Bugün 15 Ağustos 2026 Cumartesi
  • Antalya39 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6736.38
    %0
  • Dolar
    47.8424
    %0
  • Euro
    55.38
    %0

MÜJGAN AKBÜLBÜL ÇELİK / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
MÜJGAN AKBÜLBÜL ÇELİK / KONUK YAZAR

EMEKLİLİK BİR BİTİŞ DEĞİL

15 Ağustos 2026 Cumartesi 15:12

 

Temmuz 1989.

Meslek hayatımın ilk adımını attığım tarih.

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde İngilizce okutmanı olarak göreve başladım.

Bugün dönüp o ilk yıllara baktığımda, hem gülümsüyor hem de o günlerdeki imkânların ne kadar sınırlı olduğunu hatırlayıp hayret ediyorum.

İnternet yoktu. YouTube yoktu. Dijital eğitim platformları, akıllı tahtalar, sınırsız video ve ses kaynakları yoktu.

Elimizde, Tıp Fakültesi öğrencilerine İngilizce öğretmek için kullanılan “Your English in Medicine” adlı, bugünün ölçüleriyle oldukça sınırlı bir kitap vardı.

Derslerimizi Topçular’daki Tıp Fakültesi olan bugünün bir ortaokulunda yapıyorduk.

Ben ise Almanya’da yetişmiş, eğitimini orada tamamlamış, dil laboratuvarlarının imkânlarını görmüş bir genç olarak öğrencilerime bundan çok daha fazlasını sunmak istiyordum.

Elimde çok az şey vardı ama içimde çok büyük bir “Daha ne yapabilirim?” duygusu vardı.

Tıp Fakültesi bana bir VHS video oynatıcı temin ettiğinde, o gün için bu benim adıma adeta bir teknoloji devrimiydi.

Ben de onu boş bırakmadım.

Almanya’ya tatillerde gittiğimde, Hollanda televizyon kanallarından İngilizce diziler kaydetmeye başladım. İngilizce konuşulan, İngilizce altyazılı diziler…

Kasetleri bavuluma koyup Türkiye’ye getiriyor, derslerde öğrencilerime izletiyordum.

Amacım yalnızca İngilizce öğretmek değildi.

Dili yaşatmak istiyordum.

Kulağa gerçek İngilizce gelsin, farklı aksanları duysunlar, günlük konuşmaları işitsinler, İngilizcenin sadece ders kitabının sayfalarında olmadığını görsünler istiyordum.
(Trt den başka yayın yoktu).

Bugün belki çok basit görünebilir.

Ama o günlerde bunun için gerçekten çabalamak gerekiyordu.

Hazır kaynak yoktu.

Kolaylık yoktu.

Ama istek vardı.

Ve ben daha o yıllarda şuna inanıyordum:

Bir öğretmenin görevi, elindeki imkânların azlığından şikâyet etmek değil; o imkânlarla neler yapabileceğini aramaktır.

Sonra meslek hayatımda yeni bir kapı açıldı.

1996 yılında Turizm Fakültesi’nde Almanca okutmanlığı da eğitim hayatıma eklendi.

İşte Almanya ile öğrencilerim arasında yıllar sürecek o güçlü bağın asıl hikâyesi de böyle başladı.

Almanya’da yetişmiş ve eğitim görmüş biri olarak, orada edindiğim dil ve kültür birikiminin öğrencilerime de yeni yollar açabileceğini düşündüm.

Turizm öğrencilerinin yabancı dili sadece bir ders olarak öğrenmelerini değil, o dili konuşulan ülkeleri görmelerini, farklı kültürleri tanımalarını, mesleklerini başka ülkelerde deneyimlemelerini istiyordum.

Çünkü bana göre gerçek eğitim, bazen bir sınıfın duvarlarının çok ötesinde başlar.

Ve 1996’dan itibaren, öğrencilerimin Almanya’da staj yapabilmeleri için kendi çabalarımla uğraşmaya başladım.

Yüzlerce öğrencinin Almanya’ya gidebilmesi, orada çalışmayı ve yaşamı deneyimleyebilmesi için yıllarca emek verdim.

Bir telefon görüşmesi, bir yazışma, bir bağlantı, bir tavsiye, bir kapının çalınması…

Sonuçta her bir öğrencinin önünde açılan yeni bir yol vardı.

Benim için bu yalnızca staj değildi.

Bir öğrencinin dünyasını büyütmekti.

Onlar başka ülkeleri görsünler, başka kültürleri tanısınlar, farklı çalışma ortamlarında kendilerini sınasınlar ve kendi potansiyellerini daha geniş bir dünyada keşfetsinler istedim.

Çünkü insanın ufku, bazen bir kitap okuyarak; bazen bir öğretmenin sözüyle; ama çoğu zaman dünyayı kendi gözleriyle görerek genişler.

Belki de yıllarca yüzlerce öğrencinin Almanya’ya gitmesi için verdiğim mücadeleyi bugün düşündüğümde, bunun benim eğitim anlayışımın en doğal sonucu olduğunu görüyorum.

1989’da Topçular’daki  Tıp Fakültesinde VHS kasetten İngilizce diziler izletmeye çalışan genç bir okutman…

1996’da Turizm Fakültesi’nde Almanca öğreten ve öğrencilerini Almanya’ya staja gönderebilmek için kapılar arayan bir akademisyen…

Yıllar boyunca değişen yalnızca araçlardı.

Değişmeyen ise niyetimdi: Öğrencilerimin ufkunu genişletmek.

Ve belki de meslek hayatımın bütün hikâyesi tek bir cümlede özetlenebilir:

Elimde ne varsa onunla yetinmedim; öğrencilerime ne verebileceğimi hep biraz daha büyütmeye çalıştım.

Şimdi önümde bir tarih var:

21.12.2028.

Meslek hayatımın ilk ve tek yuvası olan Akdeniz Üniversitesi’ne ve çalışma hayatımın bir dönemine bir nevi veda edeceğim tarih.

Dile kolay…

39 yıl.

Bir insan ömründe dile kolay; bir meslek hayatında ise sayısız öğrenci, emek, mücadele, dostluk, hayal, başarı ve iz demek.

İçimde şimdiden birbirine karışan duygular var.

Sevinçle karışık bir burukluk…

Gururla gölgelenen bir hüzün…

Derinlerde hissedilen bir acı…

Ama galiba bütün bunlar çok insani.

Çünkü benim için çalışma hayatı hiçbir zaman yalnızca geçim sağlamak, bir unvan taşımak ya da mesai saatlerini doldurmak olmadı.

Çalışmak; üretmekti. Dokunmaktı. Değer katmaktı.

Ben bu hakkı 44 yaşında elde etmiş olmama rağmen durmadım.

Çünkü mesele hiçbir zaman mecburiyet değildi.

Mesele yürekti. Mesele vizyondu. Mesele üretme arzusuydu.

Alman disipliniyle Türk kültürünün, yurt dışında şekillenen yetişme tarzımla Akdeniz’in sıcaklığının harmanlandığı hayatımda bugün geriye dönüp baktığımda; yetiştirdiğim binlerce öğrenciyi, kurumuma kattığım değerleri, birlikte ürettiğimiz işleri ve geride bırakacağım izleri görüyorum.

Ve içimden tek bir cümle geçiyor:

İyi ki.

İyi ki o VHS kasetlerinin peşine düşmüşüm.

İyi ki Almanya’dan bavulumda sadece kişisel eşyalar değil, öğrencilerime taşıyacağım yeni dünyalar getirmişim.

İyi ki Almanca öğrenen öğrencilerimin önüne Almanya yollarını açmaya çalışmışım.

İyi ki yorulmuşum.

İyi ki üretmişim.

İyi ki vazgeçmemişim.

İyi ki bu kurumun bir parçası olmuşum.

Ve bütün bunları düşünürken yüzümde kendiliğinden bir tebessüm, yüreğimde sıcacık bir his beliriyor.

21 Aralık 2028 geldiğinde kendime özellikle şunu söyleyeceğim:

“Bu bir bitiş olmak zorunda değil, Müjgan.”

Rahmetli babamın emeklilik günlerinde söylediği bir söz vardı. O 65 yaşında emekli olurken bana hep şunu söylerdi:

“Üretken zihinler ve çalışmayı bir lütuf sayan ruhlar hiçbir zaman gerçekten emekli olmazlar. Sadece üretme biçimlerini değiştirirler.”

Sonra da o kendine özgü sıcaklığıyla eklerdi:

“Akademik ve mesleki birikimlerini yazılara, projelere, danışmanlıklara, yeni fikirlere aktaracaksın. Zihnini ve ruhunu besleyecek yepyeni bir evren kuracaksın, sarı kızım.”

Belki de şimdi hayatımın yeni dönemine bakarken en çok bu cümleyi hatırlayacağım.

Çünkü bazı insanlar için emeklilik bir kapının kapanması değil, başka bir kapının açılmasıdır.

Bir kürsüden uzaklaşırken bir yazının başına oturmak…

Bir kurumdan ayrılırken yeni bir projeye hayat vermek…

Yıllarca öğrencilerime açtığım kapılardan bu kez kendim geçmek…

Ve belki de yıllardır başkalarının ufkunu genişletmeye çalışırken, şimdi kendi ufkumu başka yönlere çevirmek…

Kim bilir?

O gün geldiğinde üzülmek de sevinmek de hakkımız.

Ardımda bıraktığım yıllara bakıp hüzünlenmek de, onlarla gurur duymak da…

Ama en çok da kendime şu cümleyi söyleyebilmek istiyorum:

“Çok güzel ürettim. Çok güzel emek verdim. İz bıraktım. Ve bana verilen hayatın, yeteneğin ve zamanın hakkını verdim.”

Eğer bir gün kendimle gurur duyabileceğim en büyük mirasım olacaksa, işte bu olsun.

Çünkü insanın gerçek mirası geride bıraktığı makamı değil;

dokunduğu hayatlar, yetiştirdiği insanlar, açtığı ufuklar, ürettiği değer ve ardında bıraktığı izdir.

Ve belki de emeklilik dediğimiz şey, hayatın bize söylediği en güzel cümlelerden biridir:

“Şimdi üretmeye devam et… Ama biraz da kendin için.

Bu yazı toplam 138 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim