Bugün 07 Ağustos 2026 Cuma
  • Antalya28 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6653.12
    %2.67
  • Dolar
    47.688
    %0.13
  • Euro
    55.1426
    %0.23

GAZANFER ERYÜKSEL / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
GAZANFER ERYÜKSEL / KONUK YAZAR

NEYZEN TEVFİK-2

07 Ağustos 2026 Cuma 22:27

Neyzen Tevfik ve Mehmet Akif ilişkisi
Neyzen’in yaşam tarzını, hicivlerindeki söyleyiş sertliğini bilenler için Mehmet Akif ile bir araya geleceği, onunla özel bir hukukunun ve aralarında özel bir sevgi bağının olabileceği düşünülemez. Bu durum toplumsal ezberlerimizle ilgili bir konudur. Ancak alışılmış bir ifadeyle “hiçbir şey göründüğü gibi değildir”.
İşte bu özel dostluk ve arkadaşlık için sözü Neyzen’e bırakalım. “Mehmet Akif, İstanbul’a ilk gelişimde kelimenin tam manasıyla rehberim olmuş, bana sarayların, vüzera konaklarının kapılarını –sihirli düdüğümün yardımı ile- o açtırmıştı. Bu meyanda devrin en mümtaz simalarını, değerli edip ve şairlerini tanıtan, Hersekli Arif Hikmet’lerin, İbnül Emin Mahmut Kemal’lerin, şair Halil Edip’lerin cidden emsalsiz kıymetteki meclislerinde yer almama hususi zevki edinmeme rehber olan yine o idi.
Aramızda zaman zaman kara kediler geçmiş olmasına rağmen hâlâ onu anarken Hocam Mehmet Akif demekten büyük bir haz ve şeref duyarım.”
Neyzen’in Mısır dönüşünde onu candan bir alakayla karşılayan da yine Mehmet Akif olmuştur. Evinde misafir olmak istemeyince Hacı’nın çayhanesinin üstünde kendi elleriyle bir oda hazırlamıştır. Şark Tiyatrosu’nun müştemilatı olan binada şerefine hazırlanan sofra Neyzen’i rüya âleminde hissettirecektir. Çünkü sofranın etrafında sevdiği, özlediği dostları toplanmış, gelişini duyan kardeşi Şefik de oradadır.
Meyhaneye yemin
Mehmet Akif’in Neyzen’e meyhaneye ayak basmayacağı üzerine yemin ettirmesi Neyzen’in ifadesiyle onun “safiyetinin bir tezahürü”dür. Neyzen şu soruyu sorar, “Benim gibi iradesi zaman zaman tahteşşuurundaki gizli kuvvetin zebunu bütün hayat mahkûmu olan biçareye hiç böyle yemin ettirilir mi?”  Gerçekten, daha 48 saat geçmeden, o yemin tehlikeye düşecek Neyzen’i “şeytani ve gülünç” bir harekete mecbur edecektir. 
Tam da Mehmet Akif ile buluşup Nurettin Paşa’nın konağına gidecekleri gün Neyzen’in çok sevdiği, hatırını asla kıramayacağı bir dostu, Mehmet Niyazi, İzmir’den çıkagelir. İşte bu geliş Neyzen’e yemininin de Mehmet Akif’e olan buluşma sözünü de unutturur. 
Misafirini kendi bekâr odasında ağırlayamayacağı için bir yere götürmesi ve orada ağırlaması, yedirip içirmesi gerekmektedir. Ancak misafirine dizginsiz yaşamak prensibine aykırı olarak Mehmet Akif bana yemin ettirdi demesi onu gülünç hâle düşürecektir. Sonunda kafasında bir şimşek çakar… 
Elini arkadaşının omuzuna koyarak “Sen doğru Kumkapı’da Bulgar’ın meyhanesine git, beş dakika sonra ben de oradayım” der ve soru sormasına fırsat bırakmadan Aksaray tarafına hızla ilerler. 
O dönem ha deyince motorlu araç bulmak zor, hatta imkânsız olduğundan İstanbul’un nakil vasıtalarından biri de şehrin muhtelif yerlerinde posta kuran, sürücü beygirleridir. Aksaray’da Horhor caddesinin başında günün her saatinde emre hazır bir küheylan istasyonu vardır. Bugünün deyişiyle araba kiralama dükkânı…  
Bu dükkânlarda her müşterinin hâl ve şanına uygun, beğenilen huyda atlar bulunurmuş. Her isteyen de bunlardan birine beşlik simit gibi kurulur ve sürücünün yedeğinde gideceği yere salimen ulaştırırmış. 
Neyzen de çoğunlukla gecenin geç saatlerinde yalpa vurarak yürümekten kurtulmak için Kürt Hüseyin adındaki sürücünün yerden bitme atına binerek istediği yer gidermiş. 
Neyzen atı şöyle tanımlamaktadır. “Attan ziyade balıketinde bir taya benzeyen bu hassas hayvan, isterse bir yarış favorisi gibi hızlı giden fakat süvarisini asla rahatsız etmeyen rahvan yürüyüşlü bir küheylandı! Benim pek fazla jokeyliğe kabiliyetim olmadığını, yanına sokulurken yalpaları zaviyesinden anlar ve o zaman karıncaya basmaktan korkar gibi gayet aheste bir yürüyüş tutturturdu.”
İşte o gün de Neyzen at kiralama istasyonunun sokağına sapar sapmaz Kürt Hüseyin biraz sağa doğru çarpık boynunu biraz daha çarpıtarak “Hayrola beyim” der, “Kıratı getireyim mi yoksa?” 
Neyzen’in “Hem de çabuk…” demesiyle atın üzerine sıçraması bir olur. Bu arada sorar, “Sen rakı içer misin?” 
Kürt Hüseyin otuz iki dişiyle sırıtarak, geniş bir gülüşle “Tuh… tuh… Tövbe beyim… Biz kim, rakı içmek kim…” der.
Neyzen, “Biz bununla Kumkapı’da Bulgar’ın meyhanesine gidiyoruz. Sen yatsıya doğru gel, bunu meyhaneden al…” demesi üzerine “Aman beyim” diye konuşur Kürt Hüseyin, “Bu meyhanede ne yapacak ki?”
Neyzen atı hızla mahmuzlayarak Kumkapı’nın yolunu tutar. Misafiri meyhanede bir köşeye oturmuş Neyzen’in yolunu gözlemektedir. Neyzen’in atla geldiğini görünce yüzünde meraklı ifade belirir. 
Pencereye yaklaşan Neyzen, “Hava güzel, bahçede içelim…” der. 
Bulgar meyhaneci Neyzen’in dediğini duymuş dükkânın yanında bahçeye benzeyen ancak manzarasız bir aralığa masayı hazırlamaya başlamıştır. Neyzen de yapılan hazırlığı at üzerinden seyretmektedir. 
Bütün bu olan biteni şaşkınlıkla seyreden arkadaşı, “İnsene attan…” der.
Neyzen de onun şaşkınlığını görmezden gelerek, “İnemem” diye cevap verir, “Hem bak atın boyu masa ile müsavi…”
Birinci kadehler içilirken misafiri hâlâ onun şaka yaptığını düşünerek, “Niye attan inmiyorsun?” diye sorar.
Neyzen artık gerekli cevabı vermek zorundadır. “Meyhaneye ayak basmamaya yemin ettim.” 
Mehmet Akif’e verdiği sözü, ettiği yemini tutmak için bulduğu çare kadehler devam ettikçe tatbiki imkânsız hâle gelmektedir. Ancak meyhaneye ayak basmadan meyhanede demlenmeye de devam etmektedir. Sıkıntı, mezelere istediği gibi iltifat edememekte, altındaki at ne kadar uysal bir hayvan olsa da onun sabır ve tahammülünü zorlamak Neyzen’i vicdanen rahatsız etmektedir.
İşte bu anda aklına yine bir çözüm yolu gelir. Meyhaneciye yedi okka ekmek aldırarak sokakta ne kadar köpek varsa tempolu bir kuçu kuçu davetiyle etrafına toplar. Durumunu şöyle ifade eder, “Muharebe meydanında askerlerinin ganaim paylaştığını, atının üstünde seyreden bir kumandan edasıyla, ekmekleri bizzat doğrayarak köpeklere yedirdim. Böylece mesele kalmamış, budalaca ettiğim yeminin kefaretini faizi ile ödemiştim.”
Mısır’da Mehmet Akif’i ziyaret…
1929 yılında Mısır’da bulunan Mehmet Akif’i ziyaret için Neyzen de Mısır’a gider. 
Mısır’a varınca İskenderiye’de bir meyhanede içer de içer. Sonra da trene binerek M. Akif’in kaldığı Hilvan’a gider. 
Neyzen gelir gelmez Mehmet Akif, “İçeceksen eve girme” der. Neyzen de “Hayır, içmeyeceğim” diye cevap verir. 
Mehmet Akif, “Çamaşırların yok mu?” diye sorunca da “İskenderiye meyhanede kaldı zannederim” diye cevaplar. 
Mehmet Akif oğlu Emin’in Neyzen’in yanına vererek İskenderiye’de kalan bavulunu aramaya gönderir. Emin uzun zamandır Mısır’da olduğundan etrafı çok iyi tanımaktadır. Bütün meyhaneleri gezerler. Sonunda bir Rum meyhaneci Neyzen’i görünce, “Bre bu adam yaşıyor mu?” dedikten sonra bavulunu teslim eder. 
Mehmet Akif, Safahat adlı eserinin “Gölgeler” adlı kısmında “Neyzen’in otuz dört bininci tövbesinden istifası münasebetiyle” diye bir şiiri vardır. 
Derviş Ahmet
“Bir ömürdür içiyorsun bırak artık şunu!” der;
Derviş Ahmet bu hidayetle hemen tevbe eder.
Amma bir tevbe ki: Binlikleri çarpar duvara;
Tas, çanak, testi, perişan serilir tahtalara.
Rakı tufanı, su girdabı alırken odayı;
Anaforlarla dönerken mezeler fırdolayı;
Bir kerametle dedem postu oturtup sedire;
Oradan, mest-i zafer bakmaya başlar seyire.
Başlar amma, pek uzun boylu seyirden bıkılır...
Derviş Ahmet de bizim, öğleye varmaz sıkılır.
Kalkar olmaz, yatar olmaz, döner olmaz dediği:
Neyle doldursa o bir türlü kapanmaz gediği?
Zikreder vahdete girsem diye zorlar, giremez;
Hu çeker, sine döver, hiçbiri eğlendiremez.
Saatin ömrü soluktan da kısayken, hani, dün;
0, ne yıllar devirir, saniye geçtikçe bugün!
Devrilen devriledursun, dedem “illallah!” der;
Camı sarsar, damı sarsar, tepinirken ter ter!
Bu kadar velvele oynatsa yerinden ya biraz,
Ne harün şey ki “zaman” hiç yürümez, hiç tınmaz!
Derviş Ahmet, bu sefer, “ben yürürüm!” der mi sana!
          “Aman Ahmet’im, bana baksana!
           Bozacak mısın yine tevbeni?
           Kıracak mısın yeniden beni?
           Sakın Ahmet’im, gideyim deme.”
Cezbe kuvvetlice gelmiş ki dışardan dedeme,
Bu içinden kabaran sesle hiç irkilmeyerek,
Hak erenler yola bir düşme düşer; Yelyepelek!
Derviş Ahmet. Gidiyorsun ya, sakın sapma sola!
İşte bak, dirseğe geldin, göreyim şimdi: Mola!
          Bu gidiş hayır değil Ahmet’im!
          Dayan Ahmet’im, dikil Ahmet’im
          Aman Ahmet’im, göreyim seni,
          Dayan Ahmet’im, göreyim seni!”
Lâkin aldırmıyor Ahmet, cereyanlar müthiş;
Karnı irkilse, bacaklar gidecek, hem ne gidiş!
“Ne o? Meyhaneye geldin mi? Sakın girme, dayan!
          Aman Ahmet’im, sonu pek yaman!
          Kuzum Ahmet’im, gireyim deme!
          Mola istemem, vereyim deme!
          Asıl Ahmet’im, kasıl Ahmet’im!
          Bu geçit belâ, asıl Ahmet’im!
          O ne batmalar, ne boğulmalar!”
Asılır boş, kasılır boş, dedem en sonra dalar.
“Bari meyhaneye düştün, be mübarek Derviş,
İçmeden geç ki desinler: Dede Sultan ermiş! 
Hadi Ahmet, hadi yavrum, hadi son bir gayret!
“Lâkin Ahmet, bu ne gayret, ne tahammül, hayret!
Sen kurul lök gibi meyhaneye, ser postu, otur;
Yan, tutuş, sonra dayan: Dağ gibi dur, taş gibi dur!
Dağ demiş, taş demişim, doğru mu lâkin? Ne gezer!
Onu bir zelzele sarsar, bunu bir dalga ezer.
Seni kaç zelzeledir yokladı hiç sarsamadan;
Koca arslan, hani, övmüş de yaratmış yaradan!
Öyle bir tevbe geçirdin ki, hakikat değdi;
Az bela mıydı, seher vakti, o tufan neydi?
Çiğnedin dalgayı, girdabı çıkardın daraya
Postu Cûdi'ye yanaştırdın, atıldın karaya.
Sallamış tekmeyi bir mülke, diyorlar, Edhem;
Yumruk atmış mı yarım binliğe? Hiç zannetmem!
Hak erenler, iyi bak kendine, miktarını bil:
Sendedir Nüsha-i kübra, okumuşlarda değil!
Sen ne cevhersin, a devletli, ne cansın, bilsen!
Aba altındaki sultanlara sultansın sen.
Sen ki Kevser dağıtan Haydar’a kulsun ancak,
Sana ısmarlamayan, kimlere ısmarlayacak?
 
Hadi evlat, Dede Sultan ne içer, bir sor ki...
Doldurun Dervişe benden iki binlik, Yorgi!
Mehmet Akif Ersoy
Hilvan, Eylül, 1346

Sözü Neyzen Tevfik’e bırakalım. “Akif sabahları güneş doğmadan kalkar, Kuran tercümesine başlardı. Sabah namazını kılar, çayı hazırlar, beni uyandırırdı. Ona hasretini çektiğini söylediği makamlardan taksim yapardım. Gözlerinden damla damla akıttığı yaşı benden saklamak ister ve sonra bana tercüme ettiği Kuran’dan parçalar okurdu. O zaman da ben coşar, elime neyimi alır ve duygularımı neye bırakırdım. Özetle, ne kadar esef edilse yeridir. Bu Kuran tercümesi bir yobazın eline kalmıştır.”  (a.g.e. sf. 64)

Meraklısı için parantez… Mehmet Akif’in Kuran çevirisi için ayrıntılı bilgi Soner Yalçın’ın kaleme aldığı yazıdadır. https://www.sozcu.com.tr/2014/yazarlar/soner-yalcin/akifin-kuran-meali-yakilmadi-544314/

Neyzen’in içki alışkanlığını en iyi özetleyen Mina Urgan olmuştur sanırım, Bir Dinozorun Anıları adlı kitabında Neyzen ile olan tanışıklığını ve ortak anılarını anlatırken şunları söylemiştir; "Kaldı ki, Neyzen Tevfik alkolik değil, tıpkı Edgar Alan Poe gibi dipsomandı. (Ailemde ve yakın çevremde içki sorunu olduğundan, biraz bilgi edindim bu konuda.) Alkolik, normal yaşamını sürdürebilmek; örneğin yıkanıp, giyinip, işine gidebilmek için, bir miktar alkol almak gereksinimini duyan kişidir. Sabahtan başlayıp, bütün gün içer. Ne var ki, ölçüyü kaçırmazsa, fazla içmezse, çalışma yaşamını az çok sürdürebilir. (Akşamcı, gündüzleri içkiye hiç dokunmayan; ancak akşamları belirli bir saatten sonra içmeye başlayandır.) Dipsomanların durumu ise, alkoliklerinkinden beterdir. ‘Dipso’ içmek isteği, ‘mania’ da delilik anlamına geldiğine göre, dipsomaniyi ‘delice içmek hastalığı’ diye tanımlayabiliriz. 
Dipsomanlar, haftalarca, kimi zaman aylarca, hiç alkol almazlar. Sonra durup dururken içki nöbeti başlar. Hiç ara vermeden, çılgınca, ölesiye içerler. Bu alkol delirmesi, genellikle bir “fugue” yani bir kaçışla sonuçlanır. Adamı evinden kilometrelerce uzakta, bilinçsiz bir durumda bulurlar. Örneğin Beyoğlu’nda oturan biri, Şile yolunda bir hendekte bulunur. Neyzen Tevfik, dipsomania nöbetinin başlayabileceğini bazen önceden sezerdi. Bana anlattığına göre, iradesini kullanır, kendi isteğiyle Bakırköy Akıl Hastanesine gider, “Başlayacak; beni hemen kapatın” derdi ağlayarak. Hastanede onu kaç kez görmeye gittim. Bir kral muamelesi görürdü orada. Ona özel bir oda verilirdi, her isteği yerine getirilirdi. “Berber gelsin” derdi; berber hemen gelirdi. “Başhekim gelsin” derdi; Başhekim Dr. Fahri Celal hemen gelirdi."
Son söz gibi…
Ömrü boyunca hiçbir kayıt ve şarta bağlı olmadan gönlünce, dilediği gibi serazat (özgür) yaşayan bu büyük rint İstanbul’da Beşiktaş’ın Saman İskelesi’ndeki harap hücresinde son nefesini verdiğinde tarih 28 Ocak 1953’tür. 
“Felsefem Kitab-ı imanımdır
Taparım kendi ruhumun sesine.
Secde eyler hakikatim her an,
Kalbimin ateşi-i mukaddesine.” diyen Neyzen’i Hilmi Yücebaş’ın aktardığı satırlarla bitirelim yazımızı… 
“Özgürlük ve insanlık aşığı, yergi ve ney üstadı Neyzen Tevfik’i adını açıklamayan bir düşünürümüz ne güzel anlatmıştır. 
‘Bence Mevlâna ve Neyzen arasında yakın bir ilgi vardır. Bu iki kişinin de ulaşmak istediği hedef aynı, fakat izledikleri yollar ayrıdır. Mevlâna, Ney’i dergâha sokmuş, Neyzen dergâhtan çıkararak halkın ayağına götürmüştür. Mevlana’nın Ney’i ile Neyzen’in meyi aynı tasavvuf potasında birlikte eriyen iki kardeştir. Mevlana’ya veli, Neyzen’e deli diyenler, veli ile deli arasındaki büyük tasavvuf kavramını anlamayanlardır. Neyzen, şu yalancı dünyaya kendini tanıtmak için gelmedi, ama yine de gerçek dünyası tanınmadan göçüp gitmiştir. Saygı ile anıyoruz. Tevfik Hüda’dandır.”

Bu yazı toplam 149 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim