Bugün 11 Temmuz 2026 Cumartesi
  • Antalya28 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6224.72
    %0
  • Dolar
    46.9427
    %0
  • Euro
    53.6176
    %0

GÖZDE SARI / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
GÖZDE SARI / KONUK YAZAR

YÜKSELEN DUVARLAR, DARALAN ODALAR

11 Temmuz 2026 Cumartesi 21:52

 

Geçtiğimiz günlerde uluslararası diplomasi koridorlarından süzülüp önümüze düşen o çok sayfalı küresel bildiriyi okurken, insan ister istemez teknik askeri terimlerin ve alt alta sıralanmış maddelerin arkasında saklanan çok daha eski, çok daha köklü bir soruyu düşünüyor. Metnin neredeyse her paragrafında bir nakarat gibi tekrarlanan iki kelime var; "Güvenlik" ve "koruma". İlk bakışta son derece masum, hatta vaat ettiği huzur sebebiyle cazip gelen bu kavramlar, aslında insanlık tarihinin en kadim çelişkilerinden birini içinde barındırır. İnsan, doğası gereği bilinmezden ve tehlikeden kaçarken kendine korunaklı sığınaklar, aşılmaz duvarlar inşa etmek ister. Ancak zaman ve tecrübe bize gösteriyor ki, o duvarlar yükseldikçe, içeride kalan hareket alanımız adım adım daralıyor.

Bir mekanı, bir ülkeyi ya da bir yaşamı tamamen korunaklı kılma arzusu, felsefi anlamda her zaman bir feragati de beraberinde getirir. Thomas Hobbes’un yüzyıllar öncesinden fısıldadığı o soğuk gerçek akıllara geliyor. İnsan, kaosun ve bilinmezliğin getirdiği o büyük korkuyla, sırf hayatta kalmak adına kendi özgür iradesini devasa kolektif yapılara teslim etmeye dünden razıdır. Ancak tam da bu sınırda Benjamin Franklin’in o zamansız uyarısı kulaklarda çınlar; geçici bir güvenlik uğruna temel özgürlüklerinden vazgeçenler, günün sonunda ikisini de kaybetmeye mahkumdur. Daha güvende hissetmek adına kendi özerkliğimizden, kendimiz olma ve özgürce karar verme irademizden ne ölçüde vazgeçebiliriz? Toplumlar, dışarıdaki fırtınadan korunmak için sığındıkları o büyük çatıların altında, farkında olmadan kendi inşa ettikleri bir kafesin sakinlerine mi dönüşüyorlar?

Büyük küresel metinlerin parıltılı dille önümüze koyduğu o koruma vaatleri, Jean-Jacques Rousseau’nun bahsettiği o ilk toplumsal sözleşmeden bu yana hep benzer bir rıza üretimini besler. Tehlikelerin büyüklüğü anlatıldıkça, insan kendi rızasıyla köşesine çekilmeyi, daha az soru sormayı ve daha az görünür olmayı kabul eder. Michel Foucault’nun dikkat çektiği modern açmaz da tam olarak budur. Bizi dışarıdaki tehlikelerden koruduğunu iddia eden o şefkatli el, zamanla bizi en ince hücremize kadar denetleyen, hareketlerimizi sınırlandıran görünmez bir gözetim kulesine dönüşme riski taşır. Güvenlik duygusu bir sığınak mıdır, yoksa özgürlüğü yavaş yavaş eriten, insanı kendi evinde bile birer izleyiciye çeviren şefkatli bir kelepçe mi? "Mutlak güvenlik" arayışı, belki de insanoğlunun ulaştığı en büyük yanılsamalardan biridir; çünkü hayat, kendi doğası gereği belirsizliklerle ve öngörülemez rüzgarlarla akar.

Nihayetinde, büyük masalarda imzalanan taahhütler ve çizilen kalın güvenlik hatları geride kaldığında, gerçeğin çıplaklığıyla baş başa kalırız. Asıl güç ve olgunluk, etrafımıza aşılmaz duvarlar örmekte değil, o duvarların arkasında kendi özgün sesimizi, yaşama sevincimizi ve özgür irademizi ne kadar koruyabildiğimizle ölçülür. Küresel ortaklıkların sunduğu imkanlar ile mevcudiyetimizin getirdiği sınırlar arasındaki o hassas denge, ancak bu rasyonel akılla kurulabilir. Geleceğe bırakacağımız en büyük miras, sadece korunaklı kaleler değil, içinde özgürce nefes alabildiğimiz geniş, ferah ve insani odalar olmalıdır.

 

Bu yazı toplam 351 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim