Bugün 19 Temmuz 2026 Pazar
  • Antalya33 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6092.24
    %0
  • Dolar
    47.135
    %0
  • Euro
    53.935
    %0

BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

"BİLDİĞİM TEK ŞEY, HİÇBİR ŞEY BİLMEDİĞİMDİR" DEN "BEN BİLİRİM"E

19 Temmuz 2026 Pazar 10:25

 

      "Hayat boyu yaptığım çalışmalara gösterilen abartılı saygı beni çok rahatsız ediyor. Kendimi istemeden de olsa bir dolandırıcı gibi hissetmek zorunda kalıyorum.’’ böyle diyor Albert Einstein 1955 yılında ölümünden kısa bir süre önce. Sahtekârlık Sendromu (Imposter Syndrome), bireyin başarılarından veya yeteneklerinden şüphe duyduğu ve "sahtekâr" olarak afişe edilme korkusunu sürekli olarak  taşıyıp içselleştirdiği psikolojik bir örüntü. Üzerinde pek yazılıp çizilmeyen nadir görülen bir durum gibi görünse de aslında evrensel bir olgu. Başarılı insanları da yakasından paçasından çekiştirip içine sızan bu duygu günümüzde özellikle kadınlarda daha sık görülüyor. Son araştırmalara göre, sahtekârlık sendromu özellikle çok başarılı  kadınlar arasında daha yaygın. Bazı erken dönem aile içi iletişim, biçilen roller, konulmuş kuralların işleyişi ve daha sonra toplumsal cinsiyet rolü kalıplarının özümsenmesi, kadınlarda bu sendromun gelişimine önemli ölçüde katkıda bulunuyor. İlginç bir şekilde, başarı deneyimleri, hatta kazanılan ödüller gibi nesnel kanıtlar bile sahtekârlık sendromu inancını etkilemiyor. Günümüz sahtekârları alanlarındaki akademik ve profesyonel başarılarına karşın  böylesine karamsar bir olgu içinde kör dövüşüne tutuşmuşken diğer yanda sosyal medya pandemisi tüm dünyayı sarmış durumda. Aşırı güveni güçlendiren ve arttıran sosyal medya, Dunning-Kruger etkisinin mükemmel bir besi yeri hâline gelmiş durumda. 1999'da  "kişilerin belirli bir alandaki bilgi veya yeteneklerini yanlış bir şekilde abarttıkları bilişsel önyargısından adını alan bu etki, makalenin yazarları olan iki araştırmacı David Dunning ve Justin Kruger’i bile şaşırtacak düzeye erişmiş bir durumda. Bilgi dağarcığına ve gösterdiği performansa aşırı güven duyup kendisini abartma eğilimine sahip olanlarla  belirli sorunların karmaşıklığının ve kendi bilgilerinin sınırlı olduğunun daha fazla farkında olanların dünya sahnesinde yer aldığı bu çağ pek de farklı değil tarihin öbür kesitlerinden. Tek fark teknolojik olanakları ulaşabilme kolaylığı nedeniyle sosyal medya platformlarına kitlesel erişilebilirlik. Dayanağı, temeli olmayan bir gevezeliğin çoğunluğa erişimi ve sorgulanmadan kabul görmesi, tekrar tekrar paylaşımı ve böylece çoğalımı esas problemi yaratıyor. Görünür olma, beğenilme, kabul görme arzusu irade yarışına ve erdem gösterisine dönüşüyor. İşte burada çözüm tevazunun içselleştirilmesi olabilir.

     Şimdi bugünden geçmişe doğru bir yolculuğa çıkıp asırlar öncesinin Atina’sına dönelim. M.Ö. 5. yüzyıla ulaştığımızda Sokrates çıkıyor karşımıza. Hayatının büyük bir bölümünü adalet, erdem, bilgi, siyaset, eğitim ve insan doğası üzerine tartışarak geçiren bu filozofun ‘’Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.’’ sözü belleğimizde canlanıverecek. Atina o zamanlar siyasi, kültürel ve entelektüel bir yaşamın hakim olduğu bir kent. Meydanlarında, mahkemelerinde, hükümet, ahlak, eğitim ve toplumsal yaşamla ilgili konular hakkında sürekli tartışmalar yapılan bir kent. Sofist olarak adlandırılan öğretmenler vatandaşlara siyasi ve etik konularda yol gösterebilecek bilgiye sahip olduğunu iddia ederken Sokrates ayrıntılı teoriler sunmak yerine basit sorularla işe başlıyor. ‘’Adalet gerçekten nedir? Doğru davranmak ne anlama gelir? Cesaret nedir? Bilgelik nedir?’’Bildiklerini düşünen insanlar bu soruları net bir şekilde cevaplayamıyorlar. Bizler de günümüzde bildiğimizden çok daha fazlasını bildiğimizi düşünmüyor muyuz? Oysa cevaplar sıralandıkça kuşkular, çelişkiler, görülmeyen ince ayrımları beraberinde getiriyor. Konuşma ilerledikçe, başlangıçtaki kesinlik, sorunun karmaşıklığına dair daha derin bir farkındalığa yerini bırakıyor. Sokrates’in bu meşhur aforizmasıyla işaret ettiği şey kendi bilgisinin sınırları olduğunun kabulünden başka bir şey değil. Başkaları sahip olmadıkları kesinliklere sahip olduklarına inanırken, o kendi entelektüel eksikliklerinin farkında. Bazıları bildiğinin daha fazla araştırılmasına gerek olmadığına, arayışın sona erdiğine inanırken, sınırlılıklarını kabul edenler öğrenme kapılarını sonuna kadar açık tutanlar oluyor. Sokrates felsefesinin özünde yatan kısmî cehaletlerini kabul edenlerin, kendilerini tamamen bilgili sayanlardan daha fazla şey öğrenebilecekleri savı. Kendi cehaletini kabul etmek, bilginin sonu değil, başlangıç noktası olup gerçek bilgelik, kesin cevaplar biriktirmekten değil, kendi inançlarına karşı eleştirel bir tutum sergilemekten oluşur. Bu da bilginin sonu değil, başlangıcıdır.

     Bu konuyla sıklıkla ilişkilendirilen hikâye, Platon'un anlatılarında yer alır. Bir Delfi Kâhini, Sokrates'ten daha bilge kimsenin olmadığını ilan eder. Bu ifadeye şaşıran Sokrates, bunu araştırmaya karar verir. Politikacılar, zanaatkârlar ve bilge kabul edilen diğer insanlarla konuşmaya başladığında birçok insanın belirli alanlarda özel bilgiye sahip olduğunu keşfeder ancak aynı zamanda onların aslında bildiklerinden çok daha fazlasını bildiklerine inandıklarını da gözlemler. Bir zanaatkâr, mesleğinde mükemmel bir şekilde ustalaşabilir ve bu başarısına dayanarak karmaşık siyasî veya ahlakî meseleleri de anladığını varsayabilir; bir politikacı, hükümette bir deneyime sahip olabilir ve adaletin doğasını tam olarak kavradığı sonucuna varabilir. Belirli bir alandaki meşru bilgi, kolayca evrensel bir bilgi yanılsamasına dönüşebilir. 

    Milyonlarca insanın saniyeler içinde verilere, haberlere ve görüşlere ulaşabildiği bir çağda yaşıyoruz. Ancak bilgiye erişmek, mutlak bilgiye sahip olmakla eş değer değil. Birimiz ekonomi üzerine birkaç makale okuyup karmaşık ekonomik sorunları çözmeye hazır hissedebilir, bir diğerimiz psikoloji üzerine birkaç video izleyip insan zihnini tamamen anladığı sonucuna varabilir. Bir başkası belirli tarihi gerçekleri bilip bir olayın tüm nedenlerini anladığına kanaat getirebilir. Sokrates'in iki bin yıldan daha önce saptadığı olgu sürekli olarak ortaya çıkmaya devam ediyor; bilgimizin sınırlarının ne kadar az farkında olursak, bildiklerimizi abartmak bizim için o kadar kolaylaşıyor. Sokrates felsefesi, entelektüel alçakgönüllülükle ilgili bir soruyu da gündeme getiriyor. Entelektüel alçakgönüllülük, inançlarımızın yanlış olabileceğini, bilgimizin eksik olduğunu ve diğer insanların bize değerli bakış açıları sunabileceğini kabul etmek anlamını taşıyor. Bir tartışmada insanların fikir ya da inançlarını kesinlikle tartışılmazmış gibi savunduklarına tanık oluyoruz. Sokratesçi yaklaşım eleştiri de almıştır. Bazı filozoflar aşırı şüpheci bir tutumun karar vermeyi engelleyebileceğine inanmış, diğerleri ise, pratik bir kesinliğe asla ulaşılmadığı takdirde sürekli sorgulamanın entelektüel felce yol açabileceğini savunmuşlar. Bilgi sorunu yalnızca cehaleti tanımakla çözülemez. Aynı zamanda eylemlerimizi ve inançlarımızı yönlendirmek için makul kriterler oluşturmayı da içerir. Bununla birlikte, bu eleştirileri bile göz önünde bulundursak, Sokratesçi ders geçerliliğini korumakta. Bu bize, öğrenmenin önündeki en büyük engelin her zaman bilgi eksikliği olmadığını; çoğu zaman zaten yeterince şey bildiğimiz yanılsaması olduğunu hatırlatır. Bir kişi kesin cevaba ulaştığına inandığında, araştırma durur.

     Sokrates’in önerdiği kesin bir cevabımız olduğunda ısrarcı olmadan önce, sorunu tüm karmaşıklığıyla gerçekten anlayıp anlamadığımızı kendimize sormamızın gerekli olduğu. Hayatını vakfettiği şey bilgi, reddettiği ise yanlış kesinlik. Bir soruyu henüz tam olarak anlamadığımızı kabul etmek, onu araştırmaktan vazgeçmek anlamına gelmez; daha titiz bir yaklaşımla irdelemek anlamına gelir. Antik felsefe gibi modern bilimin gelişimi de bir bakıma benzer bir yaklaşımda ortaklaşıyor. Bilimsel araştırmalar, mevcut bilginin eksik veya kusurlu olabileceğini kabul ettiği için ilerliyor; her keşif de yeni sorular ortaya çıkarırken her cevap yeni sorunlar doğuruyor. Dinmeyen merak, kesinliğe dair kuşku ve dinleyerek, tartışarak ama hep tevazu ile …

whatsapp-image-2026-07-18-at-21-12-18.jpeg

Bu yazı toplam 364 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim