Bugün 11 Ekim 2026 Pazar
  • Antalya26 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6643.98
    %0
  • Dolar
    49.1434
    %0
  • Euro
    54.9456
    %0

BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

ÖMÜR DEDİĞİN İPTEKİ CAMBAZ

11 Ekim 2026 Pazar 17:08

     İp üstündeki cambaz elinde tuttuğu sırığın bir ucunda yüreği diğer ucunda beyni taşıyor ve ip üzerinde dengede kalarak yürümeye devam ediyor. Oysa bazen birileri bize yüreğimizin götürdüğü yere gitmeyi önerirken diğerleri  bizi aklın, mantığın yolunu takip etmeye davet ediyor. Eduardo Galeano ise  farklı bir öneriyi içeren şu cümleleri kaleme alıyor:

"Hem hissedip hem düşünen" insanları severim;
aklı kalpten ayırmayanları.
Aynı anda hem hissedip hem düşünenleri.
Zihni bedenden,
duyguyu akıldan ayırmayanları.’’

      Carl Sagan ‘’Cennetin Ejderhaları’’  adlı kitabında, nörolog Paul MacLean tarafından ortaya atılan insana ait üçlü beyin modelini benimseyerek beynin evrimsel olarak üç katmandan oluştuğunu ileri sürer. En eski ve en derin katman,  hayatta kalmak için gerekli temel içgüdülerimizin merkezi olan sürüngen beyni, ikinci veya orta katman, bazen "duygusal beyin" olarak da adlandırılan limbik sistem, beynin en dış katmanı, en gelişmiş, en yeni kısmı, rasyonel düşünceden sorumlu olduğu düşünülen neokorteks. Duygular, alt iki katmanda yer alır. Yakın zamana kadar, bilim dünyasında insan beyninin bu modeline yönelik pek itiraz yoktu. Ancak yeni görüntüleme teknikleri ve sinir bilimdeki gelişmeler, beyin anatomisine dair bu eski anlayışı altüst etti ve hatta sadece duyguların rolünü ele alan yeni bir çalışma alanı oluştu.

     Uzunca bir süre duygular düşüncenin önünde bir engel olarak kabul edildi. Aklın duyguları kontrol etmesi, yönetmesi, hatta bastırması gerektiği fikri geçerli oldu. Korkunun yargıyı yanlış yollara saptırdığına, öfkenin aceleci kararlara yol açtığına, sevginin nesnelliği zayıflattığına ve arzuların bireyi gerçekten uzaklaştırdığına inanıldı. İyi ve doğru düşünmenin insanı duygusal etkiden olabildiğince özgürleştirmek anlamına geldiği fikri egemen oldu. Ancak bilim ilerledikçe, bu fikir sorgulanmaya başlandı. Sinir bilim, duyguları sadece akıl dışı güçler olarak görmekten vazgeçti ve insan deneyiminin esas boyutları insanlarca anlaşılmaya başlandı. Duygu felsefesi bu dönüşümden doğdu. Amacı sadece ne hissettiğimizi tanımlamak değil, duyguların ne olduğunu, düşünceyle arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu anlamaktı. Ahlakta, kişisel kimlik ve dünya görüşümüzün inşasında ne gibi bir rol oynadığını keşfetmekti.  

     Duygu tam olarak nedir sorusuna verilecek yanıt, duygular belirli bedensel duyumlarla karakterize, içsel durumlardı olabilir. Duygular, sadece duyumlar değil aynı zamanda bir değerlendirme biçimi de. Korku, bir tehdit algılamayı, minnettarlık bir faydayı tanımayı kapsar. Suçluluk, kişinin kendi eylemlerini sorunlu olarak yorumlamasını varsayar. Umut, istenen bir sonucun olasılığıyla bağ kurar. Her duygu, bir durumu anlamanın belirli bir yoludur. İçinde bulunduğumuz dışsal olay benzer olabilir, ancak duygularımız farklı olacaktır çünkü olayı yorumlayışımız farklıdır. Duygular sadece olaylar nedeniyle ortaya çıkmaz. İnsanlar, olanlara anlam yükledikleri için ortaya çıkarlar. Tehlikeli olarak gördüğümüz şey karşısında korku, başarı olarak değer verdiğimiz şey karşısında gurur ve kendimizin olumsuz bir şekilde tasvir edildiğini düşündüğümüz şey karşısında utanç duyarız. Duygular kültürümüzle, kişisel tarihimizle ve inançlarımızla da ilişkilidir. Bir toplumda utanç uyandıran şey, başka bir toplumda utanç yaratmayabilir. Bir çağda toplumda gurur yaratan şeyin, başka bir çağda zerre kadar önemi yoktur. Duyguların biyolojik bir boyutu olduğu gibi, tarihsel bir boyutu da vardır. Onuru ele aldığımızda yüzyıllar boyunca birçok toplumun, kişisel veya aile itibarını korumak için belirli suçlara son derece sert tepkiler verdiğini görürüz. Kaybı, davranışı kesin olarak etkileyen yoğun duygular yaratabilir. Birçok toplumda, aynı olayların çok farklı şekillerde yorumlandığını gözlüyoruz. Bu, duyguların tamamen keyfî olduğu anlamına gelmiyor, aksine insanların yaşadığı anlam sistemleriyle derinden bağlantılı olduklarını gözler önüne seriyor.

     Duygu, düşünceden tamamen ayrı bir güç değildir. Her iki boyut da sürekli etkileşim hâlinde. Bununla birlikte felsefe duygu ve bilgi arasındaki ilişkiyi incelemekle sınırlı kalmaz. Aynı zamanda duyguların ahlakî yaşamdaki rolünü de inceler. Uzun bir süre boyunca, duyguların etik davranışa destek mi yoksa köstek mi olduğu tartışıldı. Bazıları ahlakın yalnızca akılcı ilkelere dayanması gerektiğini savunurken diğerleri duyguların vazgeçilmez bir rol oynadığını savundu. Duygusal tepkiler eyleme geçmede güçlü bir motivasyona dönüşebilir. Empati, adaletsizliğe karşı öfke veya başkalarıyla kurulan duygusal bağlantılar olmadan, ahlakî yaşamın tanımını yapmak zor. Ancak bu tüm duyguların mutlaka doğru kararlara yol açtığı anlamına gelmez. Tarih, korku, nefret veya fanatizmin yıkıcı eylemlere yol açtığı örneklerle dolu. Duyguların belirleyici bir rol oynadığı siyasette, alınan kararların sadece rasyonel argümanlara bağlı olduğu sıklıkla düşünülür. Ancak gerçeklik çok daha karmaşık bir durumu göstermekte. Korku, kolektif seçimleri etkileyebilir. Umut, toplumsal hareketleri harekete geçirebilir. Öfke, protestoları körükleyebilir. Kızgınlık, tüm kamuoyu tartışmalarını dönüştürebilir. Ekonomik kriz veya toplumsal belirsizlik gibi tarihî anları akla getirdiğimizde bu bağlamda, kolektif duyguların muazzam bir önem kazandığına tanık oluyoruz. Vatandaşlar yalnızca objektif verilere tepki vermezler; aynı zamanda paylaşılan algılara, beklentilere ve duygulara da yanıt verirler. Siyaseti anlamak, bir toplum içinde dolaşan duyguları anlamayı gerektirir. Birçok yazar, kolektif yaşamın duygusal boyutu göz ardı edilirse demokrasilerin, ideolojilerin ve toplumsal çatışmaların yeterince analiz edilemeyeceğini göstermiştir. İnsanlar, bilgiyi tamamen tarafsız bir şekilde işleyen makineler değildir. Onlar, dünyayı duygusal anlamlarla yüklü deneyimler aracılığıyla yorumlayan varlıklardır. Duygular felsefesi ayrıca duygular ve kişisel kimlik arasındaki ilişkiyi de inceler. Birinden bahsederken genellikle inançlarına, kararlarına veya eylemlerine atıfta bulunuruz. Ancak kimliğimizin büyük bir kısmı oldukça istikrarlı duygusal kalıplar tarafından şekillendirilir. Bazı insanlar dünyayı öncelikle merak yoluyla deneyimler; diğerleri ise endişe yoluyla. Bazıları kolayca güvenmeye meyillidir; diğerleri daha temkinli bir tutum sergiler. Bu eğilimler, gerçeklikle olan ilişkimizi nasıl kurduğumuzu derinden etkiler. Tam olarak aynı durumla karşı karşıya kalan iki kişiyi irdelediğimizde birinin, diğerlerinin risk gördüğü yerde olasılıklar görme eğiliminde olduğu diğerinin ise, diğerlerinin fırsat gördüğü yerde tehditler görmeye meyilli olduğu sonucuna varıyoruz. Duygular, insanların dünyayı nasıl yorumladıklarını ve ona nasıl tepki verdiklerini etkilediği için yaşam yörüngelerini de önemli ölçüde farklılaştırabiliyor.

     Teorik fizikçi ve yazar Leonard Mlodinow son kitabı "Duygular Düşüncemizi Nasıl Şekillendirir"de, bir fizikçi olarak evreni merak ettiğini belirtti. Ardından sorularını sıraladı: ‘’Evren nasıl oluştu? Neden böyle? Bir tür olarak buraya nasıl geldik?" ‘’Bu noktaya duygularımız sayesinde geldik," diye yanıt verdi. Şu cümleler düştü satırlarına: ‘’ Binlerce yıl önce, vahşi insanlar ovalarda ve savanlarda dolaşırken, en hızlı veya en güçlü hayvanlar olmaktan çok uzaklardı. Tek başlarına hayatta kalamazlardı, bu yüzden bir araya geldiler. Empati, suçluluk ve utanç gibi duygular ise bu sürüleri birbirine yapıştırmak ve iş birliğini özendirmek için evrimleşti. Ancak günümüz toplumunda duygular, çoğu zaman iş birliği kadar üretken bir şeye yol açmıyor.’’  Mlodinow, tıpkı insan gözlerinin optik illüzyonlar yaşayabileceği gibi, duyguların da hatalara neden olabileceğini çok yüksek hıza çıkabileceğini, çok uzun süre devam edebileceğini veya uygunsuz durumlarda alevlenebileceğini de itiraf etmekten kaçınmıyor. Ona göre kararlar yalnızca mantıksal zihnimizle alınmıyor, aksine farkında olsak da olmasak da , duygular her zaman karar verme sürecimizi inşa ediyor. Oysa bize çocukluğumuzdan itibaren duyguları bastırmanın bir olgunluk belirtisi olduğu öğretildi biz de bunu içselleştirdik. O yüzden pek çok insan hissettiklerini dile getirerek, onları gerçekten hissetmek zorunda kalmayan kişi olmak istedi. Oğullarımıza ağlamamasını kızlarımıza öfkesini göstermemesini tembihledik. Umut bağlamayanların hayal kırıklığına uğramayacağı, bağlanmayanların incinmeyeceği ve hiçbir şey beklemeyenlerin her zaman kazanacağı düşüncesi sürekli kodlandı beynimize. Bu bilgelik gibi gelse de kötüyü onaylamak ve hayata geçirmekten başka bir şey değil çünkü kötüyü hissetmekten kaçınırken iyiden de vazgeçiyoruz.

     Duygular öylece geçip gitmez, yitirilmez; aksine bir yerlerde ha babam de babam birikir; birikir de birikir. Bir durumun bizi etkilediğini kimseye söylemeyebilir ya da umurumuzda olmadığına kendimizi inandırabiliriz; ancak o duygu orada varlığını inatla, azimle sürdürür ve kötü ruh hâli, bitkinlik, uykusuz geceler ya da önemsiz meselelere verilen aşırı tepkiler şeklinde yüzeye çıkar. Ortaya çıktığı anda hissedilmeyen şey, daha sonra, çok daha şiddetli bir şekilde hissedilir. Güçlü olmak, hissetmeyi bırakmak anlamına gelmiyor; güçlü olmak duyguyu hissetmek, ne anlatmak istediğini anlamak ve her şeye rağmen yola devam etmeyi gerektiriyor. Günümüzün sinir bilimi bize, duygularımızı kabul edip düşüncelerimizle bütünleştirdiğimizde daha iyi kararlar aldığımızı söylüyor; görmezden gelinen duyguların, rahatsız edici duygulara dönüştüğünü, mantığın kendi başına eksik kaldığını durmaksızın tekrar ediyor. 

     Apollon ve Dionisos arketiplerinin  kol kola girmesinin zamanı geldi de geçiyor. Onları barıştırıp öz farkındalıkla ömür denen bu gerilmiş ipi dengemizi bozmadan kat edebiliriz. Neden başaramayalım ki!

whatsapp-image-2026-10-11-at-11-52-53.jpeg

Bu yazı toplam 181 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim