Bugün 02 Ekim 2026 Cuma
  • Antalya21 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6542.26
    %-0.57
  • Dolar
    49.1109
    %-0.06
  • Euro
    55.1565
    %-0.09

CEM ARÜV / KONUK YAZAR/ÇEVRENİN SESİ

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
CEM ARÜV / KONUK YAZAR/ÇEVRENİN SESİ

BİR ÜLKENİN SINIRLARI KADAR EKOSİSTEMİ DE KORUNMALIDIR

02 Ekim 2026 Cuma 23:24

Güvenlik denildiğinde aklımıza ne geliyor? Sınırlar, ordu, enerji, ekonomi, terörle mücadele, savunma sanayii... Peki ya su? Peki ya toprak? Ormanlarımız, tarım alanlarımız, denizlerimiz, kıyılarımız, yeraltı sularımız ve biyolojik çeşitliliğimiz?

Bunlar güvenliğin neresinde?

Artık dünyada güvenlik kavramının yalnızca sınırları korumakla açıklanamayacağı yeni bir döneme girdik. Bir ülkenin içme suyunu kaybetmesi, tarım topraklarının verimsizleşmesi, ormanlarının yok olması, denizlerinin kirlenmesi ve gıda üretiminin dışa bağımlı hale gelmesi de en az klasik güvenlik tehditleri kadar ciddi sonuçlar doğurabilir.

Bunun adı ekolojik güvenliktir.

Ekolojik güvenlik; çevrecilerin romantik bir talebi değil, devletlerin geleceğini ilgilendiren stratejik bir güvenlik meselesidir. Çünkü susuz kalan bir kentte ekonomik güvenlikten, üretim yapamayan çiftçinin bulunduğu bir ülkede gıda güvenliğinden, sürekli afet yaşayan bir coğrafyada toplumsal güvenlikten söz etmek mümkün değildir.

Birleşmiş Milletler de iklim değişikliğinin su ve gıda güvensizliğini artırabileceğini, geçim kaynaklarını zayıflatabileceğini, göçü ve doğal kaynaklar üzerindeki rekabeti tetikleyebileceğini açık biçimde ortaya koyuyor. Dolayısıyla çevre politikası artık yalnızca “doğayı koruma politikası” değildir. Aynı zamanda bir güvenlik politikasıdır.

SUYUNUZ YOKSA BAĞIMSIZLIĞINIZ EKSİKTİR

Türkiye'nin önündeki en önemli ekolojik güvenlik meselelerinden biri sudur. Nitekim 2026–2035 Ulusal Su Planı'nın su yönetimini milli güvenlik perspektifinden ele alması son derece önemlidir. Plan; su kaynaklarının miktar ve kalite açısından sürdürülebilir yönetimini, su güvenliğinin güçlendirilmesini ve iklim değişikliğine uyumu stratejik hedefler arasına koymaktadır. Ama artık planların ötesine geçmek zorundayız.

Bir ülkenin su güvenliği yalnızca barajlarının doluluk oranıyla ölçülmez. Havzalarınızı koruyabiliyor musunuz? Yeraltı suyunu çektiğinizden daha hızlı besleyebiliyor musunuz? Şehirlerde şebeke kayıplarını azaltabiliyor musunuz? Sanayide kullanılan suyu geri kazanabiliyor musunuz? Arıtılmış atıksuyu yeniden kullanabiliyor musunuz? Tarımda bir kilogram ürün için tüketilen suyu azaltabiliyor musunuz? Deniz suyunu gerektiğinde alternatif kaynak haline getirebiliyor musunuz? Ve en önemlisi; elinizdeki temiz su kaynaklarının kirlenmesine engel olabiliyor musunuz? Gerçek su güvenliği budur.

TOPRAĞINI KAYBEDEN ÜLKE GIDASINI KAYBEDER

Ekolojik güvenliğin ikinci büyük ayağı topraktır. Tarım toprağı yalnızca üzerinde ürün yetiştirilen bir arazi değildir. Bir ülkenin gıda fabrikasıdır. Ama biz çoğu zaman tarım arazilerine geleceğin gıda güvenliği açısından değil, bugünün metrekare değeri açısından bakıyoruz.

Ova görüyoruz; arsa düşünüyoruz. Kıyı görüyoruz; yapılaşma düşünüyoruz. Orman görüyoruz; kullanım alanı düşünüyoruz. Dere görüyoruz; taşkın yatağını unutuyoruz. Sulak alan görüyoruz; kurutup kazanılacak arazi zannediyoruz. Sonra kuraklık geldiğinde su arıyoruz, sel geldiğinde dere yatağını, gıda fiyatları yükseldiğinde tarım politikasını hatırlıyoruz.

Oysa ekosistemler yalnızca üzerinde yaşadığımız alanlar değildir. Ormanlar, topraklar ve sulak alanlar suyun miktarını ve kalitesini düzenler; erozyon, taşkın ve heyelan risklerini azaltır ve tarımsal üretkenliğin devamına katkı sağlar.

Doğa bize yıllardır ücretsiz bir altyapı hizmeti sunuyor. Biz ise çoğu zaman bu altyapıyı yok edip yerine milyarlarca liralık mühendislik yapıları kurmaya çalışıyoruz.

ORMAN SADECE AĞAÇ DEĞİLDİR

Bir orman yandığında kaybettiğimiz şey yalnızca ağaç değildir. Toprak kaybediyoruz. Suyu tutan ekosistemi kaybediyoruz. Biyolojik çeşitliliği kaybediyoruz. Karbon yutağını kaybediyoruz. Erozyona karşı doğal savunmamızı kaybediyoruz. Yerel iklim düzenleyicimizi kaybediyoruz. Ve aslında ülkenin doğal sermayesinden harcıyoruz. Bu nedenle orman yangınlarıyla mücadeleyi yalnızca yangın söndürme kapasitesi üzerinden tartışmak eksiktir. Asıl başarı yangını söndürmek değil, ekosistemin yangına karşı direncini yükseltmektir. Aynı yaklaşım sel için de kuraklık için de deniz kirliliği için de geçerlidir.

Ekolojik güvenlik kriz meydana geldikten sonra müdahale etmek değil, krizi üreten koşulları önceden ortadan kaldırmaktır.

DENİZLERİMİZ DE VATANIN BİR PARÇASIDIR

Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke. Fakat denizleri çoğu zaman sınırsız bir alıcı ortam gibi görüyoruz. Derelerden gelen kirlilik, yetersiz arıtılmış atıksular, plastikler, tarımsal kirlilik, kıyı yapılaşması ve kontrolsüz kullanım baskısı sonunda aynı yerde buluşuyor: Denizde.

Oysa deniz yalnızca yüzdüğümüz bir alan değildir. Balıkçılıktır. Turizmdir. Gıdadır. Ekonomidir. Biyolojik çeşitliliktir. Kıyı kentlerinin geleceğidir.

Bir deniz ekosistemini bozduğunuzda yalnızca birkaç balık türünü kaybetmezsiniz; o ekosistemin sağladığı ekonomik ve toplumsal değeri de kaybetmeye başlarsınız. Kirliliğin habitatları ve besin zincirlerini etkileyerek ekosistem direncini azaltabildiği bugün bilimsel olarak açık biçimde ortaya konmaktadır. Bu nedenle Mavi Vatan'ı korumak, yalnızca sınırlarını korumak değildir; suyunu ve ekosistemini de korumaktır.

ANTALYA BUNUN EN AÇIK LABORATUVARIDIR

Antalya'ya bakalım. Bir tarafta Toroslar... Bir tarafta Akdeniz... Arasında ormanlar, tarım ovaları, yeraltı suları, kıyılar, sulak alanlar, endemik türler ve milyonlarca insanı ağırlayan dev bir turizm ekonomisi. Aynı coğrafyada kentleşme baskısı, turizm, tarım, enerji, ulaşım ve su ihtiyacı giderek büyüyor. Dolayısıyla Antalya'nın geleceğini yalnızca imar planlarıyla yönetemeyiz. Antalya'nın bir Ekolojik Güvenlik Planına ihtiyacı vardır.

Bu plan; su güvenliğini, gıda güvenliğini, ormanları, tarım alanlarını, kıyıları, deniz ekosistemini, biyolojik çeşitliliği, yangın ve taşkın risklerini, kuraklığı, kentleşmeyi ve iklim değişikliğini aynı masada değerlendirmelidir. Çünkü bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değildir.

Toros'taki ormanı kaybederseniz aşağıdaki su rejimini etkilersiniz. Suyu kaybederseniz tarımı etkilersiniz. Tarımı kaybederseniz gıda güvenliğini etkilersiniz. Denizi kirletirseniz turizmi ve balıkçılığı etkilersiniz. Kıyıları yanlış yapılaştırırsanız iklim riskini ekonomik riske dönüştürürsünüz. İşte ekolojik güvenlik tam olarak bu ilişkiler zincirini görebilmektir.

HER YATIRIMIN BİR DE EKOLOJİK GÜVENLİK BEDELİ VARDIR

Türkiye'de yatırım kararlarında hâlâ ağırlıklı olarak ekonomik fizibilite konuşuyoruz. Kaç kişi çalışacak? Ne kadar yatırım yapılacak? Ne kadar ihracat sağlayacak? Bunlar elbette önemlidir.

Ama artık başka sorular da sormalıyız:

Ne kadar su tüketecek? Hangi havzadan çekecek? Ne kadar tarım toprağını ortadan kaldıracak? Ekosisteme ne kadar yük getirecek? Ürettiği atıksuyu ne yapacak? İklim değişikliği altında 20–30 yıl sonra aynı bölgede faaliyetini sürdürebilecek mi? Ve o yatırımın topluma bıraktığı ekolojik bilanço ne olacak?

Bir yatırım ekonomik olarak kârlı olduğu halde ülke açısından ekolojik olarak zararlı olabilir. Bu nedenle ekonomik fizibilitenin yanına artık ekolojik fizibiliteyi koymak zorundayız.

ÇEVREYİ KORUMAK KALKINMAYA KARŞI ÇIKMAK DEĞİLDİR

Burada başka bir yanlış anlayışı da düzeltmek gerekiyor. Ekolojik güvenlik adına her yatırıma karşı çıkmak da doğru değildir. Bir tarafta doğayı sınırsızca tüketerek kalkınabileceğimizi düşünen anlayış varsa, diğer tarafta hiçbir değişime izin vermeyen aşırı korumacı anlayış bulunuyor. İkisi de sürdürülebilir değildir.

Doğru soru; “Yapalım mı, yapmayalım mı?” değildir.

Doğru soru; “Doğanın taşıma kapasitesini bozmadan bunu nasıl yapabiliriz?” olmalıdır.

Teknoloji bunun için vardır. Mühendislik bunun için vardır. Bilim bunun için vardır.

Arıtma, geri kazanım, döngüsel ekonomi, yenilenebilir enerji, su verimliliği, yeşil altyapı ve doğa temelli çözümler bunun için vardır. Nitekim doğa temelli çözümler bugün su kalitesinden arazi restorasyonuna, biyolojik çeşitlilikten iklim direncine kadar çok sayıda hedefi birlikte gerçekleştirebilecek araçlar olarak kabul edilmektedir.

Mesele kalkınmayı durdurmak değildir. Mesele, kalkınırken kendi yaşam altyapımızı yok etmemektir.

YENİ GÜVENLİK DOKTRİNİMİZİN ADI: EKOLOJİK GÜVENLİK

Yüzyılımızda güçlü devlet yalnızca güçlü ordusu olan devlet değildir. Suyunu yönetebilen devlettir. Gıdasını üretebilen devlettir. Toprağını koruyabilen devlettir. Enerjisini çeşitlendirebilen devlettir. Ormanlarını ve biyolojik çeşitliliğini koruyabilen devlettir. Kentlerini afetlere hazırlayabilen devlettir. Atığını yeniden kaynağa dönüştürebilen devlettir. Denizlerini kirletmeyen devlettir. İklim değişikliğinin getireceği koşulları bugünden hesaplayabilen devlettir. Çünkü ekolojik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin ekonomik bağımsızlığı da giderek kırılganlaşır.

Bugün kullandığımız suyu çocuklarımızdan ödünç alıyoruz. Üzerine beton döktüğümüz tarım toprağını gelecek nesillerden alıyoruz. Kirlettiğimiz denizi, yaktığımız ormanı, tükettiğimiz yeraltı suyunu onlara borç bırakıyoruz. Ve hiçbir ekonomik bilanço bu borcu göstermiyor.

Belki de artık devlet bütçelerinin yanında bir başka bilançoyu daha konuşmanın zamanı geldi: Türkiye'nin ekolojik bilançosunu. Ne kadar suyumuz kaldı? Ne kadarını kirlettik? Ne kadar tarım toprağını kaybettik? Ormanlarımızın gerçek ekolojik değeri nedir? Denizlerimizin taşıma kapasitesi nedir? Kentlerimizin su ve gıda ihtiyacını gelecekte nasıl karşılayacağız?

Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca bankalarındaki para, fabrikalarındaki üretim veya şehirlerindeki binalar değildir. Suyudur. Toprağıdır. Ormanıdır. Denizidir. Üretebilme kabiliyetidir. Ve bütün bunları gelecek nesillere aktarabilme gücüdür.

Bunları korumak çevrecilik değildir. Bunları korumak kalkınmaya karşı çıkmak hiç değildir. Bunları korumak vatana sahip çıkmaktır. Çünkü artık şunu kabul etmek zorundayız: Vatan yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir. O toprağın altındaki su, üzerindeki orman, yetiştirdiği ürün, kıyısındaki deniz ve içinde yaşayan bütün ekosistemle birlikte vatandır.

Ve bir ülkenin sınırlarını korumak nasıl devletin asli görevi ise; ekolojik varlığını korumak da aynı ölçüde bir milli güvenlik meselesidir.

Bu yazı toplam 130 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim