Bugün 01 Şubat 2026 Pazar
  • Antalya14 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6786.65
    %0
  • Dolar
    43.4792
    %0
  • Euro
    51.5667
    %0

EŞREF URAL / JOURNAL-KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
EŞREF URAL / JOURNAL-KONUK YAZAR

YILDIZLARA BAKARKEN DÜŞENLER: DOKTOR HİKMET KIVILCIMLI

01 Şubat 2026 Pazar 18:01

 

Epey bir zamandır Türkiye Sosyalist Hareketinin bu “organik” mücahidi hakkında bir yazı kaleme almak istiyor ve fakat bir türlü başlayamıyordum. Amma ve lakin, İslami çevrenin ünlü simalarından Mustafa İslamoğlu’nun Dr. Hikmet Kıvılcımlı hakkında kelam ettiği bir video karşıma çıkınca, artık bu yazıyı erteleme hakkım olmadığını fark ettim.

Peki ne diyor M. İslamoğlu o konuşmasında, buradan başlayalım; “Hikmet Kıvılcımlı, ‘doktor’ namıyla ünlü sosyalist bir mümin! Allah, Kitap, Peygamber kitabını bulun ve okuyun! Bir sosyalist Allah derse nasıl der? Ama düşünen, ama tefekkür eden, ama kafayı çalıştıran yiğit bir adam derse? Düşünün,  kanser oldu, Avrupa’ya tedavi için gitmek istedi izin vermediler, Balkanların asil bir çocuğuydu Hikmet Kıvılcımlı, O’na selam olsun binlerce!”

Doğrusu bir İslamcı aydından Doktor hakkında bu sözleri duymak beni çok şaşırttı ve samimi olmak gerekirse, çok hoşuma gitti. Çünkü işin esasına bakarsak Hikmet Kıvılcımlı “Ortodoks bir Marksist ve sosyalist” idi. Bunu yazdığı bütün metinlerde çok açık görebiliyoruz. Onu belki de diğer “Ortodoks Marksistlerden” ayıran husus, orijinal fikirler üretebilme, kafasını çalıştırabilme, klasik sol tezlerle yetinmemesi ve daha da önemlisi, yaşadığı ülkenin tarihi gerçekliği ile Marksist-Sosyalist tezleri “irtibatlandırma” arayışı idi.

Mustafa İslamoğlu!nun da belirttiği gibi, hayatının 22 yılını mahpushanelerde geçirmiş bu inatçı ve inançlı adam, ömrünün son yıllarında kanser olduğunu öğrendi, tedavi için yurt dışına çıkmak için çaba harcadı, devletten izin alamadı ve yasa dışı yollardan çıkmak zorunda kaldı. Bu süreçte İstanbul 1. Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından “kaçak” olarak arandığını öğrendi. Mahkemeye yazdığı o meşhur mektubunda, kaçmadığını, tedavi olmak için yurt dışında bulunduğunu ve en kısa sürede geri döneceğini söyledi. Ve gerçekten de dönmek istiyordu, ama ömrü vefa etmedi, bu mektuptan sadece birkaç hafta sonra, 1971’in Ekim ayında, Belgrad’da yaşama gözlerine yumdu.

Bu mektubun son cümlesi efsanedir! Şöyle diyor; “Varna kıyılarında kedi miyavlamalarıyla yurt hasreti gösterilerine kalkışacak anlayışta ve mizaçta değilim. Geliyorum.” Anlaşılacağı gibi, bu cümlede atıf yapılan kişi ünlü şairimiz Nazım Hikmet’tir. Gerçekten de Doktor Hikmet Kıvılcımlı, ömrü boyunca, adaşı Nazım Hikmet’ten hiç hazzetmedi. Onu hep samimiyetsiz ve “şovmen” olarak nitelendirdi. Ama sadece Nazım Hikmet ile değil, dönemin bütün Türkiye Komünist Partisi (TKP) kurmay kadrolarıyla da kavgalıydı. Devletle kavgalıydı, yoldaşlarıyla kavgalı, kafasını çalıştırmayan ezbercilerle kavgalı, kendisini yenilemeyen kafalarla kavgalı, asılında kendisiyle bile kavgalı.

Her şey bir tarafa, bana göre Doktoru eşsiz ve unutulmaz kılan şey, yaşadığı toprağın tarihini, inancını, sosyolojisini, yaşam biçimini, öznelliğini kavramış, merceğini buraya odaklamış bir devrimci olmasıdır. Kendi kuşağındaki pek çok Komünist kadro sadece Moskova’dan gelen “fetvaları” sosyalizm zannedip ezberlemekle yetinirken, O, asla bunlara itibar etmemiş ve Türkiye’nin kendi gerçeği üzerinden bir siyaset dili inşa etmeye çalışmıştır. 1957 seçimlerinde Vatan Partisi genel başkanı olarak propaganda çalışması yapmaktadır. Eyüp Cami’ye gelir ve orada toplanan kalabalığa hitap etmek için yüksek sesle konuşmaya başlar. O konuşurken ezan okunmaya başlanması üzerine kalabalığa şöyle seslenir; “Ezan-ı Muhammedi okunuyor, o bitene kadar konuşmaya ara veriyorum!”. Ezan biter, o konuşmaya devam eder. Sonra ne mi olur? Yılların komünisti Hikmet Kıvılcımlı, dönemin Menderes Hükümeti tarafından, “şeriat propagandası yapmak, dini siyasete alet etmek” suçundan içeri atılır!

Başta da söylediğim gibi, Balkanlarda doğmuş olsa da, tam bir Anadolu devrimcisi idi Hikmet Kıvılcımlı. Mücadelesini verdiği halkın hassas noktalarının farkındaydı ve üslubunu bu realiteye bağlı olarak şekillendiriyordu. Ezberlenmiş kavramlara itibar etmek yerine, Marksist terminolojinin meşhur bir sloganı ile söyleyecek olursak, “somut durumun somut tahlilini yapıyor” ve bu bağlamda tezler üretiyor, bu bağlamda kavramlar icat ediyordu.

Ve ne yazık ki adına 68 Kuşağı dediğimiz ve yere göğe sığdıramadığımız genç nesil devrimciler, bu orjinal ve organik sosyalistlerden nasiplenmek, yararlanmak, onların açtığı yoldan ilerlemek yerine, Latin Amerika’nın, Uzak Asyanın ve Batı Avrupa’nın devrimcilerini kendilerine rol model olarak seçmeyi tercih ettiler. Latin Amerikalı devrimcilerin romantizmine o kadar kendilerini kaptırdılar ki, 1969 yılında sanki Türkiye emperyalist bir güç tarafından fiilen işgal edilmiş gibi, durup dururken ve hiç gerek yokken, silahlı mücadele başlatmak kararı aldılar ve bunu uygulamaya geçtiler.

Her neyse, olan oldu ve tarih böyle yazıldı. Ama bitirirken şu kadarını söylememe izin verin, eğer Türk Solu 1960’larda Latin Amerikalı devrimcileri, Sovyet liderleri veya Avrupalı sosyalistleri örnek almak yerine; Hikmet Kıvılcımlı, M. Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren, S. Divitçioğlu, Uğur Mumcu gibi sosyalist aydınların fikir ve politikalarını benimsemiş olsalardı, adım gibi eminim ki Türkiye bambaşka bir ülke olacaktı, bundan zerre kadar kuşku duymuyorum. Hepsi bu kadar. 

Bu yazı toplam 156 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim