Bugün 30 Nisan 2026 Perşembe
  • Antalya16 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6719.26
    %2.06
  • Dolar
    45.179
    %0.09
  • Euro
    53.0519
    %0.25

GÖZDE SARI / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
GÖZDE SARI / KONUK YAZAR

SABAHIN SAHİBİ KİM?

30 Nisan 2026 Perşembe 21:20

 

 

1 Mayıs'ı anlatmak için hep yanlış kelimelerle başlıyoruz. "Emek" diyoruz, "mücadele" diyoruz, "dayanışma" diyoruz. Bu kelimeler o kadar çok söylenmiş ki artık içleri boş, pankartlardaki harfler gibi; büyük, görünür, anlamsız.

O yüzden ben başka bir yerden gireyim.

1886'da Chicago'da idam edilen Haymarket işçilerinin suçu sekiz saatlik iş günü istemeleriydi. Sekiz saat... Bugün bunu duyduğunuzda "tabii ki haklılar" diyorsunuz. Ama o dönemde bu talep, düzeni yıkmak sayılıyordu. İşin tuhafı şu; her kazanılmış hak, kazanılmadan önce aşırı bulunmuş. Hafta tatili de, çocuk işçiliğinin yasaklanması da doğum izni de. Hepsi önce "ekonomiyi mahveder" diye reddedildi. Sonra oldu. Sonra "zaten böyle olması gerekiyordu" denildi. Tarihin bu refleksi beni hem güldürür hem de tedirgin eder. Çünkü şu an hangi "aşırı" taleplerle alay ettiğimizi düşününce, gelecekte ne kadar kör durmuş olacağımızı tahmin etmek zor değil.

Türkiye'de bu yıl özellikle gençlere bakıyorum.

Dört yıl üniversite, bir ya da iki yıl staj, birkaç ay "deneyim kazanma" süreci ve sonunda teklif edilen iş, sosyal güvencesiz, sözleşmesiz, ya da üç aylık deneme süresinin sonunda buharlaşan türden bir şey. "Güvencesiz çalışma" diyoruz buna; sanki istisna, sanki geçici. Oysa her sektörde artık bu bir norm haline geldi. Norm dediğimde şunu kastediyorum; kural haline gelmiş, kimse itiraz etmez çünkü herkes aynı gemiyi paylaşıyor ve gemi batıyor ama kimse "bu gemi batıyor" demek istemiyor, çünkü o zaman geriye yüzmek kalıyor ve kimse yüzmesini bilmiyor.

İş kazaları meselesinde ise kelimeler iyice kifayetsiz kalıyor.

"Kaza" kelimesi beni rahatsız ediyor. Çünkü kaza, öngörülemeyen şeyler için kullanılır. Ama Türkiye'de her yıl aynı sektörlerde (inşaat, maden, tarım gibi) aynı türden ölümler yaşanıyor. Bu bir kaza değil; bu bir tahmin. Denetim yetersizse, taşeron zinciri uzadıkça sorumluluk seyreldikçe, bunun sonucunu önceden biliyorsunuz. Bile bile beklenen bir şeye "kaza" demek... Tam olarak doğru kelime bu mu?

Yapay zekaya gelince bu noktada dürüst olmam gerekiyor.

Kesin rakamlar konusunda temkinliyim; "giriş seviyesi işlerin yüzde kırkı yapay zekaya geçti" gibi bir istatistiği kaynağını görmeden olduğu gibi aktarmak istemiyorum. Ama genel eğilim tartışma götürmez. Beyaz yaka işleri de artık güvende değil. Programcı, muhasebeci, analist, gazeteci…"Benim işim farklı" diyen herkes aynı cümleyi farklı dönemlerde söyledi. Fabrika işçileri de söylemişti bir zamanlar.

Bu yüzden 1 Mayıs'ın çerçevesi genişlemek zorunda, istesek de istemesek de.

Bu yıl Amerika'da "May Day Strong" adıyla örgütlenen gruplar sadece üretim değil tüketim boykotu da yaptı. Bugün alışveriş yok, bugün ofise gitme dediler. Kaba bir fikir gibi görünebilir; aslında değil. İşçinin gücünün sadece üretimden değil, satın alma kararlarından da geldiğini hatırlatmaktır amaç. Özellikle sendikalaşmanın zorlaştığı bir dönemde  küçümsenmeyecek bir siyasi refleks bu.

Sekiz saatlik iş günü hediye olarak gelmedi. Hafta tatili için birisi hayatını koydu ortaya. Bugün bu kazanımların kıyısında durup "çağın gereği" diyerek geri adım atıyorsak, bari ne attığımızı iyi bilelim.

Sabahın sahibi kim?

Sormadan önce şunu sormak lazım; kimin sabahı bu?

Çünkü bu yıl tablo daha net. Küresel ölçekte işçi haklarını aşındıran şey artık yalnızca "patron" görünmüyor. İşçi sınıfının öfkesini kendi yönüne çeviren popülist hareketler, entelektüel emeği hızla kuşatan yapay zeka, gençliği ucuz işgücüne dönüştüren sistemler... Bunlar birbirinden kopuk sorunlar gibi görünse de tek bir şeyi anlatıyor; emeğin, nerede ve kim tarafından yapılırsa yapılsın, sistematik olarak küçültüldüğünü...

Bu yüzden bu yılki 1 Mayıs farklı. May Day Strong'un tüketim boykotu, Türkiye'deki gençlerin güvencesiz çalışmaya itirazı, iş kazalarından hayatta kalanların susmayı reddetmesi de birbirinden kopuk sesler değil; aynı soruyu, farklı ağızlardan soran insanlar. Ve bu soru, hukuk çerçevesinde, barışçıl ama kararlı biçimde sorulmaya devam ediyor. Çünkü başka türlü sorulduğunda hem ses kayboluyor hem de haklılık.

Sorunun cevabı değil, sorunun kendisi önemli. Çünkü sormayı bıraktığınız anda, cevap zaten sizin yerinize verilmiş oluyor. Ama şunu da biliyorum. Bu soruyu sormaya devam edenler oldukça, sabahın bir sahibi olacak. Kaç kişi kalırsa kalsın.

 

Bu yazı toplam 322 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim