- IMKB
% - Altın
6515.97
%-1 - Dolar
49.1927
%0.05 - Euro
55.063
%-0.68
- GÜNCEL
- RESMİ İLANLAR
- SPOR
- SAĞLIK
- POLİTİKA
- EKONOMİ
- YAZARLAR
- EĞİTİM
- KÜLTÜR SANAT
- DÜNYA
- GENEL
- YEREL
- ASAYİŞ
- ÇEVRE VE İKLİM
- 14:43 - KAHRAMANMARAŞ’TA NİŞANLI ÇİFTİN ÖLDÜĞÜ KAZADA KARAR ÇIKTI: 91 BİN LİRA PARA CEZASI
- 14:43 - ISPARTA’DA TARİHİ ESER OPERASYONLARI: 20 ŞÜPHELİ HAKKINDA ADLİ İŞLEM
- 14:43 - ANTALYA’DA KAÇAK VE SAHTE ALKOLLÜ İÇKİ OPERASYONUNDA 3 ŞÜPHELİ GÖZALTINA ALINDI
- 14:28 - KAHRAMANMARAŞ’TA YAYLADA RAHATSIZLANAN ÇOBAN KURTARILDI
- 14:18 - BATAN GEMİDE CAN VEREN KARDEŞİNİ UĞURLAYAN AĞABEYİN "ALLAH’A EMANET OL KARDEŞİM" SÖZLERİ YÜREKLERİ BURKTU
- 14:08 - KEPEZ’DE "ÜRET, TASARRUF ET, HİZMET KAZANDIR" DÖNEMİ
- 13:58 - ATSO ADAYI HATİCE ÖZ: "ANTALYA GELECEĞİ KURAN ŞEHİR OLMALI"
- 13:43 - ALANYA’NIN KÜLTÜREL ZENGİNLİKLERİ BEYPAZARI’NDA GÖRÜCÜYE ÇIKTI
- 13:43 - ’EMZİRME HAFTASI’NDA FARKINDALIK ETKİNLİĞİ
- 13:38 - DOĞAL YAŞAM PARKI’NDA ÇOCUKLARA HAYVAN SEVGİSİ AŞILANDI
- 13:33 - ALANYA’DA OTOMOBİLDEN SES SİSTEMİ ÇALAN 2 ÇOCUK TUTUKLANDI
- 13:03 - GEMİ FACİASINDA CENAZESİNE ULAŞILAN ÜNİVERSİTELİ GENÇ, MERSİN’DE TOPRAĞA VERİLDİ
- 12:53 - ANTALYA’DA FİLİSTİN’E DESTEK YÜRÜYÜŞÜ
- 12:48 - BAŞKAN KARA:" AKDENİZ’İN İNCİSİ ERDEMLİMİZE HİZMET ETMEYE DEVAM EDECEĞİZ"
- 12:43 - TARİHİ BÜYÜK SAAT KULESİ’NİN BULUNDUĞU CADDE TRAFİĞE KAPATILDI
HASAN EKİN KURUCUK / KONUK YAZAR


DEĞER YARGISI VE DEĞER BİLİNCİ
Çocukken evde sık sık çalan bir şarkının sözlerini ezbere bildiğiniz, ama ne anlattığını yıllar sonra fark ettiğiniz oldu mu?
Veya anlamını bilmeden tekrar ettiğiniz bir dua, slogan, deyim ya da söz?
Bir kelimeyi yıllarca doğru kullandığınızı sanıp gerçek anlamını çok sonra öğrendiğiniz?
Peki bir bayramın, törenin ya da geleneğin parçası olup, neyi temsil ettiğini ancak yıllar sonra düşündüğünüz oldu mu?
Bunlar çoğumuzun aşina olduğu deneyimler.
Bazı şeyler, biz farkına varmadan çok önce içimize yerleşmiş oluyor.
Bu durum yalnızca kelimeler, şarkılar ya da gelenekler için geçerli değil. Değerlerimiz ve dünyaya bakış açımız da çoğu zaman böyle şekilleniyor.
Toplumca birçok şeyi yaşıyoruz ama pek azının kültürünü oluşturabiliyoruz.
Burada “kültür” derken kastettiğim, sanat, edebiyat ya da gelenekler değil.
Kastettiğim:
Bir kavramın düşünsel, ahlaki ve toplumsal olarak yerleşmesi.
Neden var olduğunu bilerek yaşanması.
Zaman içinde biçim kazanması.
Ve sonraki kuşaklara yalnızca şekliyle değil, anlamıyla da aktarılması.
Bunu başaramadığımızda, hayatımızdaki somut veya soyut pek çok kavram biçimsizleşiyor.
Çok köklü olduğunu düşündüğümüz değerler veya kavramlar bile, aslında yeterince bilinçli bir zemine oturmamışlarsa, bir anda ortadan kalkabiliyor.
Peki neden?
Burada iki kavram devreye giriyor:
Değer Yargısı ve Değer Bilinci.
Değer yargılarımızın önemli bir kısmı, biz onları seçmeden önce şekillenmeye başlar.
Biz fark etmeden bünyemize yerleşir.
Doğduğumuz anda bir toplumun, bir coğrafyanın, bir ailenin, bir ekonomik sınıfın, bir dilin, bir dinin, bir siyasi atmosferin içine düşeriz.
Henüz bunların hiçbirini değerlendirebilecek seviyede bir bilincimiz yokken, onlar çoktan algımızı şekillendirmeye başlamıştır.
Hayvan davranışlarında bunun oldukça görünür örnekleri vardır.
Örneğin bir köpek yavrusu, yaklaşık üç ila on altı haftalık hassas sosyalleşme döneminde travmatik olmayan biçimde karşılaştığı canlıları ve çevresel unsurları doğal dünyasının bir parçası olarak öğrenir.
Kedilerle birlikte büyüyen bir köpek için kedi, sonradan karşılaşılmış yabancı bir unsur olmaktan çıkar. Kediler onun için dünyaya dair doğal bir unsur hâline gelir. Varlığını bir tehdit olarak algılamaz.
İnsanın dünyası elbette bundan çok daha karmaşıktır; fakat temelde benzer bir durumdan söz edebiliriz.
Doğduğumuz çevrenin dili, dini, milliyeti, etnik kimliği, mahallesi, şehri, siyasi yapısı ve aile düzeni gibi unsurlar, başlangıçta bizim seçtiğimiz ya da sorguladığımız şeyler değildir.
Biz doğduğumuzda zaten oradadırlar; onların etkisi altında büyürüz.
Eğer içinde bulunduğumuz çevrede bunlar baskın birer “yargı” konumundaysa, değerlerimiz de kaçınılmaz olarak bu yargıların etkisi altında şekillenir. Böylece “değer yargılarımız” oluşur.
İstanbullu, Fenerbahçeli ve muhafazakâr…
İzmirli, sosyalist ve Alevi…
Sünni, esnaf bir aileden ve taşrada büyümüş…
Listeyi sonsuza kadar uzatabiliriz.
Sonuçta hepimiz, kendi irademiz dışında oluşmuş ve farklı şekillerde bir araya gelmiş çok sayıda değer yargısıyla hayata başlarız.
Değer yargıları bizimkine benzer biçimde şekillenmiş insanlarla kendimizi daha yakın hissederiz. Farklılaştıkları ölçüde ise, ortada gerçek ve akla dayalı bir çatışma sebebi bulunmasa bile, yalnızca farklı yargıların içine doğmuş olmamız nedeniyle birbirimizi daha uzak algılayabiliriz.
Fakat insan yalnızca değer yargılarından ibaret değildir.
Bir de değer bilinci vardır.
Değer bilinci, doğduğumuz andan itibaren bize empoze edilen değerlerden oluşmaz.
Belli bir bilinç seviyesine ulaştıktan sonra yaptığımız tercihler, yaşadığımız tecrübeler, gözlemlerimiz, çıkardığımız sonuçlar ve analizler sonucunda kendi bilincimizle oluşturduğumuz değerlerin bütünüdür.
Aradaki fark benim için meselenin merkezidir.
Değer bilinci tartışmaya açıktır.
Çünkü insan o değere zaten bir düşünsel sentezin sonucunda ulaşmıştır.
Neden öyle düşündüğünü bilir.
Hangi gözlemin, hangi deneyimin, hangi çıkarımın kendisini oraya getirdiğini az çok açıklayabilir.
Dolayısıyla biri karşı çıktığında elinde yalnızca inancı değil, o inanca ulaşmasını sağlayan düşünsel zincir de vardır.
Bu nedenle kendisini bütünüyle aciz hissetmez.
Karşısındaki itirazın, kendisini var eden temel yapı taşlarından birini bir anda yıkacağından korkmak zorunda kalmaz.
Savunabilir, tartışabilir, karşısındakini dinleyebilir.
Hatta yeterli bir gerekçeyle karşılaşırsa kendi düşüncesini yeniden gözden geçirebilir.
Çünkü savunduğu şeyi körü körüne benimsememiş, bir ölçüde kendi düşünsel süreciyle oluşturmuştur.
O değerden vazgeçmek, kendinden vazgeçmek anlamına gelmez. Çünkü insan düşüncesini değiştirse de, bunu yine kendi düşünsel süreciyle yaptığı sürece benliğini korur.
Değer yargısında ise durum farklıdır.
Söz gelimi, bir yaşından itibaren babası tarafından her 1 Mayıs'ta işçi bayramı meydanlarına götürülmüş bir çocuk düşünelim.
Bu çocuk büyüdüğünde 1 Mayıs'ın temsil ettiği değerleri son derece güçlü bir biçimde savunabilir.
Üstelik savunduğu şeyde bütünüyle haklı da olabilir.
Ama haklı olması, o değere kendi bilinciyle ulaştığı anlamına gelmez.
Eğer o kavramı çocukluğundan itibaren içinde bulunduğu dünyanın doğal ve tartışılmaz bir parçası olarak öğrenmiş ama daha sonra neden doğru olduğunu kendi bilinciyle hiç tartmamışsa, karşısına ciddi bir itiraz çıktığında kendisini savunmakta zorlanacaktır.
Şimdi aynı değeri savunan başka birini düşünelim.
Ailesinde 1 Mayıs'ın hiçbir özel karşılığı olmayan, hatta işçi hareketlerine mesafeli bir çevrede büyümüş olsun. Yetişkinliğinde çalışma hayatının koşullarıyla karşılaşmış, işçi haklarının tarihini okumuş, farklı görüşleri dinlemiş, kendi tecrübeleriyle bunları karşılaştırmış ve sonunda 1 Mayıs'ın temsil ettiği hakları savunmaya karar vermiş olsun.
İki insan sonuçta aynı safta duruyor ama o değerin zihinlerinde oluşma biçimi aynı değil.
Birincisi kendisine verilmiş bir değeri benimsemişken, ikincisi aynı değere kendi tecrübesi, gözlemi ve muhakemesi sonucunda ulaşmış.
İşte benim değer yargısı ile değer bilinci arasında kurduğum ayrım tam olarak budur.
Mesele savunulan değerin ne olduğu değil, o değerin insanın zihninde nasıl oluştuğudur.
İlk örnekte karşı çıkılan şey yalnızca bir düşünce değildir. Kişi, çocukluğundan beri sorgulamadan içselleştirdiği bir yargının sarsıldığını hisseder.
İşte insanın haklı olduğu hâlde kendisini aciz hissedebilmesi tam bu noktada mümkün hâle gelir.
Savunduğu şeyin gerekçesini kendi zihninde kuramamıştır; fakat o şey kimliğinin bir parçasıdır.
Böyle bir durumda hissedilen acizlik kolayca saldırganlığa dönüşebilir; fikir tartışmasının kavgaya evrilmesi de bu yüzden şaşırtıcı değildir.
Çünkü kişi, savunduğu değere kendi düşünsel süreciyle ulaşmamıştır. Bu yüzden itiraz karşısında onu gerekçelendiremez; savunamadığı noktada eleştiriyi yalnızca fikrine değil, kendisine yönelmiş bir saldırı gibi algılayabilir.
Sosyalist olmak, milliyetçi olmak, dindar olmak, seküler olmak birbirinden çok farklı kimlik ve dünya görüşlerini ifade eder.
Bu görüşleri benimseyen insanlar, neden benimsediklerini hiç sorgulamamışlarsa, görüşleri birbirinden ne kadar farklı olursa olsun, onları edinme biçimleri düşünsel açıdan farklı değildir.
Hepsi tartışmaya kapalı birer değer yargısına dönüşebilir.
Eğitim, tam da bu nedenle önemlidir.
Eğitimden kastım yalnızca okula gitmek, diploma sahibi olmak veya belirli miktarda bilgiye sahip olmak değil, bireyin açık bir bilince ulaşabilmesini sağlayacak düşünsel yetkinliği kazanmasıdır.
Çünkü insanın karşılaştığı olayları değerlendirebilmesi, bunlardan sonuçlar çıkarabilmesi ve sonunda kendi değer bilincini oluşturabilmesi için düşünsel araçlara ihtiyacı vardır.
İnsanda bu araçlar gelişmemişse, yeni bir durumla karşılaştığında onu kendi bilinciyle değerlendirmekte zorlanır.
Ve o boşluğu doldurmak için çoğu zaman elinin altında hazır bulunan bir değer yargısına sarılır.
Bu değer yargısı gerçekten kendisine ait olmayabilir.
Ailesinden, mahallesinden, siyasi çevresinden, dininden, sınıfından veya içinde büyüdüğü sosyal dokudan miras kalmış olabilir.
Ama kendi değer bilincini oluşturamadığı yerde, elindeki hazır açıklama odur.
İnsanı değer yargılarından bütünüyle bağımsız düşünmek mümkün değildir elbet.
Zaten mesele, değer yargılarının varlığını ortadan kaldırmak değil.
Hepimiz doğduğumuz andan itibaren bazı şeylere maruz kalırız ve bunlar belli bir bilinç seviyesine ulaşıncaya kadar son derece önemli işlevler görür.
Bize aidiyet verirler.
Bilinmeyen karşısındaki korkumuzu azaltırlar.
Dünyayı ilk kez anlamlandırabilmemizi sağlarlar.
İnsan çocukken her şeyi sıfırdan sorgulayarak bir dünya kuramaz.
Önce ailesinden, çevresinden ve içinde büyüdüğü toplumdan öğrendikleriyle hayatı anlamlandırır.
Fakat bilinç geliştikçe başka bir imkân ortaya çıkar.
İnsan kendisine verilmiş değerlerin bazılarını korur.
Bazılarını kırar.
Bazılarını dönüştürür.
Ve bazı durumlarda onların yerine, kendi tecrübeleri ve düşünsel süreciyle ulaştığı değerleri koyar.
Asıl mesele de burada başlar.
Çünkü bireylerin olduğu gibi toplumların da bir hafızası vardır.
Buna bir tür “sosyal genetik” de diyebiliriz.
Kuşaktan kuşağa yalnızca gelenekler değil, sorgulama biçimleri, sorgulanmayan alanlar ve tabular da aktarılır.
Eğer toplumun sosyal hafızası ağırlıklı olarak değer yargıları üzerine kurulmuşsa ve o toplum bireyin açık bilince ulaşmasını yeterince desteklemiyorsa, ortaya çıkan sonucu yalnızca insanların tek tek yanlış tercihleriyle açıklamak eksik olur.
Böyle bir toplumda bir siyasi lider çok uzun yıllar boyunca neredeyse hiç sorgulanmadan desteklenebilir.
Hatta o lidere yönelik son derece ağır eleştiriler bulunsa bile, kendisini “aydın” olarak tanımlayan geniş bir kesim, kendi siyasi aidiyetini sorgulamadığı için desteğini yıllarca sürdürebilir.
Burada sözünü ettiğim şey belirli bir partiye özgü değil.
Tam tersine, mesele zaten hangi partinin veya görüşün doğru olduğundan daha derinde.
Maalesef toplum olarak “kültür” zannettiğimiz pek çok şey, gerçekte bilinçle üretilmiş değerlerden çok, kuşaktan kuşağa aktarılmış değer yargılarına dayanıyor.
Daha çarpıcı olan ise şu:
Bu değer yargıları yığını içinden bazılarını taşıyanlara “aydın”, bazılarını taşıyanlara “cahil” diyoruz.
Oysa bir insanın taşıdığı yargının içeriği tek başına onun bilinç seviyesini göstermez.
Laikliği neden savunduğunu bilmeyen bir kişi, dini bir değeri neden savunduğunu bilmeyen bir başkasıyla aynı düşünsel sorunu yaşayabilir.
Sosyalist düşünceyi ailesinden devralan biri, milliyetçi düşünceyi ailesinden devralan bir başkasından düşünsel olarak daha ileride değildir.
Mesele hangi değerin doğru olduğu değil, o değerin insanın zihninde nasıl oluştuğu.
Bu nedenle “aydın” ve “cahil” ayrımını belki de başka bir zaviyeden kurmamız gerekiyor:
“Savunduğumuz değerler gerçekten bizim düşüncemizin ürünü mü, yoksa yalnızca sorgulamadan benimsediklerimiz mi?”
Eğer ikinci ihtimal ağır basıyorsa, birbirine karşı kutuplaşmış iki kesim aslında farklı değer yargılarını aynı düşünsel körlük içinde taşıyor olabilir.
Örneğin kendi desteklediği parti ciddi yanlışlar yaparken bunları görmezden gelip oy vermeye devam eden biri, karşı taraftaki seçmeni tam da aynı davranışı gösterdiği için eleştirebilir.
Ben ülkenin içinde bulunduğu çıkmazın önemli nedenlerinden birini burada görüyorum.
Hatta buna bütünüyle bir “çıkmaz” demek de doğru olmayabilir.
Çünkü bir toplumun sosyal hafızası sorgulanmamış değer yargıları üzerine kurulmuşsa, açık bilinç yeterince desteklenmiyorsa ve insanlar hangi düşünceye sahip olduklarından çok o düşüncenin hangi tarafta olduğuna bakıyorsa, ortaya çıkan tablo bir sapma değil, bu yapının doğal sonucudur.
Belki de bu yüzden en köklü olduğunu düşündüğümüz değerler, düşünceler, insanlar, hatta kurumlar bile bir anda değişebiliyor veya ortadan kaybolabiliyor.
Çünkü bunları ayakta tutan değerleri her zaman bilinçle inşa etmiyoruz.
Bazen yalnızca devralıyoruz.
Ve devralınan bir değer, dayandığı değer yargısı değiştiğinde, yerini kolaylıkla başka bir değere bırakabiliyor.
Bu yüzden asıl soru yalnızca:
“Ben neye inanıyorum?” değil.
“Ben buna neden inanıyorum?”
Ve daha da önemlisi:
“Başka bir yerde, başka bir ailede, başka koşulların içinde doğsaydım, bugün yine aynı şeylere inanır mıydım?”
DEĞER YARGISI VE DEĞER BİLİNCİHASAN EKİN KURUCUK
GİDENE NOKTA, GELENE BÜYÜK HARFMELTEM YUVARLAK
'HİZMET' KILIFI, İKBAL HESABIAHMET DİKİCİ
KENTSEL DÖNÜŞÜMDE ORTAYA ÇIKAN SERVETAV İBRAHİM GÜLLÜ
ATATÜRK'ÜN İZİNDE OTELLER-8NİZAMETTİN ŞEN
BETERİN BETERİNE ALIŞMAKMÜJGAN AKBÜLBÜL ÇELİK
BİZLER KÜÇÜLDÜKÇE, EKRAN BÜYÜYOROYA ÖZGÜR
DİJİTAL PİYASA YASASI MI, DİJİTAL KAPİTÜLASYON MU?TUGAY TOYDEMİR
BİZİM MESLEĞİN ADI NE?VEDAT GÜRHAN
GASTRO AFYON'DA ANADOLU SOFRASITALİP BAYRAM
ATEŞ BÖCEĞİ DEĞİLİM BENBİHTER GÖRDÜ
KULLUK AMA NASIL?ALİ İHSAN DİLMEN
ŞAİRİN ÖLÜMÜ VE SONRASI-4GAZANFER ERYÜKSEL
KANGREN/VEYSEL ÇOLAKNİNA ŞAHİN
İDEOLOJİK EĞİTİMİN KURBANI OLDULAR!GÖZDE DOLAYMAN
BAŞARIYA KOŞANLAR: BAHAR AKSUNGURALYA ŞAHİN
OKULA DEĞİL, YENİ BİR HAYATA ALIŞMAKPINAR TEYİN
ÇORUM’DA BİR SÜRGÜN VE İHTİYAR GENÇLİKAHMET İLBARS
KADIN OLMAK VE GÖRÜNMEZ BARİKATLARI YIKMAKBAHAR AKSUNGUR
ADALET VAR MI?HASAN YAKUP CANGÜVEN
BENİM OYUM DÖNMELERE OLMAYACAK!TURGAY ALP
DEĞİŞTİRMEK DEĞİŞİM MİDİR?TARIK ÇELENK
EY HAYAT! SEN NELERE KADİRSİN..YUNUS YAŞAR
GELİŞİGÜZEL DEĞİL, İÇGÜDÜSEL BİR YAZI SERÜVENİIŞIK YARGIN
ÇOCUKLARDAN ASTRONOTLARA SORU YAĞMURU
REKTÖR ÖZKAN KADIN LİDERLER FORUMU'NA KATILDI
BERKAY BAHAR GAZİPAŞA’DA ESNAF VE ÜYELERLE BULUŞTU
BİR GECEDE FELÇ KALDI
'UZAY VE HAVACILIK BİRİKİMİMİZİ DÜNYAYLA PAYLAŞACAĞIZ'
BERKAY BAHAR: “ŞEHRİN SORUNLARI İŞLETMELERİN MALİYETİDİR“
ÖĞRENCİLERİNE İLHAM VEREN 'RESSAM MÜDÜR'
MAVİ YENGEÇ, LEZZETİYLE SOFRALARIN GÖZDESİ
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim






