Bugün 13 Nisan 2026 Pazartesi
  • Antalya12 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6811.86
    %0
  • Dolar
    44.5989
    %0
  • Euro
    52.3513
    %0

TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

DÜNDEN BUGÜNE YANLIŞ GİDEN NE?

13 Nisan 2026 Pazartesi 06:32

 

Saro Dadyan ile “Osmanlı reformlarında Gayri-Müslim elitler”e ilişkin nitelikli bir program yapmıştık. Programda, özellikle Tanzimat ve Islahat süreciyle birlikte yurtdışına eğitim için gönderilen Osmanlı gençleri üzerinde, Müslim–Gayri Müslim ayrımı gözetmeksizin durmuştuk. Ancak konuşma ilerledikçe ortaya çıkan tablo, bu iki kesimin aynı imkânlara sahip olmasına rağmen çok farklı yönelimler ve sonuçlar ürettiğini açık biçimde gösteriyordu.

Saro beyin anlattıklarından altını çizdiğim notlar şöyleydi: yurtdışına gönderilen Ermeni çocukları, büyük ölçüde Ermeni elitlerinin çocuklarıydı. Bu elitler genellikle saray ve aristokrasi ile iç içe olan; sarraflık, vergi toplama ve kapı kethüdalığı gibi kritik ekonomik ve idari görevleri üstlenen ailelerdi. Bunlara örnek olarak finans çevrelerinden Eramyanlar, mimaride Krikor Amira Balyan ve ailesi, darphane yönetiminde Düzyanları genel olarak
sayabiliriz. Bu aileler sadece servet sahibi değil, aynı zamanda devletle temas halinde ama piyasa içinde ayakta kalmak zorunda olan bir mali aristokrasi idi.

Bu ailelerin en dikkat çekici yönü, çocuklarını rastgele değil, belirli bir plan ve hedef doğrultusunda yurtdışına göndermeleriydi. Fransa, İsviçre ve İngiltere başlıca merkezlerdi; özellikle Paris bu sürecin kalbiydi. Çocuklarını Oxford gibi üniversitelere, École des Beaux- Arts gibi sanat ve mimarlık okullarına, teknik ve mesleki eğitim veren kurumlara gönderdiler. Mimarlık, ziraat, mühendislik, hariciye ve finans gibi doğrudan meslek ve üretimle ilişkili alanlarda eğitim aldırdılar. Bu gençler geri döndüklerinde yalnızca iyi eğitimli bireyler olarak kalmadılar; Halkalı ve Anadolu’da ziraat mektepleri kurdular, büyük cami ve saray projelerini koordine ettiler, Dışişleri’nde bürokrat hatta bakan oldular. Daha önce başka bir yazımızda değindiğimiz üzere, Louis Pasteur’ün yanında çalışan Rum Dr. Makris gibi örnekler de bu ağın bilimsel boyutunu göstermektedir.

Söyleşide dikkat çeken bir diğer önemli örnek ise, 18. yüzyılda Katolik Ermeni geleneğinin kurucusu Sivaslı Mhitar’ın hikâyesiydi. Mhitar’ın Papalığa sığınarak San Lazzaro adasını alması ve burada kurduğu manastır-akademi-entelektüel merkez, sadece bir dini kurum değil, aynı zamanda uzun süreli bir bilgi üretim merkezi olmasıydı. Bu akademide Türkçe dersler dahi verilmiş, Osmanlı devleti de zamanla bu yapıya destek sunmuştur. Bugün dahi Mhitaryan geleneğinin bir uzantısı olarak Pangaltı’daki Mkhitaryan Okulu’nun varlığını sürdürmesi, bu kurumsal sürekliliğin çarpıcı bir göstergesidir.

Yazıya doğal olarak Osmanlı Ermeni elitlerinin meslek, ticaret ve sanat erbabı niteliklerini övmek için başlamadım. Asıl mesele, Devlet-i Âliye bu kadar Osmanlı gencini yurtdışına gönderirken, neden Gayri Müslimler planlı biçimde nitelikli meslek eğitimi alırken, Müslüman Osmanlı gençlerinin farklı bir yola yöneldiği sorusunu sormaktır.

Öncelikle, belki son 50 yıl hariç tutulursa, bizim toplumumuzda özel bir meslek sahibi olmak veya tüccarlık yapmak çoğu zaman hakir ya da süfli görülen bir uğraştı. Buna karşılık devlet kapısı, yani bürokrasi ve statü kazanımı daha cazipti. Bu zihniyet farkı, yurtdışına giden Müslüman Osmanlı gençlerinin hedeflerini de belirledi. Onlar için Paris ya da Berlin gibi merkezlerde bulunmanın temel anlamı, “Devlet nasıl kurtulur?” sorusuna cevap aramaktı. Bu yüzden askerî strateji, bürokrasi, siyaset-hukuk ve gazetecilik alanlarına yöneldiler. Mustafa Reşid Paşa, Âli Paşa ve Fuad Paşa gibi isimler Avrupa’yı yakından tanıdılar; Şinasi ve Namık Kemal ise modern fikirleri Osmanlı’ya taşıdılar. Ancak bu isimlerin büyük çoğunluğu, gayrimüslim örneklerde olduğu gibi teknik-mesleki okullardan geçerek kurumsal üretim
yapmadı; daha çok fikir, reform, devrim ve söylem üretimiyle sınırlı kaldı.

Aslında Müslüman Osmanlılar arasında doğrudan Avrupa’da ciddi teknik eğitim almış örnekler yok değildir; fakat sayıları sınırlıdır. İbrahim Ethem Paşa’nın Paris’te mühendislik eğitimi alması ve Cemil Topuzlu Paşa’nın yine Paris’te tıp eğitimi görmesi bu açıdan istisnai örneklerdir. Bunun dışında daha çok askerî alanda Enver Paşa gibi isimlerin Almanya bağlantılı teknik eğitimleri vardır; ancak bunlar da geniş bir meslek sınıfı oluşturacak ölçekte
değildir. Sonuçta bu gençlerin Gayri-Müslim gençler gibi ciddi okullara gidip sebat ettiklerini söylemek mümkün değildir.

Artık ortaya çıkan tablo oldukça nettir: Gayrimüslim Osmanlıların zihniyeti “nasıl iyi bir meslek sahibi oluruz, nasıl üretiriz, nasıl zenginleşir ve kültürümüze altyapı yatırımı yaparız?” sorusu etrafında şekillenirken; Müslüman Osmanlıların zihniyeti daha çok “devleti kurtarmak için bürokrat, yazar, gazeteci ya da devrimci olalım” düşüncesine odaklanmıştır. Bir taraf “nasıl yapılır?” sorusuna cevap ararken, diğer taraf “ne yapılmalı?” sorusuna yoğunlaşmıştır.

Bugün ülkemizde devlet içinde ve özellikle Sağ düşünce dünyasında hâkim olan zihniyetin izlerini hâlâ burada görmek mümkündür. Bu yüzden Türk Sağında çoğu zaman eylem adamları fikir adamı zannedilmiş; oysa aslında derinlikli bir düşünce üretimi olmaksızın sürekli tepkisel bir eylem hâlinin içinde kalındığı fark edilememiştir. Bu durum, tarihsel olarak meslek, metodoloji ve kurumsallaşma üretme kapasitesinin zayıf kalmasının bir uzantısıdır.

Yüz yaşını aşmış bir tarihçi olarak Bernard Lewis bizim adımıza “Yanlış giden neydi?” sorusunu sormuştu. Bizim aslında Lewis’den kendimize çekinmeden ondan önce şu soruyu sormamız gerekmez miydi?

“Dünden bugüne yanlış giden ne?”

Bu yazı toplam 155 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim