Bugün 18 Mart 2026 Çarşamba
  • Antalya14 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6933.68
    %-2.45
  • Dolar
    44.2134
    %-0.01
  • Euro
    50.978
    %-0.06

NURİ SEZEN / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
NURİ SEZEN / KONUK YAZAR

RESİMDE KONU

18 Mart 2026 Çarşamba 20:24

 

Gerek resim sanatında gerek sanatın tüm kollarında konu sanatsallıktan ziyade sosyal değer ifade eder. Sanat konunun ifade biçimindedir. Sanat eseri konusuz da olabilir ama, sanatçının bir konuya sanatsallık kazandırarak ifadesi sosyal sorumluluk alanına girer. Asıl olan sanata konu yüklemek değil konuya sanatsallık kazandırmak olmalı.

Bu yazı günlük gazetelerin konusu değildir. Gazeteler güncelin peşindedir ama, güncelin de kaynaklarına bazen inmekte fayda var!

Resim sanatı bugünkü gibi tuval üzerine olmasa da insanlık tarihiyle paralellik gösterdiği anlaşılır. Geçmişin resimlerini kaya üzerinde, deri üzerinde, papirüs- kâğıt üzerinde, kılık kıyafet-elbise üzerinde, halı kilim ve diğer eşyalar üzerinde vs. görebilmekteyiz.

Mağara duvarlarına, kayalara yapılan resimler bazen çizgi, bazen renk olarak kendini göstermekte. Hatta heykel, rölyef ve her türlü figüratif çalışmaların sanat adına resimsel değerler olduğunu ifade edebiliriz.

İnsan doğasında sanatı psikolojik, sosyolojik ihtiyaçların bir gereği olarak, bireyin ve toplumun alıp verdiği bir nefes gibi görmeli.

Nedir sanatın konusu?

İnsandı elbet.

İnsan oğlu çevresindeki renk ve biçimlere, soyut somut güzelliklere karşı hep duyarlı olmuş. Hem seyirci hem yaratıcı. Madde ile oynar, oyalanır. Bir tatmin biçimi. Ayrıca; hayallerini, arzularını somutlaştırmak ister. Bu çerçeveden baktığımız zaman süslemenin, süslenmenin ve bazı konuların çok öne çıkmış olduğu görürüz. Bunlar:

Tanrılar, putlar, totemler, ongunlar, inançlar, dini, askeri merasimler, av sahneleri, savaşlar, din adamı azizler, savaşçı komutanlar, siyasi otorite sahipleri, eğitim, ibadet araçları, azizler, tapınma ihtiyaçları bunlar arasında sayılabilir. Örneklerle açıklayalım:

Dünyanın her yerinde özellikle Çin’de, Hindistan’da, Japonya’da, Amerika kıtasında, Afrika yerlilerinde, Hristiyan aleminde, Antik Mısırda, Mezopotamya’da, Yunan sanatında, Anadolu sanatlarında, Arap ülkelerinde, Asya bozkırlarında, Türk dünyasında velhasıl her yerde karşımıza Tanrı olarak, tanrıça olarak, put olarak, ongun olarak çıkar. Tanrılar çoğaldıkça sanat çeşitlenmekte. Sanırım bu bir tanrı arayışı. Sanki sanatı yaratanlar da tanrılar!

Eski Mısırda ruhların ölmezliğine ve cesede geri döneceğine olan inanç, firavunlar için sağlam piramit denen mezar anıtla, firavunların ihtiyaçları için yiyecek içecek, donanma, ordu hizmeti gören resimler ve kabartmalar, cesedin çürüme ihtimaline karşı ruhun sığınabileceği eş bir heykel yapımına ihtiyaç duyulmuş.

Mezopotamya topraklarında tanrıyı krallar temsil ederdi. Kral heykellerine itaat tanrıya ibadet gibiydi. Anadolu insanı doğuran kadını ana tanrıça görür, Doğurganlığını tüm kadınsı özellikleri ile yansıtırdı. Çok tanrılı Yunan sanatında ise tanrılar insan gibi tasavvur edilir, İdeal insan anatomisiyle estetik bir duruşla ifade edilmekteydi. Roma askeri sertliğini sanatına yansıtmıştır. Orta çağ Hristiyanlık sanatında Hristiyanlığı temsil eden üzüm, güvercin, çoban gibi sembolleri görürüz.

Amerika’da İnkalar, Aztekler, Mayalar, Kızılderililer. Afrika yerlilerinde ve Hindistan’da sanat mitolojik inanç boyutunda gizemli bir görüntü sergiler.

 Daha eskilerin karanlık devirleri aydınlandıkça, “Göbekli Tepe” de olduğu gibi taş kabartma stilize hayvan figürleriyle karşılaşıyoruz. Bu figürler günümüz akademik anlayışlarını aratmaz görünürken her figürün birer ongun olduğunu düşünüyorum. İnsanı şaşırtan çalışmalar.

 Mitolojik sanat anlayışından bu dünyaya, çevreye, akla, doğaya dönülmesi batı rönesansı ile başlar.

XIV.  XV. yy. da başlayan bu değişimlerle yavaş yavaş ışık, çevre görüntüleri, sıradan insanlar resim sanatına girmeye başlarken Yaratandan yaratılana doğru konular değişmeye başlıyor. İnsanın her şeyinin duyguları iç dünyası, şuuraltı dahi sanatta yer aldığını görüyoruz. Rönesansın karşı hareketi reformlar bazı yeniliklere yol açıyor. Tevrat’tan, İnci’de alınmış konular sanattaki yenilikler ve kilise siparişleriyle sanattaki yerini yüzyıllarca sürdürebilmiş.

Doğu dünyasında özellikle Osmanlı da minyatür sanatı kitap sayfalarında işlenen konuların tasviri niteliğinde. Günümüz sanatında minyatür üzerinde pek durulmuyorsa da kedi kanunları ve estetik anlayışları ile varlığını ortay koyabilmiş ciddi sanat değerlerindendir.

İslam toplumları ise kendi inanç değerlerine ters gedmeyecek hat, ebru ve geometrik, bitkisel dekoratif çalışmalarla sanatsallıklarını gelenekselleştirebilmişlerdir.

Batı rönesansla birlikte başlattığı akılcı yaklaşımları ile sanatı tanımlayıp, felsefe, sosyoloji, psikoloji, fizyoloji ile alakalarını kurarak deneysel ve düşünsel boyutlarını üslup, ekol, akım yaratımları ile bireysel boyutlarda özgün sonuçlara götürecek çağı yakaladı.

Ne yaptığını bilemeyenlerin yanında ne niçin, neden yaptıklarını düşünen, bilimselliğin nasıllığını ifade eden sanatçılara sıklıkla rastlanır.

Sanatın ilk konuları; inançların yarattığı mitolojilerden doğaya, doğa incelemelerine, doğanın estetiğine ulaştıysa da sanatın sosyal ve insan boyutunun günümüzde daha bir öne çıktığı görülür. Eğitimde, propagandada, yönetimde, ticarette, siyasette, kültürleme ve yayılma amaçlı emperyalist çabalarda, salt estetik arayışlarda konular niyetlere göre değişmekte. Zembereği kuranlar ile Zembereğin çalıştırdıkları bilerek bilmeyerek iç içe çalışmakta yaşamakta.

Örnekleyelim:

Hitler ve Mussolini dönemleri sanat, Nazi ve faşist aryan ulus ideolojilerinin emrinde idi.

Lenin ve Stalin Rusya’sında Marksist Leninist düzenin işçi sınıfına- proletaryanın emek kavgası ve yaşam biçimini konu alır. Rejime hizmetle sınırlıdır.

II. Dünya Sanasında aynı safta savaşan Amerika müttefiki Sovyet Rus sanatından çok uzak soyut sanatın takipçisi olur. Tüketim Ekonomisini ve sömürüyü adalet gözetmeyen modeline uygun sanat anlayışını takip eder. Ayrıca tek sanat anlayışı, çağ sanatı, Çağın sanatı, Çağdaş sanat anlayışı propagandası ile dünyanın diğer yörelerindeki sanatlara ilkel görünüm vererek onları yok sayan bir sanat anlayışını teke indirme çabaları tam bir uyutma, uyuşturma yolu görünüyor. İstenen de bu değil mi zaten!

İnsan ve toplum üzerindeki etkilerini fark eden aklı başında tüm liderler, işletmeler, yöneticiler sanatı tepe tepe kullanmaktalar. Sanatın cazibesi düşünce ve duygularımızı, davranışlarımızı, hayatımızın tercihlerini değiştirebilmekte.

Nasıl değiştiğimiz çağın gereği gibi görünse de bazen çağdan kaynaklandığını sanırız.

Gelelim gönümüze ve kendimize.

Avrupa’dan geri kaldığını askeri seferlerdeki yenilgilerle anlayan Osmanlının Avrupalılaşma çabaları arasında sanat da vardı. Avrupa’ya resim sanatını geliştirsin diye gönderilen öğrenciler, dönüşlerinde ülkelerine batı sanatında gördükleri Rönesansın Hristiyan mistisizmine karşı geliştirdikleri doğacı anlayışta natürmortlar, peyzajlar ve nü resimlerle geldiler. İstanbul manzaraları, saraylar, köşkler, kasırlar, güzel sayılan manzaralar yaptılar. Zamanla insan ve insan konulu resimler, portreler görünür.

 Sanatı öğrenmek için Avrupa’yı takibin yanında yerli konuları da gerekli gören ressamlara rastlanır.

Sanatın burjuva işi olduğunu sanan bazı ressamlar, çağın ideolojilerinin de etkisiyle sınıfçı bir anlayışla işçileri köylüleri, tayfaları, gariban vatandaşları öne çıkaran resim konularını grup kurarak ele aldılar. Paşa, padişah portrelerinden ırgat yaşamları resim sanatına sokulmaya çalışıldı. Bazıları da çağdaşlık adı altında batı tarzı resimleri gün be gün takip etti. Çıplak modeller- nü resimleri en belirgin çağdaşlık işaretiydi diyelim.

Tanrı, kral resimlerinden sıradan insanlara bir başka deyişle yaratandan yaratılanlara…

Sembollerden doğa gerçeklerine

İnançlardan inançsızlığa

Ademden, Havva’dan günümüze

Azizelerden nü resimlere

Salt estetik ihtiyaçlardan albenili çalışmalara

Ticaret mi sanat mı?

Sanat mı toplum mu? Sorgulama ve tartışmalardan “sanatı kullanmak” amiyane tabirlileriyle ile bu yüzyıla girdik.

Osmanlının son dönemlerinde başlayan batılılaşma çabaları içinde Atatürk’ün önderliğinde kurulan Cumhuriyete gelindi.

 Ulus devlette Türk kimliği, Türkün öz değerleri, dili, vatanı önemliydi. Türklüğün esaretten kurtulması yetmezdi. Kalkınması, mutluluğu, onuru da önemliydi. Cumhuriyetin sanattan bekledikleri vardı.

 Tüm kurumları ve aydınları, sanatçıları, halkı bu aydınlanma çabasının bir parçası olarak cumhuriyete hizmet yarışına girdiler. Bu anlamda sanatçılar, yazarlar teşvik gördü. Cumhuriyetimizin 10. Yıl kutlamalarında Atatürk’ün emri ile ressamlar yurt çapında görevlendirildi. Vatan sevgisini, insan sevgisini güçlendirecek resimler yaptırıldığı, sanatın İstanbul dışına taşırarak sadece burjuva sanatı olmanın ötesinde halka indirilmeye çalışıldığını görmekteyiz. Bu dönemdeki sanatsal teşviklerle sanatçıların verimli çalışmalar ortaya koyduğunu burada belirtelim.

Gün geldi sanatsal teşviklerin azaldığını, sanatsal heveslerin istikametindeki belirsizlikleri görmekteyiz.

 Ekonomik kaygılarla ticarileşen çalışmalar ne kadar sanat? Halk beğenisine uygun satılabilecek resimler yapmak, kartpostal kopyaları nasıl bir sanat? Çalışmaları ayıplayamadan günümüzü görmek lazım.

Onca sanat akademileri ve liselerine rağmen takipçilikten, taklitten kurtulup yaratıcılığa ulaşmakta zorlanan bir Türkiye’miz var!

Kanla irfanla kurulan Cumhuriyetimiz 100 yaşını aştı.

Cumhuriyet sanata sanatçıya çok şe verdi. Sanatçılarımız Cumhuriyete ne verebildi? Sorabilmek lazım.

 Natürmortlarla açtığımız” Cumhuriyet Sergilerini izliyoruz!

Bu yazı toplam 127 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim