Bugün 25 Temmuz 2026 Cumartesi
  • Antalya23 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6167.25
    %0
  • Dolar
    47.2856
    %0
  • Euro
    53.7716
    %0

BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

OLURSA OLSUN, HUZURLU YALNIZLIKLAR OLSUN

25 Temmuz 2026 Cumartesi 21:14

 

      Yalnızlık, edebiyatın hiç terk etmediği ömürlük arkadaşıdır. Psikoloji ona bir ad takmadan ya da sosyoloji onu ölçmeye kalkışmadan çok önce, şairler, yazarlar yalnızlığın haritasını çıkardılar; sessiz odaları, çıkmaz sokakları, kalabalık ıssızlığı, dillendirilmeyen ya da dört duvara fısıldanan düşünceleri, çevreye, dünyaya  duyulan uyumsuzluk hissini kâğıda dökerek. Yalnız olmak ve yalnız hissetmek tabii ki farklı duygular.  Mutlak fiziksel yalnızlık, bağlantının yokluğunu veya azlığını gerektirir. Edebiyatta yalnızlıksa sadece başkalarının yokluğuyla şekillenmekten çok bir bilinç hâlinin dışa vurumudur. Yazanların, gerçekliğin çarpıtılmış, abartılı veya dayanılmaz derecede keskin göründüğü bir mercekten dünyayı izlediklerinde satırlara düşer. Toplumun kalıplarına uyum sağlayamayan aydının trajik yalnızlığından, taşra veya şehir kıskacına esir düşmüşlüğün psikolojik derinliğinden başlayıp  toplumla bağını koparmışlığın, kendi iç dünyasına hapsolmuşluğun, aidiyetsizliği kabullenmişliğin sınırlarına uzanır. Kalabalıklaşan kentler, tüketim toplumu baskıları, savaşlar, iletişimsizlik, sosyoekonomik değişimler yalnızlığın katalizörleridir. Yalnızlığın edebî bir tema olarak kalıcı gücü, evrenselliğinde ve her coğrafyaya, her topluma uyarlanabilirliğinde yatmakta. Günümüzde de her tarihsel an, sosyal yapı, teknoloji ve ideoloji tarafından şekillendirilen kendi izolasyon biçimlerini üretmeye devam ediyor. 

     Oğuz Atay ‘’Tutunamayanlar’’da, Yusuf Atılgan ‘’Aylak Adam’’ ve ‘’Anayurt Oteli’’nde yarattıkları ikonik karakterlerle bu temayı işlerken Sait Faik Abasıyanık balıkçıların, avarelerin, sıradan insanların kalabalıklar içindeki yalnızlığını dize dize nesre döker. Sabahattin Ali’nin satırlarında bir dönemin ağırlığını ve ona yoldaşlık eden koyu kopkoyu yalnızlığın izlerini sürersiniz. Orhan Veli Kanık, Atila İlhan, Turgut Uyar, Edip Cansever, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ümit Yaşar Oğuzcan, şiirlerinde yalnızlığı çözmeye çalışmadan onu yaşar ve yazarak yüreğe öyle bir katar ki okur artık o yolda yalnız olmadığını hisseder. Belki de yalnızlığı enine boyuna en iyi irdeleyen ve en derini en yalın sunan Özdemir Asaf’tır. Hangi şehirdeyse yalnızlığın başkentinin orası olduğunu ilan eden Asaf’a göre yalnızlık paylaşılmaz. Mısralarında şöyle betimler:

Yalnızlık Paylaşılmaz
Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan.
Dışından anlaşılmaz.

Ya da kocaman bir yalan,
Kovdukça kovalayan..
Paylaşılmaz.

Bir düşün'de beni sana ayıran
Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

     Yaratıcılık için verimli bir besi yeri olan yalnızlık sanatın diğer dallarında da yer bulmakta hiç mi hiç zorlanmaz. İçe dönen ressam, heykeltraş, oyun yazarı, sözsüz, sessiz, telaşsız bu alandan beslenir. İnziva, yaratıcının ham deneyimini özgün eserlere dönüştürmesine olanak tanıyan gönüllü bir içe sürgün hikâyesidir.  Resim alanında buna dair verilebilecek en güzel örnek sosyal medyada sıkça yazı ve şiir eşliğinde paylaşılan bir Casper David Friedrich tablosudur: ‘’Sis Denizi Üzerindeki Gezgin’’. Tabloda ön planda, üstünde koyu yeşil bir palto olan ve sağ elinde yere dayadığı bastonu yardımıyla ayağa dikilmiş duran bir adam, ince bir sis tabakası içinde sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen bir vadiyi ve daha uzaktaki yüksek dağ sırasını seyre dalmış, kayalık bir uçurum kenarında, sırtı izleyiciye dönük biçimde durmakta. Resmin orta bölümünde, adamın üzerinde dikildiğine benzer başka kayalıklar sisi delmiş, gökyüzüne ulaşmak için yarışıyormuş gibiler. Her yeri kaplayan sis sonsuzluğa ulaşıp ufukla birleşerek bulutlu gökyüzünde eriyor. Bu figür, Friedrich'in sıklıkla kullandığı "arka figür" (Rückenfigur) adı verilen bir teknik. Tek başına duran bu figürün kimliği hep tartışma konusu olmuş. Bazıları bunun sanatçının kendisi olduğunu savunurken, bir bilim insanı bunun Napolyon Fransa’sına karşı Prusya için savaşan bir Sakson subay, Albay Friedrich Gotthard von Brincken'i tasvir ettiğini belirtiyor. Bunun bir oto portre olduğuna inanan birçok kişi gibi bende geçirilmek istenen duygunun doğanın enginliğine duyulan hayranlıktan ibaret olmadığını düşünüyorum. Yazdıklarımız, çizdiklerimiz, yonttuklarımız, resme döktüklerimiz hayatlarımızdan kesitler. Friedrich’in resminin ardında da onun hayat öyküsü yatıyor. Bir gün, genç Caspar kardeşiyle buz pateni yaparken, ayaklarının altındaki buz çatlar. Kardeşi onu kurtarmak için suya düşer ve boğulur. Henüz yedi yaşındayken annesini, sonra iki kız kardeşini ve nihayetinde çok sevdiği erkek kardeşini kaybeder. Yoksulluk ve yanlış anlaşılmayı tüm hayatı boyunca deneyimler, yalnızlığıysa derinlemesine tadar Friedrich. Ancak tüm bu acılara rağmen, ilerlemek, yol almak için gereken gücü bulur. Dağları saran sis, her birimizin hayatta karşılaştığı zorlukların, denemelerin ve belirsizliklerin bir metaforudur. Daha yakından baktığımızda ufukta sisin inceldiğini görürüz çünkü farkı yaratan bize ne olduğu değil, buna nasıl tepki verdiğimizdir! Ressam yalnızdır yalnız olmasına ama seçmediği yalnızlıklar sonrası sis denizindeki seçilmiş yalnızlık hayatla cesurane bir şekilde yüzleştiğini gösterir.

     Şu dünyaya tek başına gelir tek başına göç eder insan yeryüzünden. Aradaki zamanda yalnızlık bazen kişiye ait bir seçim olur bazen her şey kişinin dışında gelişir. Kendi seçimimiz  olduğunda yalnızlık kendimizle tanışmak, kendimizi tanımak, kendimize ayna tutmak, düşünce ve duygularımızı tartmak için her şeyin bir başlangıcı olduğunu doğrulayan ama sonu yokmuş gibi görünen, ileriye doğru yapılan bir yolculuktur. Kimsenin bize ulaşamayacağı, bulamayacağı bir yerde olmayı isteriz. Başımızdan geçenler aklımızda, başımıza gelebilecekler gerçekleşmesin arzusu fikrimizde, adeta zamanı durdurmayı tercih ederiz. Yalnızlık bazılarına korkutucu gelebilir oysa yalnızlık kendi iç sesimize kulak verebileceğimiz, kendi düşüncelerimizi duyabileceğimiz, kimseye ihtiyacımız olmadığının ayrımına varabileceğimiz  bizi özgürleştiren bir alandır. İçsel iletişim arayışımızın hâlâ devam ettiğinin güzel bir kanıtı olan yalnızlık, insan olmanın gerekliliğidir. Maskeler takılmadan, rollere bürünülmeden gerçekleştirilen ve içinde hayat dengemizi korumayı öğretecek hassaslıkta bir meydan okumadır. Bazen yalnız kalmaya ihtiyaç duyarız; seçilmiş bir yalnızlığa. Hedefe koyduğumuzda varoluşumuzun kırılganlığının ve kaygılarımızın üstesinden gelebileceğimiz bu süreç yaşamla aramızdaki göbek bağını güçlendirir ve bu şifalandıran bir yalnızlıktır. Bazen duygusal bir fırtına, ani bir kayıp veya yas gibi sarsıcı bir değişim bizi seçimimiz olmayan zorunlu bir yalnızlığa iter. Kendimize döner, yaralarımızı sarmaya çalışır, kendimizi tamamlarız. Kendi kendimize yettiğimizin ayrımına varmak için verdiğimiz bir moladır bu. İçimize yapmak zorunda kaldığımız bu yolculuk gelişim ve varoluş seyrimizin hem öznesi hem tanığı olacağımız kişisel devrimimizdir. 

     Yalnızken okur, yalnızken yazarız. Edebiyat bize yalnızlığı iyileştireceğinin güvencesini vermemesine karşın yalnız karakterlerle karşılaşan okurlar, çoğu zaman satırlardakilerle dizelerdekilerle paradoksal bir bağlantı kurarlar. Yalnızlığı tanımlayan ifade edilmekten çekinilen duygular, anlatı yoluyla paylaşılır. Kelimeler, en azından geçici olarak, aradaki boşluğu kapatır. Kişisel izolasyonun önünde inşa edilen bir köprü geçilerek beraberce, ortaklaşarak direnilir. Paul Auster kendi penceresinden baktığında şunlar demiş: “Yalnız yaşıyoruz. Başkaları yakınımızda, ama hayat yalnızlık içinde yaşanıyor. Bazen diğerinin gizemini sezmeyi, gerçeğine dokunmayı başarabiliyoruz, ama bu nadiren oluyor. Bu kısa karşılaşmaları, yalnızlığımızın duvarındaki o aydınlık çatlakları sağlayan neredeyse her zaman sevgidir. Ve o zaman bile, yine yalnızız.’’ Gine de insan gönülden diliyor zorunlu yalnızlıkların vatandaşı olmamayı. Sadece seçilmiş yalnızlıklarımda nefesleneyim, istiyor. Sevgiyle, direnerek…


Yalnızlık olursa olsun ama huzurlu bir yalnızlık olsun diyor Rosalia De Castro bu şiirinde. Katılıyorum.

Yalnızlık

Sakin bir nehir, dar bir patika,
yalnız bir tarla ve bir çam korusu,
ve eski, rustik, sade bir köprü
bu hoş yalnızlığı tamamlıyor.

Yalnızlık nedir? Dünyayı doldurmak için,
bazen tek bir düşünce yeterlidir.
İşte bu yüzden bugün, güzellikten bıkmış siz
köprüyü, nehri ve çam korusunu ıssız buluyorsunuz.

Büyüleyen bir bulut ya da bir çiçek değil oysa;
sensin, kalp, üzgün ya da mutlu,
şimdi acı ve zevkin hakimi,
denizi kurutan ve kutbu yaşanabilir kılan sensin, sen.

Şiir Çevirisi: Bahar Uysal Hamaloglu

whatsapp-image-2026-07-25-at-17-31-02.jpeg

Sisler Denizi Üzerindeki Gezgin
Der Wanderer über dem Nebelmeer
Caspar David Friedrich 1818
Hamburg Kunsthalle

Bu yazı toplam 134 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim