Bugün 22 Haziran 2026 Pazartesi
  • Antalya32 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6254.79
    %0.81
  • Dolar
    46.4532
    %-0.03
  • Euro
    53.1446
    %-0.37

NİNA ŞAHİN / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
NİNA ŞAHİN / KONUK YAZAR

DÜNYANIN SESSİZLİĞİ

22 Haziran 2026 Pazartesi 19:27

Bazı sabahlar vardır, dünya gece boyunca yerinden oynamış gibidir. 
Perdeyi aralarsınız. Sokak yerindedir. Ağaçlar yerindedir. Karşı apartmanın pencereleri, gökyüzünün solgun mavisi, uzaktan gelen martı sesleri... Her şey olması gerektiği gibi durmaktadır. Fiziksel olarak hiçbir şey değişmemiştir, rasyonel düzen kusursuzca işlemeye devam etmektedir. Ama içinizde bir şey eksilmiştir. Ya da belki de bir şey, ilk kez tüm çıplaklığıyla görünür olmuştur. O ana kadar içinde nefes aldığınız dünya, birdenbire size ait değilmiş gibi, sanki size yabancı birer dekor gibi görünmeye başlar.
Alışkanlık, insanın üzerine örttüğü en sinsi perdedir; o kadar incedir ki fark edilmez, o kadar kalındır ki kolay kolay yırtılmaz. Günleri birbirine bağlar, eşyaları tanıdık ve ehlileştirilmiş kılar, hayatı baştan sona açıklanmış, neden-sonuç ilişkilerine bağlanmış bir hikâyeye dönüştürür. Bu güvenli limanın içinde çoğu zaman gördüğümüz şey dünyanın kendisi değil, dünya hakkında kurduğumuz düşünceler, ona yüklediğimiz anlamlar ve kendi uydurduğumuz masallardır. Fakat sonra, kaçınılmaz bir an gelir. Bir ağaca bakarsınız ve onun sizin şiirlerinizden, anılarınızdan veya gölgesine sığındığınız o romantik duygulardan ibaret olmadığını, onun yalnızca "ağaç" olduğunu, kendi başına, size inat bir varoluşla orada dikildiğini fark edersiniz.
Yıllardır sevdiğiniz, sesini ezbere bildiğiniz bir yüze bakarsınız, o yüzün ardında, sizin tüm şefkatinizin ve merakınızın erişemediği, aşılmaz bir uçurum bulunduğunu hissedersiniz. Bir sokağın ortasında durursunuz ve aşındığınız yolların, yürüdüğünüz taşların aslında sizi tanımadığını, sizin varlığınızdan tamamen bağımsız birer madde yığını olarak orada beklediğini anlarsınız. İşte o anda dünya susar. Daha doğrusu, dünyanın aslında hep sustuğunu, sizin gürültünüzün, sizin anlamlarınızın bu sessizliği bastırdığını fark edersiniz. 
İnsanlık tarihi, büyük ölçüde bu sağır edici sessizliği örtbas etme çabasıdır. Biz dünyayı anlamlarla kuşatırız. Dağlara isimler vererek onları coğrafyadan çıkarıp tarihe katarız; mevsimlere hikâyeler yükler, yıldızların arasına kaderler çizeriz. Kendimizi evrenin merkezine, varlığın anlamını çözebilecek yegâne fail olarak konumlandırırız. Bu kibirli ama bir o kadar da insani çaba, bizi evrende "ev sahibi" sanmamıza yol açar.
Oysa bir gün, o ince perde yırtılır ve bütün bu isimler, sıfatlar ve hikâyeler dökülmeye başlar. Sözler yetersiz kalır, dilin sınırları varlığın ağırlığı karşısında çatlar. Geriye yalnızca şeylerin o ağır, yapışkan ve açıklanamaz varlığı kalır.
Bir taş. Bir gölge.Bir gökyüzü. Ve onların karşısında, kendi anlamlandırma çabasının boşluğunu hisseden insan.
Belki de yalnızlığın en derin, en onulmaz biçimi, bir insanın diğerine yabancılaşması değil, bizzat dünyanın kendisine yabancılaşmasıdır. İnsan, başka bir insana küserek, toplumdan izole olarak yaşayabiliri, fakat dünyanın o kayıtsız sessizliğine, o kozmik sağırlığa uzun süre direnemez. Bir yerden sonra acı bir gerçeği kabul etmek zorunda kalır. Evren, bizim sorularımızı cevaplamak, acılarımıza teselli olmak veya varoluşumuza bir gerekçe sunmak için kurulmamıştır. Evrenin insanlığa dair bir derdi, bir planı veya bir cevabı yoktur.
Albert Camus (1913 - 1960), insanın bu sarsıcı karşılaşmasını "uyumsuz" olarak adlandırır.Uyum-suzluk, ne salt insanda ne de salt dünyada vardır. İnsanın anlam ve berraklık arzusuna, dünyanın akıl dışı ve inatçı sessizliğiyle cevap vermesinin yarattığı o çatışma alanında doğar.
İnsan süreklilik ve ölümsüzlük arar, zaman ise her şeyi acımasızca elinden alır. İnsan kalmak, iz bırakmak ister, hayat ise durmaksızın akıp giden bir nehir olarak onu yutar. Camu’ye göre bu durumla yüzleşmek, derin bir uçuruma bakmaktır. Dünya bize sırtını döndüğünde,  gökyüzü boşaldığında, ilk kez kendi sesimizi, kendi nefesimizin o devasa sessizlik içindeki cılız çınlamasını duyarız.
Fakat belki de asıl mesele, tam da bu çöküşün yaşandığı o sıfır noktasında başlar.
Hazır anlamların, dogmaların ve sembolik örtülerin dağıldığı yerde, insan kendi anlamını kurmak zorundadır. Bu, korkutucu olduğu kadar kurtarıcı bir andır. Çünkü hiçbir gökyüzü ona yol göstermeyecektir. Hiçbir dağ, hiçbir deniz, hiçbir yıldız onun adına konuşmayacak, onun acısını meşrulaştırmayacaktır.
Ve belki tam da bu yüzden, insan nihayetinde özgürdür. Dünya yine sessizdir. Ağaçlar yine rüzgârla, kendi fizik kurallarına tabi olarak sallanır. Akşam yine iner, güneş yine batar. Fakat bir kez o yabancılığı, o varlığın ham ve ehlileştirilemez çekirdeğini gören göz için hiçbir şey artık eskisi gibi değildir. Artık dünya, insanın egosunu tatmin eden bir ayna değil, onunla birlikte var olan, ona direnç gösteren bir yoldaştır. Belki de hakikat, dünyayı anlamakta değil, onun anlaşılmazlığını kabul etmekte saklıdır. İnsan büyümek için evrene kendi hikâyesini zorla dinletmeyi bırakıp, o sessizlikte kendi ışığını yakmalıdır.
Ve bir sabah perde aralandığında dünya susuyorsa, eğer insan o sessizliği bir düşman değil, özgürlüğünün başlangıcı olarak okuyabiliyorsa, insan o sabah nihayet kendi hayatına uyanmış demektir.

¹ Albert Camus, Sisifos Söyleni, çev. Tahsin Yücel, İstanbul: Can Yayınları, 2021, s. 29-44.

whatsapp-image-2026-06-22-at-12-35-26.jpeg

Bu yazı toplam 225 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim