Bugün 04 Eylül 2026 Cuma
  • Antalya22 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6966.07
    %0.3
  • Dolar
    48.4356
    %0.25
  • Euro
    56.3304
    %-0.26

NİNA ŞAHİN / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
NİNA ŞAHİN / KONUK YAZAR

BİZİ YORAN GERÇEK Mİ, BEKLENTİLERİMİZ Mİ?

04 Eylül 2026 Cuma 00:49

Son yıllarda çevreme biraz daha dikkatli baktığımda, insanlarda ortak bir huzursuzluk görüyorum. Herkesin şikâyet ettiği şey farklı gibi görünse de, konuşmaların biraz derinine indiğinizde aynı yere varıyorsunuz: Beklentiler.
Kimi kaderine ya da şansına küsmüş, kimi yaşlanmayı kabullenemiyor. Kimi hayatın kendisine hak ettiğini düşündüğü şeyleri vermediğinden yakınıyor. Benzer bir uyumsuzluk, insan ilişkilerinde de kendisini açıkça gösteriyor. Gerçekleşmeyen romantik beklentilerin gölgesinde sürdürülen evlilikler, ebeveynlerin kendi zihinsel kalıpları içinde anlamlandırmaya çalıştığı ancak kuşak farklılıkları nedeniyle anlamakta zorlandığı çocuklar ve buna bağlı iletişim kopuklukları bunun en belirgin örnekleri.
Benzer bir durum, para konusunda da karşımıza çıkıyor. Gelirinin yetmemesinden yakınan bazı insanların yaşadığı sorun, elbette her zaman ekonomik koşullardan ibaret değil; bazen paraya yüklediğimiz anlam ve ondan beklediklerimiz de hayatımızdaki memnuniyetsizliği artırabiliyor.
Elbette gelir-gider dengesizliği, sosyoekonomik eşitsizlikler, ağır hastalıklarla mücadele eden ailelerin yaşadığı güçlükler ya da bireyin denetim alanı dışında kalan yapısal sorunlar bu yazının temel odağında değildir. Bunlar gerçek ve somut problemlerdir. Burada üzerinde durduğum ise daha farklı bir olgu: Bireyin, nesnel koşullardan çok, insan ilişkileri ve kendi beklentileri nedeniyle yaşadığı psikolojik yıpranma.
Hepimizin bir “olması gerekenler” listesi var.
Eşim şöyle davranmalı.
Çocuğum böyle olmalı.
Arkadaşım beni böyle anlamalı.
Hayat bana şunu vermeli.
İnsanlar bana saygı göstermeli.
Çalışırsam karşılığını mutlaka almalıyım. 
İyi davranırsam bana da iyi davranılmalı.
Peki bütün bunlar gerçekten hayatın kuralları mı? Tabii ki hayır. Bunlar bizim beklentilerimiz. İşte gerçeklik ile beklenti arasındaki çatışmayı burada görmeye başlıyoruz.
İnsan, dünyayı ve diğer insanları çoğu zaman kendi koşullanmış zihinsel kalıpları aracılığıyla değerlendirir. Oysa ne doğa ne de insan ilişkileri, bizim oluşturduğumuz zihinsel modellere göre şekillenmek zorundadır. Yaşadığımız birçok sıkıntı, dış dünyayı olduğu gibi anlamaya çalışmaktan değil; kendi oluşturduğumuz zihinsel tasarımları gerçekliğe dayatmaya çalışmamızdan kaynaklanır.
Zihnimizdeki “olması gereken” ile dış dünyadaki “olan” arasındaki fark, hayal kırıklığının önemli kaynaklarından biridir. Ancak beklentiler rastlantısal değildir. Onlar; içine doğduğumuz kültürün, aldığımız eğitimin, aile yapımızın, yaşadığımız deneyimlerin ve toplumsal normların biçimlendirdiği zihinsel modellerdir. Başka bir ifadeyle, beklentilerimiz doğanın değil, insan zihninin ve toplumsal öğrenmenin ürünüdür.
Gerçeklik ise insan zihninin onayına ihtiyaç duymaz. Evren, bizim nasıl olmasını istediğimize göre değil, kendi işleyiş ilkelerine göre varlığını sürdürür. İnsanlar da zihnimizde tasarladığımız karakterlere dönüşmek zorunda değildir. Çünkü her insan; doğduğu aile, aldığı eğitim, yaşadığı çevre ve hayat boyunca edindiği deneyimlerle kendine özgü bir dünyaya dönüşür.
Buna rağmen çoğu zaman eşimizin, çocuklarımızın, anne babamızın, arkadaşlarımızın ya da toplumun bizim doğru kabul ettiğimiz ölçütlere göre davranmasını bekleriz. Beklentilerimiz gerçekleşmediğinde ise buna “hayal kırıklığı” adını veririz.
Psikoloji açısından bakıldığında beklentiler, bireyin bilişsel şemalarının doğal bir sonucudur. Sosyoloji ise bu şemaların büyük ölçüde kültür, eğitim ve toplumsal normlar tarafından biçimlendirildiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle farklı toplumlarda aynı davranışın farklı anlamlar taşıması şaşırtıcı değildir. Bir kültürde doğal kabul edilen bir davranış, başka bir kültürde yanlış ya da uygunsuz görülebilir. Bu da beklentilerin evrensel gerçekler değil, önemli ölçüde öğrenilmiş kabuller olduğunu gösterir.
Doğa, insanın ahlaki ölçütlerine göre ödüllendiren ya da cezalandıran bir irade olarak işlemez; kendi yasaları doğrultusunda varlığını sürdürür. İnsan ilişkileri de matematiksel kesinlik taşımaz. Sevgi, saygı, sadakat, anlayış ve mutluluk; talep edilerek elde edilen nesneler değil, biyolojik, psikolojik ve toplumsal koşulların etkileşimiyle ortaya çıkan dinamik süreçlerdir.
Belki de huzurun başlangıcı, dünyayı değiştirmeye çalışmaktan önce onu anlamaya çalışmaktır. İnsanları kendi beklentilerimize göre değil, oldukları gibi görebildiğimiz ölçüde ilişkilerimiz daha gerçekçi ve daha sağlıklı hâle gelir. Çünkü yaşadığımız acıların önemli bir bölümü gerçeklerden değil, gerçeklerin zihnimizde oluşturduğumuz ideal senaryolarla örtüşmemesinden doğmaktadır.
Peki, kendi iyiliğimiz için “olan” ile “olması gereken” arasındaki savaşı sona erdirmenin zamanı gelmemiş midir sizce?

whatsapp-image-2026-09-02-at-14-50-51.jpeg

Bu yazı toplam 222 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim