Zamanın birinde köpeğimizin küçücükken, flüt sesini ilk kez duyduğu an, gözlerini dikkatle odaklayıp, kafasını bir o yana bir bu yana eğerek merakla dinleyişini unutamam…
Üç kardeş olan yakınlarımızdan biri en küçük kardeşleri için bu yıl ilk kez erik yiyecek dediğinde de üzerinde çok düşünmüştüm…
Sonrasında da zaman zaman yabancı dillerin melodisinin bende yarattığı duygunun Türkçe için nasıl olacağını asla bilemeyeceğime hayıflanıp durdum.
Bilip, anlama ve kaydetme üzerine kurulu zihinsel süreçlerimiz ne yazık ki bir çocuğun nesneyle ilk temasında hissettiği öznel algıyı silip geçiyor. Bu silinmenin en çok da insanın kendiliği ile ilgili kayıtları için söz konusu olduğunu farkedince kabullenmek zorlaşıyor. İnsan hayatının en trajik ikilemlerinden biri değil mi kendi sesini ilk kez duymanın, kendi yüzünü ilk kez görmenin de nasıl hissettirdiğini unutup gitmek...
Diğer yandan defalarca zihninden örselenerek geçenin, hikayelerinin ilk hallerini bambaşka yerlere taşıdığı da bir gerçek. Bu da geçmişin kabul edilemeyen yüklerinden arınmak için yeni kaçış yolları aramaya yol açmıyor mu?
Özellikle insanın kendisiyle ilgili kurgusuna atfettiği anlamda, değersizlik hisleri yoğunlaştığında, kişi, bir yabancı vasıtasıyla yeniden hayallerinde yarattığı insan olmayı denemek üzere tüm algı ve anlam denizini sıfırlamak isteyebilir. Birisinin ona güzel, iyi, sevilesi ve değerli hissettirmesi boğulmak üzere olduğunda ona atılmış bir can simidi gibi gelir.
Ve işte biraz da hormon marifetiyle aşkı icat eden, onu vazgeçilmez kılan budur…
Bu yazı toplam 133 defa okunmuştur.