Koltuk…
Bir insanı yükseltmez.
Ama zayıf olanı mutlaka ele verir.
Bugün memleketin en ağır yükü ekonomik krizler değil, dış tehditler değil.
En ağır yük; emaneti sahiplik sanan zihniyet.
Bir zamanlar “hizmet” diye çıkılan yollar, bugün “kalıcılık” hırsına dönüştü. Makamlar geçici olmalıydı; ama bazıları için sonsuzluk hayaline dönüştü. O koltukta kalabilmek için verilen tavizler, yutulan ilkeler, susturulan vicdanlar…
Sözler hep büyük:
“Millet için.”
“Devlet için.”
Ama perde arkasında dönen hesaplar küçük.
Çok küçük.
Günü kurtarma siyasetinin, yarını yakma pahasına sürdürüldüğü bir düzen bu. “Benim gemim yürüsün” diyenler, aslında hepimizin denizini kirletiyor. Kısa vadeli çıkarlar uğruna alınan kararlar, uzun vadede milletin omzuna yük oluyor.
Ve sonra…
Güven eriyor.
İtibar aşınıyor.
Gençler umudunu valizine koyup gidiyor.
Geri dönüşü zor hatalar yapılıyor. Belki on yıllar sürecek bedeller bırakılıyor ardımızda.
Herkes iyi niyetli olduğunu söylüyor.
Herkes temiz olduğunu iddia ediyor.
Ama gerçek şudur:
Makam insanın içini büyütür. İçinde ne varsa onu büyütür. Vicdan varsa vicdanı; hırs varsa hırsı. Adalet varsa adaleti; menfaat varsa menfaati.
Bugün asıl kaybettiğimiz şey para değil.
Duruş.
Ve duruş kaybedildiğinde, en pahalı kayıp odur.
Peki karanlık nasıl dağılacak?
Herkes yanan mumları söndürürken kim cesaret edip bir yenisini yakacak?
Belki de çözüm, büyük kahramanlar beklemek değil. Küçük ama dik duran insanlar olmak. Makama değil, ahlaka yaslanmak. Çünkü tarih, kimlerin ne kadar kaldığını değil; kimlerin ne kadar temiz kaldığını yazar.
Koltuklar kalmaz.
Ama leke kalır.
Ve bazen bir milletin en büyük mücadelesi, dış düşmanla değil; içindeki çürümeyle olur.
Bu yazı toplam 213 defa okunmuştur.