Bugün 03 Kasım 2026 Salı
  • Antalya18 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6317.65
    %-0.34
  • Dolar
    49.9906
    %0.05
  • Euro
    56.0224
    %0.1

TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

BATI'DA MERAK, BİZDE MASLAHAT

03 Kasım 2026 Salı 20:23

Kültürümüzde meraklı olmak terimi negatif bir terimdir. Meraklı olanlar mahallelerde pek sevilmezler tutulmazlar da. Meraklı olanların entelektüel seviyeleri yüksekse pozitif derin devlet negatif anlam olarak ise İngiliz aklının derin temsilciliği ile yaftalanırlar. İlgili ya da araştırıcı olmaya meraklı olmak kadar olmasa da pek pozitif anlam yüklenmez.

Ülkemizde Gertrude Bell ya da Lawrens gibi oryantalist araştırmacıların temel motivasyonlarının Britanya derin devletinden aldıkları casusluk görevi olduğu farz edilir.

Darwin’in uzak coğrafyalara giderek araştırma yapması ise genelde Mason komplosu var sayılır.

İslam dünyasında ve bizde 15. Yüzyıldan bu yana başta felsefi, bilimsel, ekonomik, askeri bugünlere uzanan düşey ivmelenmeli düşüş ve krizin sonuçları arasında filozof ve kaşif çıkartamamak mevcut. Bu durumun merak penceresinin iptali sonucu zihnin kapatılması ile doğrudan ilgisi var.

İnsanın merak duygusunu ne zaman keşfettiği sorusu ilk bakışta anlamsız gelebilir. Çünkü merak insanın doğasında vardır. Ancak toplumlar ve medeniyetler açısından merakın tarihi farklıdır. Bir toplumda merak, bizdeki gibi tehlikeli bir davranış olarak görülebilirken başka bir toplumda insanı geliştiren bir erdeme dönüşebilir.

Batı'nın Rönesans ve hümanizmle yaşadığı büyük dönüşümlerden biri, merakın giderek itibarlı ve üretken bir entelektüel faaliyet haline gelmesiydi.

Orta Çağ Hristiyan düşüncesinde merak her zaman olumlu karşılanmıyordu. Augustinus, insanın sınırsız merakının manevi hayatını bozabileceğini düşünüyordu. Thomas Aquinas ise ölçüsüz merakla disiplinli öğrenme arzusunu birbirinden ayırıyordu.

Rönesans hümanizmiyle birlikte Endülüs aydınlanması gibi insanın yalnızca kendisine öğretilenleri bilmesi değil, geçmişi araştırması, farklı metinleri karşılaştırması, başka dilleri öğrenmesi ve dünyayı gözlemlemesi giderek daha fazla değer kazandı.

Hümanizmin öncülerinden Petrarca'nın 1336 yılında Ventoux Dağı'na çıktığını anlattığı meşhur mektup, bu değişimin sembolik örneklerinden biridir.

Petrarca, dağa ekonomik veya askerî bir amaçla değil, yüksekten dünyayı görmek arzusuyla çıktığını anlatır. Zirvede Augustinus'un İtiraflar eserini açtığında insanların dağları, denizleri ve yıldızları merak ederken kendi iç dünyalarını ihmal etmelerini eleştiren satırlarla karşılaşır.

Bu hikâye, edebî niteliğine ilişkin tartışmalar bir yana, hümanizmin temel gerilimini gösteriyor: İnsan dünyayı merak ederken kendisini de sorgulamaya başlamaktadır.

Petrarca'nın Cicero'nun mektuplarını yeniden keşfetmesi, Lorenzo Valla'nın tarihsel belgeleri dil üzerinden sorgulaması ve Erasmus'un dinî metinleri filolojik yöntemlerle araştırması aynı dönüşümün parçalarıydı.

Üstelik bu isimlerin çoğu din karşıtı değildi. Erasmus bir Katolik din adamıydı. Onların asıl yeniliği, hakikatin yalnızca otoriteye başvurularak anlaşılamayacağını göstermeleriydi.

Skolastik düşüncenin mantıksal tartışma geleneği sürerken hümanistler, karşısındakini yenmekten çok anlamaya yönelen bir diyalog kültürünü geliştirdiler. Bizde sistem hep maslahat üzerine kuruludur yönetim ve kriz çözme konusunda anlama bir değer ifade etmemekte.

Bence önemli zihniyet farkı burada başlıyor. Bir toplumun entelektüel gelişmişliği, insanların tartışmalarda ne kadar başarılı olduğundan çok, tartışmanın sonunda kendi düşüncelerini değiştirmeye ne kadar hazır olduklarıyla ölçülmelidir.

Rönesans'ın başarısı yalnızca büyük düşünürler yetiştirmesi değildi. Floransa'daki entelektüel toplantılar, Medici ailesinin desteklediği düşünce çevreleri, matbaanın yaygınlaşması ve daha sonra kurulan bilimsel topluluklar, merakı bireysel bir özellik olmaktan çıkarıp kurumsal bir faaliyete dönüştürdü.

Tycho Brahe'nin gözlemleri, Kepler'in matematiksel analizleri ve Galileo'nun araştırmalarıyla doğaya soru sormak ve cevapları gözlemle sınamak giderek önem kazandı.

Francis Bacon'ın düşüncesinde bilgi, geçmişte söylenenleri yorumlamaktan çok bilinmeyeni araştırmanın aracı haline geldi.

Bu dönüşümün ekonomik ve toplumsal sonuçları ise özellikle Viktorya İngiltere'sinde belirginleşti.

Kraliçe Victoria'nın 1837-1901 yılları arasındaki saltanatı, yalnızca sanayi devriminin ve İngiliz İmparatorluğu'nun yükseliş dönemi değildi. Aynı zamanda merakın bilimsel kurumlar, özel servetler, üniversiteler ve araştırma toplulukları tarafından desteklendiği bir çağdı.

Royal Society ve Royal Geographical Society gibi kurumlar, bilimsel araştırmaları destekleyen ve bilgiyi dolaşıma sokan ağlar oluşturuyordu. İngiliz aristokrasisi ve yükselen burjuvazinin bazı kesimleri için bilimsel araştırmaları finanse etmek, toplumsal saygınlığın da bir parçasıydı.

Charles Darwin bunun dikkat çekici örneklerinden biridir.

Darwin, 1831 yılında Beagle gemisiyle başladığı beş yıllık yolculukta Güney Amerika'dan Galápagos Adaları'na uzanan geniş bir coğrafyada gözlemler yaptı. Yolculuğun temel amacı evrim teorisini geliştirmek değildi; gemi Britanya devletinin haritacılık çalışmalarını yürütüyordu.

Darwin'in araştırmalarını sürdürebilmesinde ailesinin maddi imkânları önemli rol oynadı. Babasının desteği ve aile serveti sayesinde uzun yıllar bağımsız araştırmalar yapabildi.

1859'da yayımlanan Türlerin Kökeni, yıllarca sürdürülen gözlem ve karşılaştırmaların sonucuydu.

Burada önemli bir soru var: Bir toplumda kaç insan, yalnızca merak ettiği bir konuyu araştırmak için yıllarını harcayabilecek maddi ve kurumsal imkânlara sahiptir?

Çünkü merakın bilimsel sonuç üretmesi yalnızca zekâya değil, onu destekleyen bir toplumsal düzene de bağlıdır.

Viktorya döneminin sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında İngiliz merakının başka bir yüzüyle karşılaşıyoruz.

Gertrude Bell ve T. E. Lawrence bunun iki çarpıcı örneği.

Varlıklı bir İngiliz ailesinden gelen Bell, Oxford'da tarih eğitimi gördü. Arapça, Türkçe, İbranice ve Farsçayla ilgilendi; Anadolu, Suriye, Mezopotamya ve Arabistan'da tarihî eserleri, aşiret yapılarını ve toplumsal ilişkileri araştırdı.

Lawrence ise Oxford'da tarih okudu, Haçlı kaleleri üzerine çalıştı ve Ortadoğu'daki arkeolojik araştırmalara katıldı. Arap toplumlarının dili, tarihi ve kültürü hakkında önemli bilgiler edindi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında her iki isim de İngiliz devletinin Ortadoğu politikalarında görev almaları merak sürecinin belki de en önemsiz ve son doğal parçasıydı. Bell, Irak'ın kuruluş sürecinde; Lawrence ise Arap İsyanı'nda etkili oldu.

Edward Said'in oryantalizm eleştirisinde üzerinde durduğu bilgi ile iktidar ilişkisi burada belirginleşiyor. Doğu'yu anlamaya yönelik merak, aynı zamanda Doğu üzerinde siyasi nüfuz kurmanın aracına dönüşebiliyordu.

Fakat burada bizim açımızdan daha ironik bir soru ortaya çıkıyor:

İngilizler Osmanlı coğrafyasının dillerini, tarihini, aşiretlerini ve toplumsal ilişkilerini bu kadar merak ederken, Osmanlı aydınları İngiltere'yi ve Avrupa'yı ne kadar merak ediyordu?

Paris ve Londra'daki Osmanlı aydınları

On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı diplomatları, öğrencileri ve aydınları Paris ve Londra'ya gidiyordu. Avrupa'nın siyasi kurumlarını, eğitim sistemini ve toplumsal hayatını gözlemleme imkânına sahiptiler.

Ancak onların Avrupa merakı, çoğu zaman devletin nasıl kurtarılacağı sorusunun etrafında şekilleniyordu.

Bu anlaşılır bir kaygıydı. Fakat Avrupa'nın siyasi kurumlarını tanımakla bu kurumları mümkün kılan bilimsel ve toplumsal zihniyeti anlamak aynı şey değildi.

Gertrude Bell, Mezopotamya'da bir aşiretin tarihini ve toplumsal ilişkilerini öğrenmek için uzun yolculuklar yapıyordu. Lawrence, Arap coğrafyasının tarihî kalelerini, dillerini ve yerel ilişkilerini araştırıyordu.

Bizim aydınlarımız ise Paris ve Londra'da daha çok kafelerde anayasa, parlamento ve devlet reformlarıyla ilgileniyordu.

Bir taraf başka toplumları bütün ayrıntılarıyla tanımaya çalışırken, diğer taraf kendi devletini kurtaracak ihtilal yapabilecek fikirler ve kurumları arıyordu.

Peki, Paris'e giden Osmanlı aydınlarından kaçı Fransız bilim akademilerinin nasıl çalıştığını, araştırmaların nasıl finanse edildiğini veya üniversitelerin bilgi üretme yöntemlerini sistematik biçimde inceledi?

Londra'ya gidenlerin kaçı Royal Society'nin işleyişini, İngiliz araştırma kültürünü ve özel servetlerin bilime sağladığı desteği öncelikli bir mesele olarak gördü?

Bu soruların istisnaları bulunmakla birlikte modernleşme tarihimizin genel manzarası düşündürücüdür.

Bizde merak yok muydu?

Elbette vardı.

Fârâbî, İbn Sînâ, Bîrûnî, İbnü'l-Heysem ve İbn Rüşd gibi düşünürler bunun en güçlü kanıtlarıdır.

Özellikle Bîrûnî'nin farklı toplumların inançlarını, dillerini ve geleneklerini araştırması, İslam düşünce tarihinde merakın ne kadar güçlü bir yöntem olabildiğini gösteriyor. İbnü'l- Heysem'in optik araştırmaları ise gözlem ve deneyin önemini ortaya koyuyor.

Dolayısıyla sorunumuz merakın hiç doğmamış olması değil, bu merakı sonraki yüzyıllarda sürekli yeni bilgi üreten bir düşünce yöntemine ve kurumsal kültüre yeterince dönüştüremememizdir. Merakın yerini giderek maslahatçılığın almasıyla birlikte, toplumsal sorunların nedenlerini araştırmak ve kalıcı çözümler üretmek yerine mevcut düzeni ve
ilişkileri korumayı önceleyen bir zihniyet gelişmiştir. Bu zihniyet hukuk anlayışımıza da yansımış; hukuk sistemimiz, insanı ve toplumu anlamaya, hakikati araştırmaya ve adaleti gerçekleştirmeye yönelik bir anlayıştan çok, devletin ve mevcut düzenin maslahatını gözeten bir anlayış üzerine şekillenmiştir. Böylece hakikat ve adalet arayışıyla maslahat arasında bir tercih söz konusu olduğunda, çoğu zaman maslahat ağır basmıştır.

Zekâ’da odaklanmamız mevcut sistemin içinde başarı gösterebilir. Merak ise bazen o sistemin dışına çıkmayı gerektirir.

Peki, toplumların merakla ilişkisi yalnızca eğitim kurumları ve düşünce gelenekleriyle mi açıklanabilir? Bence meselenin daha derin bir psikolojik boyutu var. Çünkü merakın teşvik edilmesi veya bastırılması, insanın çocukluğunda başlıyor.

Jean Piaget'ye göre çocuk, dünyayı yalnızca kendisine öğretilenleri öğrenerek tanımaz.

Çevresiyle etkileşime girer, zihninde oluşturduğu şemalarla karşılaştığı yeni bilgiler arasında uyum sağlamaya çalışır. Jerome Bruner ise öğrenmenin yalnızca hazır bilgilerin aktarılmasıyla değil, çocuğun keşfetmesi ve kendi çıkarımlarını geliştirmesiyle derinleştiğini vurgular.

Yani çocuk için merak, yalnızca bir öğrenme isteği değil, zihinsel gelişimin temel mekanizmalarından biridir.

Ancak bizim aile ve eğitim kültürümüzde çocukların bitmek bilmeyen “neden?” soruları her zaman aynı hoşgörüyle karşılanmıyor.

“Büyüklerin sözüne karışma”, “Çok soru sorma”, “Sen daha çocuksun, anlamazsın” gibi ifadelerle çocuk yalnızca susturulmuyor; farkında olmadan ona soru sormanın saygısızlık, itiraz etmenin ise itaatsizlik olabileceği öğretiliyor.

Burada önemli bir psikolojik mekanizma devreye giriyor: Çocuk, merakının yetişkinlerin onayını kaybetmesine yol açabileceğini öğrendiğinde sorularını giderek kendisine saklayabiliyor. Zamanla bilmediğini öğrenmekten çok, kendisinden beklenen doğru cevabı vermeye yöneliyor.

Bence asıl mesele, çocuğa ne kadar bilgi öğrettiğimizden önce, bilmediği bir şeyi sorma cesaretini ne ölçüde koruyabildiğimizdir.

Bu durumun toplumsal sonuçları da var. Ailede babanın, okulda öğretmenin, dinî çevrede hocanın ve siyasi hayatta liderin sorgulanamaz otoriteye dönüştüğü ortamlarda, birey için hakikati araştırmaktan çok otoritenin onayını almak önem kazanabiliyor.

Böylece çocuklukta öğrenilen itaat kültürü, yetişkinlikte bir kimlik savunusuna dönüşebiliyor.

Batı'nın Rönesans'tan Viktorya dönemine uzanan dönüşümünde belirleyici olan, merakın toplumsal itibar kazanması ve bilimsel araştırmayı destekleyen kurumların gelişmesiydi.

Sonuçta biz çocuklarımıza merak etmemeyi öğrettik, sonra da büyüdüklerinde neden Darwin çıkaramadığımızı merak etmeye başladık.

Bu yazı toplam 147 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim