Bugün 03 Mayıs 2026 Pazar
  • Antalya9 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6702.49
    %0
  • Dolar
    45.164
    %0
  • Euro
    52.9505
    %0

GAZANFER ERYÜKSEL / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
GAZANFER ERYÜKSEL / KONUK YAZAR

SANAT DOLU BİR RÖPORTAJ

03 Mayıs 2026 Pazar 21:41

Geçtiğimiz günlerden birinde Akdeniz Üniversitesi, sanatçı baba ve kızın güzel bir söyleşisine tanık oldu. "Antroposen Çağında Doğayla Barışmak: Doğadan Müdahalesiz Sanata" konulu söyleşide sanatçılar Süleyman ve Gözde Sarı dinleyicilere sanat adına unutulmaz dakikalar yaşattılar. Gelin şimdi santçılsrımızla yapacağımız röportaja geçmeden, bu söyleşiden bir bölüm sunalım sizlere.

whatsapp-image-2026-05-03-at-22-32-10.jpeg

Açılış ve Kavramsal Çerçeve

Gözde SARI: Sayın hocalarım, değerli öğrenciler ve kıymetli konuklar; hepiniz hoş geldiniz.  Bugün burada sadece bir sanat pratiğini değil; insanın dünya ile kurduğu o kadim ve bazen de problemli ilişkiyi yeniden düşünmek üzere toplandık. Konuşmamızın başlığı: "Antroposen  Çağında Doğayla Barışmak: Doğadan Müdahalesiz Sanata." 
İçinde bulunduğumuz çağ, literatürde "Antroposen", yani İnsan Çağı olarak adlandırılıyor. Bu, insanın doğa üzerindeki etkisinin jeolojik bir güç haline geldiği bir dönem. Sanat tarihi de ne yazık ki çoğu zaman malzemeye hükmetmeyi, onu kesmeyi ve yontarak ona "insan eliyle" bir form dayatmayı yüceltmiştir. İşte tam bu noktada, "Doğayla Barışmak" bizim için sadece bir temenni değil, radikal bir etik duruşu ifade ediyor. Bugün size, malzemenin özüne müdahale etmeyen, onun milyonlarca yıllık hafızasına saygı duyan bir üretim biçiminden bahsedeceğiz. Bu pratiğin yaratıcısı ve uygulayıcısı olan değerli sanatçı babam Süleyman Sarı, taşın doğasına dokunmadan nasıl bir dünya kurulabileceğini bizlere gösterecek. Baba, söz sende...

Toprağın Sabrı ve Pratik 

Süleyman SARI: Teşekkür ederim Gözde. Hepiniz hoş geldiniz. Kızım işin felsefesinden bahsetti, ben ise size bu işin "duygusunu" ve ellerimle hissettiğim o gerçekliği anlatmak istiyorum. Benim asıl atölyem doğanın tam kendisidir; sahillerdir, koylardır, nehir yataklarıdır, dağ etekleridir. 
Benim malzemem, suyun ve toprağın milyonlarca yılda şekillendirdiği, büyüklüğü sadece 1 ila 3 milimetre arasında değişen doğal çakıl taşlarıdır. Atölyemde asla taviz vermediğim tek bir kuralım var: Taşlar kesinlikle boyanmaz, yontulmaz ve kesilmez. 
Neden bir taşı kesmem? Çünkü o küçücük taşın üzerindeki her kıvrım ve renk, yeryüzünün bir hafızasıdır. Onu kestiğiniz an, doğanın milyonlarca yıllık emeğini yok edersiniz. Bazen binlerce taşın arasından, o boşluğa tam oturacak olan tek bir taşı bulmak saatlerimi alıyor. Bu iş sadece resim yapmak değil, bir sabır ve "teslimiyet" işidir. Zamanın çok hızlı aktığı bu dünyada, ben bu küçücük taşlarla yavaşlamayı öğreniyorum. Ben doğaya hükmetmiyorum; onun sunduğu formları olduğu gibi kabul edip, onlarla birlikte işbirliği içindeyim.

Felsefi Analiz ve Yeni Terminoloji 

Gözde SARI: Babamın bahsettiği o "teslimiyet", aslında sanatçının otoritesini reddedip doğanın otoritesini kabul etmesidir. Walter Benjamin’in "aura" kavramıyla bakarsak; bir taşı kestiğinizde onun biricikliğini bozarsınız. Ancak bu yöntemde taşın aurası, yani o milyonlarca yıllık jeolojik tanıklığı eserin ruhu olmaya devam eder. 
Burada kavramsal bir problemimiz var. Biz bu sanata kolayca "mozaik" deyip geçiyoruz. Ancak klasik mozaikte malzeme kırılır ve şekillendirilir. Oysa burada parça bütüne uydurulmaz; bütün, parçaların doğal varoluşundan doğar. 
Bu nedenle akademik literatürde yeni bir isimlendirmeye ihtiyacımız var. Doğanın kendi formunu dayattığı bu saf taş sanatı, mozaik tanımının sınırlarını çoktan aşmıştır. Bu yeni ismi koymak, doğaya saygı duyan yeni bir estetik felsefesinin de adını koymak demektir. Şu an bu benzersiz disiplini akademik literatüre en doğru ve en derinlikli şekilde kazandırmak adına bir çalışma aşamasındayız. Terminoloji ve kavramsal isimlendirme üzerindeki akademik çalışmalarımız titizlikle devam ediyor. Amacımız, bu müdahalesiz estetiği sadece bir pratik olarak değil, Antroposen çağının radikal bir sorgulaması olarak literatüre taşımak.

whatsapp-image-2026-05-02-at-13-49-41.jpeg

Sarı Ailesiyle Söyleşi

Bu söyleşinin arka planına geçmek için klavyenin başına geçtim. Süleyman Sarı’yı yıllardır tanırım. Sanatının eserlerini ilk gördüğümde bir sanat yolcusu olarak ömrümün en ilginç keşiflerinden biri yaptığı fark ettim. 1-3 milimetrelik minik çakıllarla üretilen eserler sadece Türkiye’de değil dünyanın sanat yolculuğunda da bir ilkti. Bugüne dek de hayatın ırmağı öyle bir aktı ki Süleyman Sarı ile ne bir söyleşi yapabildim ne de yazı yazabildim. Gün bugün, vakit bu vakit diyerek salt etkinliğin haberini yazmayı değil de sadece Süleyman Sarı ile değil eşi Nejla ve kızı Gözde ile aile boyu bir söyleşi yapmaya karar verdim. Öyle ise sorulara geçebiliriz.

Gazanfer Eryüksel: Sevgili Süleyman, taşlar ile ne zaman ve nasıl buluştun? Bu yolculukta bugünkü özgün söyleyişine ne zaman ve nasıl ulaştın?

Süleyman SARI: İnsanın hamuru doğduğu topraklarda yoğrulur Gazanfer Bey. 1960 yılında Torosların Akdeniz ile buluştuğu Manavgat'ta doğdum. Çocukluğum Side'nin o binlerce yıllık antik sütunları, tiyatroları ve mermer heykelleri arasında, adeta arkeolojik bir rüyanın içinde geçti. Zamanın ve insanın taşa bıraktığı o derin izler, benim sanatla kurduğum bağın ilk tohumlarıydı. İlkokul yıllarında kâğıda çizdiğim o ilk çizgiler bile, etrafımda gördüğüm bu kadim formların içimdeki yankısıydı. 
Sanat yolculuğumun ilk dönemlerinde ben de form arayışımı rölyeflerin derinliğinde ve heykellerin hacminde sürdürdüm. Taşa hükmetmeye, devasa bloklara şekil vermeye çalıştım. Fakat asıl aydınlanmayı ve aradığım hakikati devasa kütlelerde değil, doğanın en sessiz, en mütevazı zerrelerinde buldum. Otuz iki yıl önce, klasik malzeme bilgisini bir kenara bırakıp kendi içgüdülerime yöneldiğimde, bugün uyguladığım o özgün "müdahalesiz" tekniği keşfettim. Büyüklükleri sadece 1 ila 3 milimetre arasında değişen doğal çakıl taşlarıyla, onlara hiçbir şekilde metal değdirmeden, kesmeden ve boyamadan üretmeye başladım. Bu, malzemeyi basit bir araç olarak değil, kendi hafızası ve ruhu olan bir "özne" olarak kabul ettiğim anın miladıdır.

Gazanfer Eryüksel: Sevgili Süleyman, ürünlerin toplumla buluştuğunda aldığın ilk tepkiler ne oldu? Örneğin Kültür Bakanlığı’nın sana ve eserlerine bakış açısı nasıl oldu? Medyanın sana ilgisi ne durumda?

Süleyman SARI: Eserlerim izleyiciyle ilk karşılaştığında ortaya çıkan ortak duygu her zaman büyük bir şaşkınlık ve hayranlık oluyor. Çünkü uzaktan bakıldığında insanlar kusursuz bir bütünlük, adeta nefes alan bir resim görüyorlar. Ancak esere birkaç adım yaklaştıklarında, o bütünün aslında hiçbir şekilde kesilmemiş, boyanmamış, kendi jeolojik geçmişine sahip binlerce bağımsız formdan oluştuğunu fark ediyorlar. Eserlerimdeki ışık ve gölge oyunlarının boyayla değil, taşların doğal renk tonları ve yüzeye yerleştirilme açılarıyla, yani fiziksel gölgeleriyle yaratıldığını anladıklarında izleyicinin sanata ve doğaya duyduğu saygı bir kat daha artıyor. 
Kültür Bakanlığı ve akademik çevreler, bu çalışmaların dünya sanat literatüründe bir benzerinin olmadığını ve tamamen bu topraklara ait, yerelden evrensele uzanan özgün bir estetik dil yarattığını görerek büyük bir değer atfettiler. Medyanın ilgisi ise genellikle eserlerimin arkasındaki "doğayla kurulan o sarsılmaz ortaklık" ve "maddenin tabiatına duyulan etik sadakat" üzerine yoğunlaşıyor. Modern dünya, nesneleri sadece tüketilecek birer hammadde olarak görürken; benim her bir çakıl tanesini milyonlarca yıllık bir tanık olarak görüp ona baş tacı etmem, hem bir sanat pratiği hem de "varoluş duruşu" olarak yankı buluyor. Medya bu eserlerde; insanın doğaya hükmetmekten vazgeçip onunla yeniden barıştığı, hiyerarşinin olmadığı o saf ve samimi alanı keşfetmeyi seviyor.

whatsapp-image-2026-05-02-at-13-48-37.jpeg

Süleyman Sarı Eseri

Gazanfer Eryüksel: Gelelim Nejla Sarı’ya. Senin sanatla buluşman ne zaman ve nasıl oldu? Biliyoruz ki sen de minik çakıl taneciklerinden eserler üretiyorsun. Senin sanata bakışın ile eşinin üretim tarzı arasında bir farklılık var mı?

Nejla SARI: Sanat, benim hayatıma bir kapı gibi birdenbire açılmadı; aslında hiçbir zaman kapanmayacak olan o uzun yolculuğun kendisiydi. Çocukluk yıllarımdan itibaren elim hep boyaya ve kaleme gitti. Sanat beni en başından beri sessizce kendine çağırıyordu; her şey o ilk çizgilerle, o ilk merakla başladı. Bu süreç, sadece kâğıt üzerine bir şeyler bırakmak değil, sanat aracılığıyla kendi içime doğru yaptığım bir keşif yolculuğuydu. Karakalem, suluboya ve yağlıboya çalışmalarımla vardığım her nokta, aslında yeni bir arayışın başlangıcına dönüştü. 1986 yılında eşim Süleyman Sarı ile tanışmamız, bu yolculuğun en önemli dönüm noktası oldu. Evliliğimizle birlikte sanat hayatımız da iç içe geçti; heykel ve mozaik alanındaki temel eğitimimi, aynı zamanda ustam ve öğretmenim olan eşimden alarak bu disiplinlere yöneldim. 
Bugün kırk yılı aşkın bir süredir, minik çakıl taneciklerini ve yarı değerli taşları sabırla işleyerek mozaik çalışmalarımı sürdürüyorum. Sizin de ifade ettiğiniz gibi, taşları kırarak onlara yeni formlar vermek benim için sadece teknik bir uğraş değil; bir tutku ve vazgeçilmez bir yaşam biçimidir. Sanat benim için bir hobi değil, hayatın tam merkezidir. Bu yolun bir sonu olmadığını biliyorum çünkü her eserle birlikte ben de yeniden doğuyor ve dönüşüyorum. Aristoteles’in dediği gibi: "Sanatın amacı, nesnelerin dış görünüşünü değil, onların içsel anlamlarını temsil etmektir." Ben de yaklaşık olarak otuz iki yıldır o taşların sertliğinde bu içsel anlamı arıyor, her yeni eserde doğanın ve ruhun sessiz dilini konuşmaya devam ediyorum. 

Gazanfer Eryüksel: Senin sanata bakışın ile eşinin (Süleyman Sarı) üretim tarzı arasında bir farklılık var mı? 

Nejla SARI: Bizim evimizde taş, sadece bir malzeme değil; her gün soframıza oturan, bizimle nefes alan bir aile ferdi gibidir. Goethe’nin dediği gibi: "Sanat, doğanın içinde saklı olanı açığa çıkarma işidir. "Biz eşimle bu işi iki koldan yapıyoruz. İkimiz de doğanın bize verdiğini kendine özgü anlatım biçimi ile sanatsal potansiyelini açığa çıkarıyoruz.

whatsapp-image-2026-05-02-at-13-49-00.jpeg

Nejla Sarı Eseri

Gazanfer Eryüksel: Edip Cansever der ya “İnsan yaşadığı yere benzer” diye Gözde, sanatçı bir aile ortamında hayata gözlerini açmışsın. Senin sanatla buluşman ne zaman ve nasıl oldu?

Gözde SARI: Cansever’in o eşsiz dizesine sadık kalarak söyleyebilirim ki; ben sanatın hem pratik mutfağında hem de kuramsal tartışmaların tam kalbinde büyüdüm. Sanatçı bir ailede yetişmek, benim için dünyayı sadece çıplak gözle değil, estetik bir süzgeçle görmeyi öğrenmek demekti. Ancak benim yolculuğum, atölyedeki üretim sürecini bir adım öteye taşıyarak bu üretimin küresel sistemdeki karşılığını sorgulamaya yöneldi. Benim için sanat sadece üzerine konuşulan bir nesne değil, bizzat elime aldığım bir malzemedir. Resim ve heykel disiplinlerindeki üretimlerim, teoride tartıştığım meselelerin somut birer dışavurumudur. Heykel yaparken formun direnciyle uğraşmak ya da tuval üzerine bir dünya kurmak, benim dünyayı anlama ve onunla estetik bir diyalog kurma biçimimdir.

Gazanfer Eryüksel: Sevgili Gözde, senin resim ve heykel çalışmaları dışında sanat üzerine özgün makaleler yazdığını, ayrıca bir de kitap çalışmasında sonlara geldiğini de biliyorum. Bize kitabın üzerine neler söylemek istersin?

Gözde SARI: Sanatçı kimliğimi, Uluslararası İlişkiler ve Sanat Tarihi eğitimlerimle birleştirdim; böylece iki ayrı dünya benim için birbirini tamamlayan tek bir perspektif haline geldi. Bu akademik altyapıyı asıl derinleştiren ve sanatçı pratiğimi besleyen ise sanat felsefesine duyduğum tutku oldu. Sanatla buluşmam; bir fırça darbesinin sadece bir tuvale değil, bazen bir ulusun kimliğine, bazen de küresel güç dengelerine nasıl etki ettiğini fark ettiğim an gerçek anlamını kazandı. Bugün hem aktif bir resim ve heykel sanatçısı hem de bu alanların kesişiminde çalışan bir araştırmacı olarak, sanatın dokunulmaz "fildişi kulesinden" çıkıp uluslararası politikanın en stratejik alanlarında nasıl konumlandığını analiz ediyorum. 
Kitabım, aslında hayatım boyunca peşinden koştuğum o temel sorunun bir meyvesi: "Sanat, uluslararası siyaseti nasıl şekillendirebilir?" Çalışmamda sanat felsefesi, sanat tarihi ve uluslararası ilişkiler disiplinlerini bir araya getiren bir sentez sunuyorum. Sanat felsefesine duyduğum tutku, kitabın teorik zeminini Platon'dan Danto'ya kadar uzanan geniş bir tartışma alanına yaymamı sağladı. Kitabın omurgasını, sanatı sadece bir "süsleme" veya "hobi" olarak gören bakış açısına bir itiraz oluşturuyor. Sanat felsefesi temelinde, uluslararası ilişkiler teorileriyle kültürü harmanlıyorum. İmparatorlukların estetik anlayışlarından, Soğuk Savaş döneminde sanatın nasıl bir "yumuşak güç" silahına dönüştüğüne kadar geniş bir tarihsel perspektif sunuyorum. 
Venedik Bienali gibi organizasyonların aslında nasıl birer "jeopolitik arena" olduğunu; postkolonyal süreçte sanatın ulusal kimlik inşasındaki rolünü analiz ediyorum. Batı merkezli estetik anlayışına karşı "Dünya Estetiği" kavramını tartışıyor; küreselleşme, kültürel diplomasi ve dijital çağın getirdiği yeni sanat jeopolitiğini irdeliyorum. Kısacası bu kitap; Venedik Bienali'nden diplomatik krizlere, antik imparatorluk estetiğinden dijital geleceğe kadar sanatın, dünyanın politik haritasını nasıl çizdiğini anlatan bir "Sanatın Jeopolitiği" perspektifidir.

whatsapp-image-2026-05-02-at-13-49-21.jpeg

Gözde Sarı Eseri

Bu yazı toplam 380 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim