Bugün 03 Ekim 2026 Cumartesi
  • Antalya20 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6541.96
    %0
  • Dolar
    49.0741
    %0
  • Euro
    55.2376
    %0

HASAN YAKUP CANGÜVEN / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
HASAN YAKUP CANGÜVEN / KONUK YAZAR

ADALET VAR MI?

03 Ekim 2026 Cumartesi 16:17

Fransız düşünür Michel de Montaigne’e atfedilen “Adaletin olmadığı yerde ahlak da yoktur” sözü, hukuk ile toplumsal vicdan arasındaki kopmaz bağı anlatan son derece güçlü bir felsefi tespittir. Adalet yalnızca mahkeme salonlarında tecelli eden bir hukuk ilkesi değil; toplumun vicdanını ayakta tutan, hak duygusunu besleyen ve birlikte yaşama iradesini mümkün kılan temel zemindir. Adaletin zayıfladığı yerde yalnızca hukuk düzeni değil, zamanla insanın insana, kişinin topluma ve toplumun kendi değerlerine duyduğu güven de aşınmaya, yıpranmaya ve kokuşmaya başlar.

Adalet, aynı zamanda güvenin temelidir. İnsan, hakkının korunacağına; emeğinin karşılığını alacağına, uğradığı haksızlık karşısında yalnız bırakılmayacağına ve kuralların herkes için aynı şekilde uygulanacağına inanıyorsa, topluma ve onun kurumlarına güven duyar. Bu güven, yalnızca hukuki düzenin değil, ahlaki hayatın da taşıyıcı kolonlarından biridir. Adalet, güçlüye karşı zayıfı koruyan en büyük kalkandır. Eğer bir toplumda hukuk zengine, makama, nüfuza veya güce göre esniyor; hak edene hakkı teslim edilmiyorsa orada güven duygusu da yavaş yavaş tükenir.

Güvenin bittiği yerde insanın kendi başının çaresine bakma anlayışı ortaya çıkar. “Her koyun kendi bacağından asılır” veya “Gemisini kurtaran kaptan” mantığı, işte böyle bir zeminde güç kazanır. İnsanlar ortak bir hukuk düzeninin kendilerini koruyacağına inanmadıklarında, ortak değerlerin yerine kişisel çıkarlarını koymaya başlar. Herkes kendi gemisini kurtarmanın, kendi hakkını kendi yöntemleriyle elde etmenin ve başkasının kaybı pahasına kendisini güvence altına almanın peşine düşer. Böyle bir egoist yaklaşım toplumsal dayanışmayı ve ahlaki bağları zayıflattığı gibi ortak hayatın zeminini aşındırır ve toplumun çözülmesine ve nihayetinde bir kaos ortamının oluşmasına kadar varabilecek bir süreci besler.

Tam da bu noktada adalet ile ahlak arasındaki bağ daha açık biçimde ortaya çıkar. Adalet, ahlakın yeşerdiği zemindir. Ahlak; dürüstlük, yardımseverlik, kul hakkına riayet etmek, haksızlıktan sakınmak ve başkasının hakkına saygı göstermek gibi erdemlerin bütünü olduğu kadar, insanın doğru ile yanlış arasında doğru olanı seçme iradesidir. Ancak bu erdem ve vasıfların bireysel bir tercih olmaktan çıkıp toplum hayatında kökleşebilmesi için insanların haklarının korunacağına, emeğinin karşılığını alacağına ve kuralların herkes için aynı şekilde uygulanacağına dair güçlü bir güven duygusuna ihtiyacı vardır.

Adalet aynı zamanda neyin doğru, neyin yanlış olduğunu somutlaştıran toplumsal bir terazidir. Bu terazi doğru tartmadığında, insanların davranışlarındaki ahlaki ölçü de bozulmaya başlar. Kötülük yapanın yanına kâr kaldığı, haksızlık yapanın ödüllendirildiği ve hakkaniyetli ve adil davrananın kaybettiği bir düzende, iyi davranışlar zamanla “enayilik ve aptallık” olarak görülmeye başlanır. İnsanlar dürüstlüğü bir vasıf değil, kaybettiren bir tercih; liyakati bir ilke değil, aşılması gereken bir engel; hakkaniyeti ise hayatın gerçekleri karşısında safça bir tutum olarak görmeye başlarsa, burada yalnızca bireysel ahlak değil, toplumun değerler sistemi de ciddi biçimde yara almış demektir.

Adaletin olmadığı bir düzende dürüstlük cezalandırılıyor, hakkaniyet kaybettiriyor, kanunları, kuralları, mevzuatı ve ahlaki ilkeleri çiğnemek kazandırıyorsa, orada ahlaki değerlerin ayakta kalmasını beklemek kolaycılıktan öte gitmeyecektir. Böyle bir düzende insanlar “Doğru olanı yapmak yetmez; güçlü olanın yanında olmak gerekir” diye düşünmeye başlıyorsa, ahlaki çürüme bünyeye yavaş yavaş sirayet etmeye başlamış demektir. Toplumda kötülüğün karşılığı yok, iyiliğin bir bedeli varsa; zamanla kötülük sıradanlaşır ve iyilik mercekle ve dedektörle aranan bir istisna hâline gelir. Sonra değer yargıları yer değiştirir. Arsızlık, yüzsüzlük olmaktan çıkar, “uyanıklık” diye adlandırılır. Haksız kazanç, başarı gibi görülür. Kayırmacılık, “işini bilmek” diye meşrulaştırılır. Liyakatsizlik sorgulanmaz, hatta makam ve güçle ödüllendirilir. Hakkını koruyan değil, yolunu bulan; emeğiyle ilerleyen değil, bağlantılarıyla yükselen; doğruyu söyleyen değil, güçlüye göre pozisyon alan insanın avantajlı hâle geldiği bir düzen, artık yalnızca hukuki açıdan değil, ahlaki açıdan da potansiyel bir tehlikenin işareti olan sarı alarmı çoktan geride bırakmış, durumun son derece vahim ve tehlikeli bir boyuta ulaştığını gösteren kırmızı alarmı veriyor demektir.

Daha da önemlisi, insanlar haklarını hukuk yoluyla elde edemeyeceklerine inanıp hayatta kalabilmek, yükselmek veya hakkına kavuşabilmek için torpile, rüşvete, kayırmacılığa ve başka ahlak dışı yollara başvurmak zorunda hissediyorsa, ahlak artık hayatın yönünü belirleyen ve fert ile toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen bir değer olmaktan çıkmış; o artık kâğıt üzerinde kalan, dilde savunulan fakat hayatta karşılığı giderek kaybolan bir kavrama dönüşmüş demektir.

Adalet yalnızca hâkimin önündeki dosyada, mahkeme kararında veya kanun maddesinde aranacak bir kavram değildir. Adalet; sokakta, iş yerinde, okulda, kurumda, devlet dairesinde, ticarette ve insan ilişkilerinin tamamında kendisini göstermesi gereken bir toplumsal vicdan ölçüsüdür. O ölçü bozulduğunda yalnızca hukuk yara almaz; güven de ahlak da liyakat da dayanışma da yara alır ve nihayet toplumun ortak yaşama iradesi bütünüyle zayıflar.

Adaletin olmadığı her insan yalnızdır ve güvende değildir. Güvenin olmadığı yerde herkes birbirinden şüphe eder. Ahlakın zayıfladığı yerde herkes kendi çıkarının peşine düşer. İşte bu yüzden adalet, yalnızca hak sahibine hakkını vermek değil; adalet, toplumun birbirine güvenmesini, insanın doğru olanı yapmaktan utanmamasını ve iyiliğin safdillik, dürüstlüğün enayilik, hakkaniyetin ise kaybetmek olmadığını gösterebilmektir.

Bir toplumun gerçek gücü, güçlülerin ne kadar korunabildiğinde değil, güçsüzlerin hakkının ne kadar güvence altında olduğunda ortaya çıkar.

Ve belki de asıl tehlike, adaletsizliğin varlığından önce, adaleti arayanların onu yanlış yerde aramasıdır. Adalet; makamda, servette, güçte, nüfuzda ya da kişisel çıkarlarda aranacak bir şey değildir. Adalet, hakkın sahibine teslim edildiği yerde vardır; insan iç sesinin susturulmadığı, gücün hukukun önüne geçirilmediği, insanın insana üstünlüğünün değil hakkın üstünlüğünün kabul edildiği yerde vardır.

Vicdan, dışarıdan gelen baskı, tehdit, korku veya zorlamalarla kolayca yok edilebilen bir şey değildir. Çünkü vicdan, insanın kendi iç dünyasında hakikatle, adaletle ve doğruyla kurduğu en temel bağlardan biridir. Ancak insan, kendi tercihleri, eylemleri ve suskunluklarıyla bu bağdan uzaklaşabilir; zamanla vicdanının sesini bastırabilir, onu görmezden gelebilir ve nihayetinde onunla arasına aşılmaz bir mesafe koyabilir.

Hakikati bilmesine rağmen ondan kaçması, yanlışı bildiği hâlde susması, haksızlığı fark ettiği hâlde görmezden gelmesi ve kendi iradesiyle verdiği tavizler... Vicdansızlık denilen şey de tam budur. 

İşte bu yüzden mesele yalnızca “Adalet var mı?” sorusu değildir.

Asıl mesele, adaleti kimin elinde, hangi makamda ve hangi vicdanlarda aradığınızdır. Yanlış yerde aranan adalet, bulunması mümkün olmayan adalettir.

Aslına bakarsanız, sorunun daha da büyük tarafı adaletsizliğin kendisi değil; adaletin aranması gereken yerin neresi olduğudur.

O yer mi?

O yerin neresi olduğunu; Allah’tan korkan, Peygamberimizden (sav) utanan, kul hakkını gözeten, İslam’ın itikadi, ameli, ahlaki ve hukuki esaslarına kalben iman eden; aynı zamanda bunun sadece dini referanslarla değil, evrensel insan haklarına inanan, erdemi rehber edinen, hukukun üstünlüğünü savunan, rasyonel bir ahlak anlayışıyla vicdanının sesini dinleyen ve insan olmanın sorumluluğunu taşıyan herkes pekâlâ bilir…

Bilmeyenler mi?

Onlar; yaptıkları adaletsizliğin bedelini, kendi ateşlerini kendi elleriyle cehenneme taşıyarak ödeyecek olanlardır…

Bu yazı toplam 84 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim