Ne oluyor bize?
Elimizden bir an olsun düşürmediğimiz telefon, artık cebimizde değil; vicdanımızın yerinde duruyor.
Görmek için değil, göstermek için bakıyoruz hayata. Yaşamak için değil, kaydetmek için oradayız.
Komşunun evi yanıyor. Alevler göğe yükseliyor. Birinin ilk refleksi itfaiyeyi aramak olmalıydı. Ama değil. Kamera açılıyor. “Canlı yayın var mı?” diye soruluyor. Yangın, söndürülmesi gereken bir felaket olmaktan çıkıyor; izlenmesi gereken bir içeriğe dönüşüyor.
Kaza oluyor. Yaralı yerde kıvranıyor. Canı yanıyor, kanıyor. Biz ne yapıyoruz? Elimizi uzatmak yerine lensi uzatıyoruz.
Ambulans çağırmak yerine “çekiyor musun?” diye soruyoruz.
Vefat eden bir insanın bile artık mahremiyeti yok. Ölüm, tıklanabilir bir nesneye dönüştü.
Geçen hafta bizzat tanık olduğum bir haber… Üç yaşında bir çocuk menfezde hayatını kaybetmiş. Acılı aile ayakta durmakta zorlanıyor. Komşular, o acıyı paylaşmak, o yükü hafifletmek yerine telefonlarını doğrultuyor. Gözyaşlarını siliyorlar mı? Hayır. Hafızaya alıyorlar.
Bir tık daha ileri gidelim. Deprem oluyor. Can güvenliğimizi sağlamak, çocuklarımızı korumak, dışarı çıkmak yerine ne yapıyoruz? Salonun avizesini çekiyoruz. Titreyen dolabı, oynayan masayı kayda alıyoruz. Sanki deprem değil de belgesel çekiyoruz. Sanki önceliğimiz hayatta kalmak değil de “ilk ben paylaştım” demek.
Sosyal medya aşkı dedikleri bu mu? Beğeni uğruna insanlığımızı askıya almak mı? Paylaşım için merhameti ertelemek mi?
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen bir kültürden, komşusu yanarken story atan bir topluma geldik.
Yardım etmek zahmetli, ekmek kolay. Vicdan yavaş, internet hızlı. Biz de hızlı olanı seçtik.
Ama unutmayalım: O çektiğimiz yangın bir gün bizim evimizde olabilir. O yerde yatan yaralı biz olabiliriz. O ağlayan anne bizim annemiz, o enkazın altında kalan bizim çocuğumuz olabilir.
O gün geldiğinde ne isteriz? Birinin bizi kurtarmasını mı, yoksa videoya çekmesini mi?
Cevabı biliyoruz aslında. Yapmamız gereken; sadece telefonu biraz indirmek olmalı!
Bu yazı toplam 143 defa okunmuştur.