Bugün 26 Eylül 2026 Cumartesi
  • Antalya27 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6740
    %0
  • Dolar
    48.8475
    %0
  • Euro
    56.1129
    %0

IŞIK YARGIN / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
IŞIK YARGIN / KONUK YAZAR

UYANIŞ

26 Eylül 2026 Cumartesi 13:34

Güzel bir yaz akşamı…

Deniz ve mehtap, uzaktan gelen muhteşem bir sesle birleşmiş. Sanat müziğinin unutulmaz şarkılarından biri kulağımıza kadar ulaşıyor.

Her şey şiirsel.

“Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına…”

Derken şarkının sözleri, hipnozdan uyandırırken parmağın şaklatılması gibi bir etki yaratıyor.

Bir anda uyanıyorum.

Ama öyle günlük gailelere, yapılacak işlere, yarının programına falan değil…

Dünyaya uyanıyorum.

Sanki bir perde aralanıyor.

Sırlar, şifreler çözülüyor mu?

Belki…

Ama asıl soru şu:

Biz geleceğe gerçekten hazırlanıyor muyuz?

İlim, irfan, teknoloji, akıl… İnsanlığın bunca birikimi bize yarını daha iyi kurmak için yetiyor mu?

Yoksa yüz yıldır aynı cümleyi başka biçimlerde söyleyip duruyor muyuz?

“Benden sonra tufan.”

İşte benim uyanışım biraz da bununla ilgili.

Dünyanın çevreyle imtihanına…

Ve bu imtihanın artık uzaklarda olmadığını fark etmekle.

“Ey ufuklar diyorum, yolculuk var yarına…”

Ne güzel söylüyor şarkı.

Evet, bir yolculuk var yarına.

Ama nereye?

Kutup Ayısından Akdeniz’e

Bir süredir zihnimde “Beyaz” adını verdiğim bir kutup ayısı var.

Aslında gerçek bir ayı değil.

Onu, dünyadaki iklim krizini unutmamak için zihnimde korumaya aldım.

Çünkü kutuplardaki buzullar erirken orada yaşayan canlıların hayatının değiştiğini biliyoruz. Ama insan bazen kendisine uzak olan bir felaketi de uzak sanıyor.

Oysa artık uzak değil.

Akdeniz’e bakmak yeterli.

Türkiye’nin kıyılarına bakmak yeterli.

Kendi denizimize, kendi toprağımıza, kendi çocuklarımızın geleceğine bakmak yeterli.

Dünyada ekolojik yıkımın boyutu büyürken, plastik kirliliği de bunun en görünür yüzlerinden biri hâline geldi.

Ve Türkiye bu hikâyenin yalnızca izleyicisi değil.

Greenpeace Türkiye’nin 2026 tarihli politika bilgi notuna göre, 2025 yılında Avrupa Birliği ülkelerinden Türkiye’ye gönderilen plastik atık miktarı 503 bin tona ulaştı. Bu, 2024’e göre yüzde 19 artış ve yeni bir rekor anlamına geliyor. Türkiye böylece AB’nin plastik atıkları için açık ara en büyük varış noktası oldu.

503 bin ton…

Bu rakamı okuyunca insanın zihninde ne canlanıyor?

Benim gözümde kamyonlar geliyor.

Kamyonların arkasında plastikler…

Ve o plastiklerin nereye gittiği sorusu.

Çünkü mesele yalnızca “ithal edildi” demek değil.

Mesele, sonra ne olduğu.

Geri dönüşüm için getirildiği söylenen her plastik atığın gerçekten geri dönüştürülebilmesi mümkün değil. Greenpeace’in 2026 raporu, ithal edilen plastiklerin önemli bir bölümünün dönüştürülemediği; bir kısmının doğaya bırakıldığı ya da yakıldığı yönündeki bulgulara dikkat çekiyor. Aynı raporda Adana’daki bazı tesislerin yakınında mikroplastik yoğunluğunda ciddi artışlar tespit edildiği aktarılıyor.

İşte burada “geri dönüşüm” kelimesinin arkasına biraz daha dikkatli bakmamız gerekiyor.

Çünkü geri dönüşüm, kulağa çok güzel gelen bir kelime.

Ama her atık geri dönüştürülemiyor.

Ve atığı başka bir ülkeye göndermek, onu ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor.

Sadece adresini değiştirmek anlamına gelebiliyor.

Çöpün de Bir Hikâyesi Var

Bir plastik şişeyi çöpe attığımızda hikâyesinin bittiğini sanıyoruz.

Oysa bazen asıl hikâye ondan sonra başlıyor.

Bir çöp kutusundan ayrılıyor, kamyona yükleniyor, başka bir tesise gidiyor, belki başka bir ülkeye gönderiliyor.

Ve sonunda toprağa, suya, havaya karışabiliyor.

Daha da kötüsü, gözümüzün göremediği parçacıklara dönüşebiliyor.

Mikroplastik…

Artık yalnızca deniz canlılarının değil, besin zincirinin de konuştuğu bir mesele.

Bu yüzden “Çöpümü kutuya attım, görevimi yaptım” demek yetmiyor.

Asıl soru şu:

O çöpün başına sonra ne geliyor?

Belki de çevre konusunda gerçek uyanış tam burada başlıyor.

Çünkü mesele yalnızca bireyin davranışı değil.

Üretimin nasıl yapıldığı, ne kadar plastik üretildiği, atığın nasıl toplandığı, nasıl ayrıştırıldığı, hangi tesislerde işlendiği, nasıl denetlendiği ve en sonunda doğaya ne kaldığı…

Bütün bunlar aynı hikâyenin parçaları.

Ve Biz Hâlâ Deniz Kenarındayız

İşte en çok da bu yüzden, güzel bir yaz akşamında denize bakarken artık eskisi kadar kayıtsız kalamıyorum.

Deniz hâlâ güzel.

Mehtap hâlâ denizin üzerinde.

Şarkı hâlâ uzaktan geliyor.

Ama ben artık suyun yalnızca yüzeyine bakmıyorum.

Altında ne olduğunu da düşünüyorum.

Balıkları…

Mercanları…

Deniz kaplumbağalarını…

Kıyıya vuran plastikleri…

Ve henüz doğmamış çocukların bize emanet edeceği geleceği…

Belki de çevre meselesinin en zor tarafı bu.

Gelecek henüz yaşanmadığı için onun adına konuşmak zorundayız.

Çocuklarımız henüz bize hesap soramıyor.

Denizler dile gelip “Beni neden kirlettiniz?” diyemiyor.

Ormanlar “Beni neden kestiniz?” diye soramıyor.

Kutup ayıları gelip “Buzum nereye gitti?” diyemiyor.

Ama biz biliyoruz.

Ve bilmek, artık sorumluluk getiriyor.

Yolculuk Var Yarına…

“Ey ufuklar diyorum, yolculuk var yarına…”

Evet.

Yolculuk var.

Ama bu yolculukta yalnızca teknolojiye, büyümeye, daha çok üretmeye, daha çok tüketmeye bakamayız.

Bir gün gerçekten uyanıp şunu sormamız gerekiyor:

Büyürken neyi kaybediyoruz?

Daha çok tüketirken neyi tüketiyoruz?

Daha çok kazanırken geleceğimizden ne kadar harcıyoruz?

Ve en önemlisi…

Çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakıyoruz?

Ben “Beyaz”ı bu yüzden zihnimde tutuyorum.

Bir kutup ayısını değil yalnızca…

Bir hatırlatmayı.

Bir uyarıyı.

Bir vicdan işaretini.

Çünkü belki de bugün dünyamızın en çok ihtiyacı olan şey yeni bir teknoloji değil.

Yeni bir bilinç.

Şarkı bitiyor.

Deniz hâlâ orada.

Mehtap hâlâ yerinde.

Ama ben artık aynı insan değilim.

Çünkü bir kez uyandınız mı, eskisi gibi uyuyamazsınız.

Ve belki de şimdi sıra bizde…

“Bahtımızın rüzgârına kapılıp gitmek” yerine, rüzgârın yönünü değiştirecek kadar uyanık olmakta.

Çünkü yarına gerçekten bir yolculuk var.

Ve o yolculukta bize başka bir gezegen verilmeyecek.

Elimizde yalnızca bu dünya var.

Onu çocuklarımıza miras bırakmayacağız.

Onlara emanet edeceğiz.

Bu yazı toplam 110 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim