırada bekleyen çok bölge var, falan diyerek nazikçe ‘belki daha sonra’ dedi.

 Şimdi itirazım buna.. böyle bir durumda kadından bir şeyler tırıtıklamak manasına gelen bu soru sorulmamalıydı, en fazla ‘siz bunu nasıl bir organizasyon ve yönetim bilinciyle başardınız biz de aynısını yapalım’ denmeliydi…

Denmedi…

Yahu  öyle-böyle derken asıl yazı güme gidecek…

Teddy Roosevelt, 1898 de, Boston da ki ‘Beyefendiler kulübünde’ pek bir iddialı konuşuyordu; Küba’ya çıkacak, şaşkın Latinoları ve onların ‘mide bulandırıcı’ diktasını tarihe gömecekti…

 Etrafında ki herkese ‘Uzak Batının’ western hikayelerini anlatıyordu. Pahalı konyaklar içiliyor, ondan daha da pahalı purolar tüttürülüyordu…  her kes gaza gelmişti hani oradan bir dolmuş geçse ve Küba’ya bir iki dese hepsi bineceklerdi.. Bu yaşlı başlı adamların doğru dürüst yüz metre yürüyebildikleri yoktu,

Ne? bir de bunlar ata binecek eski mavi süvariler gibi dört nala düşmanı kovalayacaklardı ha…

Ama adamımız, ucuz bir siyasetçi değildi, o günlerde ABD İdari kademsinin en gözde koltuklarından birinde oturuyordu Deniz Kuvvetleri Bakanlığında Bakan yardımcısı pozisyonundaydı, makam odası lüks, maaşı bol sıfırlıydı. Hayatında savaş görmüş bir adam değildi, ülkenin en zengin ailelerinden birinden geliyordu. Bir dikişte koca bir şişe Bourbon viskiyi bitirir, bir kızıl derili kadınla sabaha kadar sevişir ve bir grizzy ayısıyla boğuşabilirdi… (sırayı hiç şaşırmadan)

Daha doğrusu öyle konuşuyordu, gerçek kalibresi az sonra ortaya çıkacaktı.

 1897 de ABD ordusu 25 bin kişilik irice bir çete gibiydi ülkenin 77 yerine dağılmış garnizon görevini yerine getiriyordu. Birkaç isyancı cahil Kızılderili çete takip ediliyordu, başka da bir işleri yoktu, Amerikan askeri toplumun en aşağı sınıflarından oluşuyordu. Ancak subayları elit West-point den mezun oluyorlardı ama başvuru sayısı o kadar azdı ki, yeterince subay yoktu.

Ordunun başında Shafter adında bir general vardı, adamın asıl işi yemekti,,

 Hayır, harbiden yemek ve içmek.. 150 kilo civarındaydı ve her gün hiç durmadan kıtlıktan çıkmış gibi yiyordu…

İkinci subay; general Nelson Miles kendine yeni üniformalar diktirmek ve kadın peşinde koşmakla ünlüydü…

Dönemin başkanı William McKinley, şahin tarzlı bir politikacı değildi, askerlik tecrübesi pek yoktu ama çoğu generalinden daha iyi bir strateji ustası sayılabilirdi.

Küba adasında İspanya’nın koca bir ordusu vardı 150 bin kişiyi aşan bu güruh adada ki isyanı bastırmak için gelmişti, altı-üstü 20-30 bini bulan kötü silahlanmış, hiç organize olamamış bir isyanı bastırmak için yeterli bir rakamdı bu. İspanyol ordusunun vaziyeti içler acısıydı, subaylar yolsuz, siyasi iktidar, iktidarsız, ve illa ki kilise tüm aşağılık uygulamaların başında geliyordu. İspanyol ahali de ‘böyüklerimiz daha iyi bilir’ modundaydı…

Devamı haftaya..

Bu yazı toplam 3770 defa okunmuştur.
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 242 311 76 60 0 242 311 76 61 | Faks : 0 242 311 46 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim