Bugün 30 Eylül 2026 Çarşamba
  • Antalya25 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6615.63
    %0.38
  • Dolar
    49.0107
    %0.03
  • Euro
    55.7165
    %0.13

PROF DR RAMAZAN DEMİR / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
PROF DR RAMAZAN DEMİR / KONUK YAZAR

KÜRESEL ELİTLERİN MEMURLARI!..

30 Eylül 2026 Çarşamba 11:51

Bir ülkenin bağımsızlığı yalnızca bayrağının gökyüzünde dalgalanmasıyla ölçülebilir mi?
Kendi sınırları içinde kendi kararlarını alabilen; fakat ekonomisinde, teknolojisinde, enerjisinde, finansında ve üretiminde başkalarına bağımlı olan bir ülke gerçekten ne kadar bağımsızdır?
Bu soru, Türkiye açısından yalnızca bugünün sorusu değildir.
Yaklaşık bir asır önce de aynı mesele vardı.
Üstelik o günkü şartlar çok daha ağırdı.
Osmanlı Devleti, savaşların ve kapitülasyonların yarattığı ekonomik ve mali bağımlılıkların ağır sonuçlarını yaşamıştı. Mustafa Kemal Atatürk, ekonomik bağımsızlığın siyasi bağımsızlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu özellikle vurguladı. Atatürk Ansiklopedisi’ndeki değerlendirmeye göre kapitülasyonlar ve Düyûn-ı Umûmiye gibi uygulamalar devletin mali egemenliğini sınırlayan başlıca unsurlar arasındaydı. (Atatürk Ansiklopedisi⁠)
Bu nedenle Millî Mücadele yalnızca işgal kuvvetlerine karşı verilen askerî bir mücadele değildi.
Aynı zamanda siyasi, hukuki ve ekonomik bağımsızlık mücadelesiydi.
*
LOZAN’IN ARKASINDAKİ MÜCADELE
Lozan görüşmeleri 20 Kasım 1922’de başladı. Görüşmeler sırasında özellikle kapitülasyonlar, Osmanlı borçları, ticari haklar, Boğazlar ve başka meselelerde ciddi anlaşmazlıklar yaşandı. Konferans 4 Şubat 1923’te kesintiye uğradı ve 23 Nisan’da yeniden başladı. (Atatürk Ansiklopedisi⁠)
Tam da bu dönemde Türkiye’nin ekonomik geleceği için İzmir’de önemli bir kongre toplandı.
17 Şubat-4 Mart 1923: İzmir İktisat Kongresi.
Kongreye 1.135 delege katıldı. Çiftçiden tüccara, sanatkârdan işçiye kadar toplumun farklı ekonomik kesimleri temsil edildi. (Atatürk Ansiklopedisi⁠)
Bu tarihsel tesadüf değildir.
Türkiye bir yandan Lozan’da siyasi bağımsızlığının sınırlarını savunurken diğer yandan İzmir’de ekonomik bağımsızlığının yol haritasını tartışıyordu.
Atatürk’ün kongrede verdiği mesaj açıktı:
Askerî zafer, ekonomik başarıyla tamamlanmadığı takdirde kalıcı olmayacaktır. (Atatürk Ansiklopedisi⁠)
Bu anlayışın özü şuydu:
Millet egemenliği, ekonomik egemenlikle güçlendirilmeliydi.
*
YABANCI SERMAYEYE HAYIR MI?
Burada önemli bir ayrıntıyı özellikle belirtmek gerekir.
Atatürk’ün ekonomik bağımsızlık anlayışı, Türkiye’nin dünyaya kapanması anlamına gelmiyordu.
Nitekim Atatürk dönemindeki ekonomi politikalarını inceleyen kaynaklarda, siyasi bağımsızlığa zarar vermemek şartıyla yabancı sermayeyle iş birliğine açık bir yaklaşımın bulunduğu belirtilmektedir. (Atatürk Ansiklopedisi⁠)
Demek ki mesele “yabancı” olan her şeye karşı çıkmak değildi.
Mesele egemenlik hakkından vazgeçmeden iş birliği yapabilmekti.
Bugün de üzerinde düşünülmesi gereken nokta tam olarak budur.
Dünyayla ticaret yapabiliriz.
Yabancı sermaye çekebiliriz.
Uluslararası kuruluşlarla iş birliği yapabiliriz.
Teknoloji transferi gerçekleştirebiliriz.
Ama bütün bunları yaparken kendi karar verme gücümüzü kaybetmemeliyiz.
Çünkü iş birliği başka şeydir, bağımlılık başka.
*
KÜRESELLEŞME ÇAĞININ YENİ KAPİTÜLASYONLARI MI?
Bugünün dünyasında artık 19. yüzyıldaki kapitülasyonların aynısını yaşamıyoruz.
Fakat bağımlılık biçimleri değişebilir.
Bir ülke; teknolojisini dışarıdan almak zorundaysa, enerjide aşırı dışa bağımlıysa, stratejik üretim kapasitesi yetersizse,
yüksek katma değerli ürünler üretemiyorsa,
finansman ihtiyacını sürekli dış kaynaklarla karşılamak zorundaysa,
kritik alanlarda yabancı şirketlere aşırı bağımlı hâle gelmişse, ekonomik kararlarının hareket alanı daralabilir.
Burada “yeni kapitülasyonlar” ifadesini tarihsel bir eşdeğerlik olarak değil, bağımlılığın değişen biçimlerine dikkat çeken bir benzetme olarak kullanmak gerekir.
Çünkü bugün egemenlik yalnızca toprağı kontrol etmekle ilgili değildir.
Veriyi kim kontrol ediyor?
Teknolojiyi kim üretiyor?
Enerjiyi kim sağlıyor?
Finansman kimin elinde?
Savunma teknolojisinde ne kadar dışa bağımlısın?
Bilgiyi ve bilimi kim üretiyor?
Bu sorular, 21. yüzyılın bağımsızlık ölçütlerini belirliyor.
*
“KÜRESEL ELİTLERİN MEMURU” SÖZÜ NE ANLAMA GELİR?
İşte bu noktada “küresel elitlerin memuru” sözü gündeme geliyor.
Bu ifadeyi gerçek anlamda bir görev veya örgütsel bağlılık iddiası olarak değil, ulusal karar alma süreçlerinin güçlü uluslararası ekonomik ve siyasal çıkarların etkisine aşırı açık hâle gelmesini eleştiren bir mecaz olarak değerlendirmek daha sağlıklıdır.
Çünkü dünyada sermaye sahipleri, çok uluslu şirketler, yatırım fonları, uluslararası kuruluşlar ve güçlü devletler elbette vardır.
Bunların çıkarları da her zaman örtüşmez.
Dolayısıyla bütün dünyayı tek merkezden yönetilen gizli bir organizasyonun yönettiğini ileri sürmek, kanıtlanması gereken bir iddiadır; bunu peşinen gerçek kabul etmek doğru değildir.
Fakat bundan şu sonuç da çıkmaz:
Güç ilişkileri yoktur.
Elbette vardır.
Asıl mesele, bu güç ilişkileri karşısında ulusal karar alma mekanizmalarının ne kadar bağımsız olduğudur.
*
ASIL SORU: KİMİN ÇIKARI?
Bir ekonomik karar alındığında şu soruları sormak gerekir:
Bu kararın toplumsal faydası nedir?
Kim kazanacaktır?
Kim bedel ödeyecektir?
Üretim kapasitemizi artıracak mıdır?
Teknolojik bağımlılığımızı azaltacak mıdır?
Gençlerimize yeni iş alanları yaratacak mıdır?
Ülkenin dışa bağımlılığını azaltacak mıdır?
Ve en önemlisi:
Bu karar Türkiye’nin uzun vadeli bağımsızlığını güçlendirecek midir?
Bunlar sorulmadan yalnızca “yerli” veya “milli” demek de yeterli değildir.
Çünkü gerçek bağımsızlık sloganlarla değil, üretim kapasitesiyle ölçülür.
*
ATATÜRK’ÜN BIRAKTIĞI ÖLÇÜ
1923’te İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nin temel düşüncesi, ülkenin kendi kaynaklarını tanıması, üretimini geliştirmesi ve ekonomik egemenliğini güçlendirmesiydi. Kongrede ulusal üretim, tasarruf, yerli kaynakların değerlendirilmesi ve ekonomik kalkınma üzerinde duruldu. (Atatürk Ansiklopedisi⁠)
Atatürk’ün yaklaşımını bugünün dünyasına taşırsak ortaya çok açık bir ilke çıkar:
Dünyaya kapıları kapatma; fakat kapının anahtarını da başkasına verme.
İşte tam bağımsızlığın çağdaş anlamı budur.
Türkiye’nin dünyayla ilişkilerini kesmesi değil;
dünyayla eşit koşullarda ilişki kurabilecek güce ulaşmasıdır.
*
BAĞIMSIZLIK BUGÜN NE DEMEKTİR?
Bugün tam bağımsızlık;
çocuğuna nitelikli eğitim verebilmek,
bilim insanını ülkede tutabilmek, kendi teknolojini geliştirebilmek, kendi enerjini çeşitlendirebilmek, kendi savunma sistemlerini üretebilmek,
tarımda üretim gücünü koruyabilmek, yüksek katma değerli sanayi oluşturabilmek, hukukun üstünlüğünü güvence altına almak ve ekonomik kararlarını kendi uzun vadeli çıkarların doğrultusunda verebilmektir.
Bunlar yoksa siyasi bağımsızlığın içi zamanla boşalabilir.
Çünkü ekonomik gücü olmayan devletin pazarlık gücü de sınırlanır.
*
SON SÖZ

Bugün “Küresel elitlerin memuru kim?” diye sormak kolaydır. Daha zor ve daha önemli soru ise şudur: Biz kendi ülkemizin geleceğini belirleyecek ekonomik, bilimsel ve teknolojik gücü neden daha fazla üretmiyoruz?
Atatürk’ün döneminde cevap açıktı: Önce siyasi bağımsızlık… Ardından ekonomik bağımsızlık…
Sonra üretim, eğitim, bilim ve sanayileşme…
Bugünün Türkiye’si için de temel mesele budur.
Dünyaya düşman olmak değil. Dünyaya teslim olmamak. Yabancı sermayeyi reddetmek değil. Sermayenin sahibi kim olursa olsun, ülkenin çıkarlarını ve egemenlik hakkını koruyabilmek.
Küreselleşmeden korkmak değil. Küresel dünyanın edilgen nesnesi olmamak.
Ve belki de bütün meselenin özeti şu cümlededir: Tam bağımsızlık, kimseyle ilişki kurmamak değildir; herkesle ilişki kurarken kendi kararını kendin verebilmektir.
1923’te İzmir’de bunun ekonomik temellerini atmaya çalışan bir Cumhuriyet vardı.
Bugün bize düşen ise o düşünceyi slogan olarak tekrarlamak değil, bilimle, üretimle, eğitimle, hukukla ve ekonomik güçle yeniden gerçekleştirmektir.

Bu yazı toplam 111 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim