Bugün 27 Şubat 2026 Cuma
  • Antalya6 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    7182.12
    %0
  • Dolar
    43.8294
    %0
  • Euro
    51.7046
    %0

TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

VİKTORYA VE KEMALİST DENEYİM: BİLİMİ SAVUNURKEN METAFİZİĞİ SUSTURMAMAK

27 Şubat 2026 Cuma 19:53

Uzun yıllardır bilimsel metodoloji ile metafizik arasında sistematik bir ilişkinin kurulup kurulamayacağını merak etmişimdir. Türkiye’de mahalle aydınları Rönesans ve Viktorya dönemini pek merak etmez; Endülüs’e ise “iyi bir şeymiş” denilip geçilir. Kemalist aydınların önemli bir kısmı ise Rönesansı dogmatik bilimsel düşüncenin ve Aydınlanmanın başlangıcı olarak görür; Viktorya dönemi ise birkaç roman ve televizyon dizisi dışında düşünsel ilgi alanımıza pek girmez. Oysa Endülüs, Rönesans ve Viktorya, birbirini dışlayan değil; aynı sürecin tamamlayıcı halkalarıdır. Deney ve gözleme dayalı bilimsel düşünce gelişirken metafizik de bütünüyle dışlanmamış, varlık anlayışının bir parçası olarak tartışılmıştır.

Bu konuda beni etkileyen isimlerden biri Frances A. Yates olmuştur. “Giordano Bruno ve Hermetik Gelenek” ile Rönesans ve Reformasyon’daki okült felsefeyi ele aldığı çalışmaları, Newton ve Leibniz gibi isimlerde doğal ve astrolojik büyünün izlerini göstermesi bakımından ufuk açıcıdır. Yates’in işaret ettiği şey şudur: Modern bilimin kurucu figürleri metafiziği tümüyle tasfiye ederek değil; onunla karmaşık bir ilişki kurarak ilerlemişlerdir. Benzer biçimde Courtenay Raia’nın (The New Prometheans) Viktorya çağında bilim–inanç–metafizik ilişkisini sistematize eden çalışması, bilimin modern dönemde nasıl ideolojiye dönüşme riski taşıdığını gösterir.

Bu zincirin son halkası olan Society for Psychical Research (SPR), sanayi devriminin, Darwinci evrimin ve pozitivizmin yükseldiği bir dönemde ortaya çıktı. SPR’nin amacı “olağanüstüyü kanıtlamak” değildi; bilimin sınırlarını mutlaklaştırma eğilimine karşı epistemik bir denge oluşturmaktı. William Crookes, Frederic W. H. Myers ve özellikle Sir Oliver Lodge gibi isimler, bilimin konuşmadığı alanları yok saymak yerine “henüz bilmiyoruz” demeyi tercih ettiler. Lodge’un eter teolojisi çerçevesinde yaptığı uyarı nettir: Modern bilimin Tanrı’yı gereksiz kıldığı iddiası, ontolojik değil epistemolojik bir aceleciliğin ürünüdür. Bilim ölçülebilir olgularla çalışır; ölçülemeyeni yok saymak bilimsel değil felsefi bir sıçramadır.

Buraya kadar mesele epistemolojik sınır meselesidir. Fakat Türkiye bağlamında tartışma yalnızca bilginin sınırlarıyla ilgili değildir; anlamın sınırlarıyla da ilgilidir. İşte bu noktada Martin Heidegger devreye girer. Heidegger’e göre modern çağın temel sorunu yalnızca metafiziğin dışlanması değil; anlamın daralmasıdır. Varlık, teknik hesap ve rasyonel düzenleme alanına indirgendikçe, dünyada-oluşun anlam boyutu zayıflar. Heidegger’in hakikat anlayışı –aletheia, yani açığa çıkma– bize şunu hatırlatır: Hakikat yalnızca doğru önermeler bütünü değildir; bir dünyanın anlam ufkunun açılmasıdır.

Kemalist modernleşme sürecinde bilim, yalnızca epistemik bir yöntem değil; aynı zamanda siyasal bir kurtuluş aracına dönüştürüldü. Bu tarihsel bağlam anlaşılabilir; çökmekte olan bir imparatorluğun ardından yeni bir ulus-devlet inşa ediliyordu. Ancak pozitivizm yöntem olmaktan çıkıp kurucu ideolojiye dönüştüğünde, metafizik yalnızca siyasal tahakküm alanından değil; anlam üretim alanından da dışlanmış oldu. Bilimsel rasyonalite, kamusal hakikatin tek meşru dili olarak konumlandırıldı.

Heidegger’in uyarısı burada kritikleşir: Eğer bilim, yalnızca nesneleri düzenleyen değil; dünyanın anlamını belirleyen bir çerçeveye dönüşürse, varlık teknikleştirilir. İnsan, dünyada-varlık olmaktan ziyade tasarlanmış bir vatandaş tipine indirgenir. Hakikat, açılan bir anlam ufku olmaktan çıkıp öğretilen normlar bütününe dönüşür. Bu durumda metafiziğin bastırılması yalnızca dinî alanın sınırlanması değildir; toplumun anlam ihtiyacının daraltılmasıdır.

Viktorya İngiltere’sinde bilimin dogmalaşma riski vardı fakat sistem kendi eleştirisini üretebildi. SPR çizgisi bilimi savunurken metafiziği susturmadı; onu eleştirel aklın denetimine aldı. Kemalist modernleşmede ise pozitivizm devlet ideolojisiyle bütünleştiği ölçüde, ona yöneltilen eleştiriler “gericilik” kategorisine itildi. Böylece bilim değil; bilimin siyasal yorumu tartışılmaz hâle geldi.

Heidegger’in anlam anlayışı gerekliliği tezi burada belirleyicidir. Modern toplum, yalnızca teknik rasyonaliteyle ayakta kalamaz. İnsan, varlıkla kurduğu ilişki içinde anlam üretir; ölüm, tarih, dil ve gelenek bu anlam ufkunun parçalarıdır. Eğer modernleşme bu alanı bütünüyle rasyonelleştirmeye çalışırsa, bastırılan anlam ihtiyacı başka formlarda geri döner. Türkiye’de metafizik alanın kamusal zeminden çekilmesi, onun ortadan kalkmasına değil; daha kapalı ve denetimsiz yapılarda yeniden üretimine yol açmıştır.

Dolayısıyla mesele “bilim mi metafizik mi?” değildir. Mesele, bilimin epistemik sınırlarını ve anlam üretme kapasitesinin sınırlılığını kabul edip etmeyeceğimizdir. Lodge’un epistemik tevazusu ile Heidegger’in anlam uyarısı birleştiğinde şu sonuç ortaya çıkar: Bilim kendi sınırlarını tanıdığında güçlenir; metafizik eleştirel aklın gözetiminde tutulduğunda olgunlaşır. Anlam bastırıldığında ise ya hurafeye ya da ideolojiye dönüşür.

Viktorya SPR deneyimi, bilimi ideoloji olmaktan korumanın mümkün olduğunu gösterir. Türkiye’nin modernleşme tecrübesi ise bilimin siyasal işlevi ile epistemik ve ontolojik sınırları arasındaki ayrımı netleştirmediğimiz sürece gerilimin süreceğini hatırlatır. Gerçek modernleşme, metafiziği susturmak değil; bilimin sınırlarını tanıyan ve anlam alanını açık tutan bir entelektüel cesareti kurumsallaştırmaktır.

 

Perspektif'ten alıntılanmıştır.

Bu yazı toplam 159 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim