Bugün 15 Eylül 2026 Salı
  • Antalya26 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6734.47
    %0.32
  • Dolar
    48.631
    %0.02
  • Euro
    56.1767
    %-0.12

EŞREF URAL / JOURNAL-KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
EŞREF URAL / JOURNAL-KONUK YAZAR

ÇULYEDİ

15 Eylül 2026 Salı 21:31

Adı niçin “Çulyedi” kimseler bilmiyor. Ama şöyle rivayet edilir; bir akşam, muhtemelen bir düğün gecesi, davetliler düğün evinde güzelce yiyip içip eğlenirler. Ve sabah herkes uyandığında, ev sahibinin çullarının yerinde yeller esmektedir! Belli ki birileri “çulu yemiştir”. 

Çulyedi’ye ne zaman göçüp geldiğimizi tam olarak hatırlamıyorum, muhtemelen ilkokul birinci sınıftan ikinci sınıfa geçtiğim yılın yaz tatilinde olmalı. Yani 1976 ya da 1977 yazı. Tek katlı bir evin bodrum katında iki oda bir evdi. Tuvaleti bile yoktu, binanın arka bahçesine tahtadan derme çatma bir baraka yapmışlardı ve biz orada hacet giderirdik.

Çulyedi kasabanın tartışmasız en yoksul ve eğitimsiz insanlarının yaşadığı mahalle idi. Civar köylerden göçüp gelen ailelerin oturduğu tam bir kenar mahalle diyebilirim. Toprak damlar, kırık dökük kapılar, derme çatma evler… Ama içinde tuvaleti bile olmayan bu iki göz ev, bizim için tam bir saray yavrusuydu! Çünkü bu ev sadece “bize” aitti. Kiralıktı, evet, doğru dürüst ne kanepemiz vardı ne de yatağımız, evet, ne tenceremiz vardı ne çanak çömlek, kaşık çatal, evet. Ama ne olursa olsun bu küçücük evin anahtarı bizim elimizdeydi. Bunun ne kadar heyecan verici bir ayrıcalık olduğunu anlatamam.  

Anam, diğer bütün komşu kadınlar gibi tarlalarda amale olarak çalışmaya giderdi. Sabahın kör saatinde arkasında römork takılı otuz beşlik bir traktör gelirdi; anam ve diğer komşu kadınlar römorka doluşurlar ve giderlerdi. Tam on iki saat, o kahredici yaz sıcaklarında ve ovanın ortasında çalışırlardı. Ve akşam hava epeyce kararmak üzere iken, aynı kırmızı traktör sokağın başına gelir, anamı ve diğer kadınları indirir giderdi. Elbette ertesi gün sabahın köründe biz daha uyurken tekrar gelmek üzere...

Dediğim gibi, istisnasız mahallenin tamamı son derece yoksul insanlardan oluşuyordu. Yoksul oldukları için de, doğal olarak kavgacı. Kadınlar da böyleydi, biz çocuklar da. Mecburduk kavga etmeye. Eğer bir arkadaşımız içine toz şeker katılmış bir somun ekmeğini kemiriyorsa, ne yapar eder, bir parçasını da biz kopartırdık. Kavgaysa kavga! Dayaksa dayak! Ben mahalleye yeni geldiğim için herhalde elindeki ekmeği en hızlı “kaptıran” ve en fazla dayak yiyen çocuktum. Kavga etmek nedir, kaçmak, kovalamak nedir hiç bilmiyordum. Ama Çulyedi’nin çocukları hakiki birer canavardılar: Fatının Şeref, Arap Cafer, Keçecinin Yılmaz, Kesçinin Eşraf, Çöpçü Sadık’ın Şahin, Anbarcıklı İbrahim’in Nurettin, Süleyman Dayının Mesut… Kelimenin tam anlamıyla doğuştan savaşçı olarak yaratılmışlardı. Anamdan, babamdan ve öğretmenlerimden yemediğim dayağı Çulyedi’de yedim. Kendimi nasıl savunabileceğimi Çulyedi’nin yoksul sokaklarında tecrübe ettim. Mahalle bekçisinden nasıl kaçılır, Çulyedi’de öğrendim. Ve gerçekten de fakülte yıllarımda polisten kaçarken bunun çok faydasını gördüm.

Hem Çulyedi’de büyüyüp hem de nasıl solcu olduğuma hâlâ şaşarım! Çünkü bizim kasabanın sosyopolitik haritası tam olarak şöyleydi; yoksul aileler sağcı ve bu ailelerin çocukları ülkücü, varlıklı aileler ise CHP’li ve onların çocukları da devrimci idiler. Şu halde, eşyanın doğası gereği, benim de ülkücü olmam beklenirdi ve normal olan da bu olurdu. Çünkü hem çok fakirdik, hem Çulyedi’de yaşıyorduk hem de burada herkes ülkücü idi. Nasıl solcu olduğumu gerçekten bilmiyorum. Galiba 1978’in yaz günleri idi, henüz sekiz yaşındayım, anamla kasaba pazarına gittik, bana tişört alacağız. Dün gibi hatırlıyorum, satıcı bir tişört uzattı, önünde kocaman bozkurt resmi vardı. “Ecevitlisi yok mu bunun?” diye sordum satıcıya. Adam yüzüme dikkatlice baktı ve muhteşem bir kahkaha patlattı! Gülerken gördüğüm iki altın dişini hâlâ unutamam.

Kavatalıların Fethi Abi, Fatoş Abla, herkes ona “erkek Fatoş” derdi, Bayram Abi, Dudu Abla…  Yan taraftaki evde elektrikçilerin Selahattin Abi. Ne kadar yakışıklı, ne kadar delikanlıydı öyle. Tam karşıda bizim ev sahibi Altın teyze, evlatlık çocukları Mesut, yan tarafta Fatının Eşraf dayının Selahattin Abi, güzel yüzlü Adalet Abla. Anamdan çok benim üzerimde hakkı olan ne güzel çocuklardı. Bazen çamaşırlarımızı yıkarlar, bazen de aç karnımızı doyururlardı, sanki kendi evlatları gibi.

Son yıllarda yaz günlerimi, oğlumla beraber,  büyüdüğüm bu kasabada, anamın yanında geçiriyorum. Oğlum şimdi on iki yaşında. Ve her sene onunla Çulyedi’nin sokaklarında geziyoruz, ona bu sokaklarda yaşadığım anıları anlatıyorum. Sanki daha önce defalarca anlatmamışım gibi, “vurduğunuz kuşu buraya mı gömmüştünüz?”, “kur’an kursu burada mıydı?”, “Fatının Şeref’le nasıl dövüştünüz?”, “sizin ev burasıydı değil mi?” diye ahiret soruları soruyor. Aslında Çulyedi’nin sokaklarında oğlumu mu gezdiriyorum, yoksa önüne gelenden dayak yiyen o yoksul sarı çocuğu mu arıyorum, ben de bilmiyorum. Ama ne vakit beni büyüten bu Çulyedi sokaklarında yürürken bulsam kendimi, sesim titriyor ve kalbime tuhaf bir sızı oturuyor.  

Ve kalbimdeki bu sızı her defasında biraz daha büyüyor. Belli ki o günlerde ruhumda açılan ve bunca zaman içinde kapanmayan bir yara var. Ne yapsam kapanmıyor.

Ve kapanmayacak.

Bu yazı toplam 129 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim