Bugün 22 Mart 2026 Pazar
  • Antalya10 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6404.74
    %0
  • Dolar
    44.2608
    %0
  • Euro
    51.2622
    %0

HASAN YAKUP CANGÜVEN / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
HASAN YAKUP CANGÜVEN / KONUK YAZAR

KİMSE ZAMANA, BAHARA VE BAYRAMLARA KIZMASIN

21 Mart 2026 Cumartesi 23:48

Ramazan Bayramının; eskilerin ifadesiyle “şeker” ya da “şükür” bayramının son günündeyiz.

Sosyal medya paylaşımlarında, eskiye özlem duyan insanların sitemkâr sözleriyle sıkça karşılaşıyorum. “Nerede o eski bayramlar? Eskiden bayramlar bir başkaydı.” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor.

Peki, eskimek nedir?

Eskiyen bayramlar mı, yoksa?

Eskime(k); maddi ve ölçülebilir biçimde zamanın zamanla eşyayı aşındırması mıdır, bir şeyin hâlâ varlığını sürdürmesine rağmen zamanla işlevini yitirmesi midir; yoksa bir değerin, geleneğin, bir ananenin ya da bir kavramın insan zihnindeki karşılığını kaybetmesi, insanın algılama ve anlamla bağ kurma kapasitesinin zayıflaması mıdır?

Bir şey gerçekten eskir mi, yoksa biz mi ondan uzaklaşıyor; onu zihnimizin ve kalbimizin dışına itiyoruz?

Bu soruların cevabı, bizi kaçınılmaz olarak “Bayramlar eskir mi?” sorusuna yani eskiye duyulan özlemi dile getiren o derin sorgulamaya götürür.

Bayram(lar); önce bireyin, sonra da toplumun kendi özüne, milli ve manevi değerlerine dönmesi; hatırlamanın ve hatırlatmanın yeniden hatırlanması; paylaşmanın ve dayanışmanın ete kemiğe bürünmesidir.

Bu yönüyle bayramlar, zamana anlam kazandıran birer hakikattir. O hâlde hakikat eskimeyeceğine göre bayramlar da eskimez. Eskime, bayramın değil; insanın iç dünyasında başlar. Bir bayram sabahı kapısı çalınmayan bir büyüğün hüznünde; kısa, yasak savmak için çekilmiş bir mesajla geçiştirilmiş yüzeysel tebriklerde, ziyaretin yerini alan o soğuk mesafelerdedir. Sorun bayramın kendisinde değil, onu yaşama biçimimizdedir.

Okuyanlar hatırlarlar; Erol Güngör, “Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik” adlı eserinde, insanın “geçmişi” çoğu zaman olduğu gibi değil, hatırlamak istediği biçimde kurguladığını vurgular. Güngör’e göre geçmişe duyulan özlem ve sık sık geçmişe dönük düşünceler, insanın hem bugünden kaynaklanan sıkıntılarını hem de gelecek için taşıdığı kaygıları yansıtır.

Merhum Erol Güngör aynı adlı eserinde sözlerine şöyle devam eder: “Geçmiş, şu andan geriye doğru insa­nın ilk yaratılışına kadar geçen zaman değildir. Tarih kitaplarında yazılı olan şeyler de değildir. Her in­sanın hasret duyarken sözünü ettiği geçmiş bu büyük zamanın bir parçasıdır. O insanın zihninde var olan sübjektif geçmiştir.

……

Geçmişe hasretle bakmanın asıl sebebi, insanların kaçıp sığınacak bir yer aramak değil, fakat daha iyi bir dünya kurmak istemeleridir.”

İşte, sosyal medyada sıkça dile getirilen “Nerede o eski bayramlar?” sitemi de bu duygunun bir yansımasıdır.

Geçmişe duyduğu özlem, çoğu zaman hakikatin kendisinden ziyade, insanın iç dünyasında geçirdiği dönüşümün bir yansımasıdır. Bu nedenle insan, dünü özlerken aslında geçmişin kendisini değil; o günlere ait duygularını, heyecanını, içtenliğini ve samimiyetini arar. Bu özlem, bugünün tatminsizliğinden doğan bir kaçış ya da sığınma ihtiyacı değil; bilakis daha iyi bir dünya kurma arzusunun derin bir tezahürüdür. Dünün bayramlarını daha sıcak, daha samimi, daha hakiki bulmasının sebebi, yalnızca o günlerin farklılığı değil; bugünün yetersizliklerini ve yarının belirsizliklerini içinde taşıdığı ruh hâlidir. Bu yüzden “eski bayramlar” dediği şey, çoğu zaman kaybolan bayramlar değil; yitirilen duygulardır.

1988 yılında başladığı müzik kariyerini 2021'deki ölümüne kadar devam ettiren Karadenizli şarkıcı İbo’nun seslendirdiği, “Benim balonlarım vardı, onları kimler aldı. Mutlu bayramlar vardı, kim bilir nerde kaldı.” şarkısını hatırlar mısınız?

Aslında o balonlar, kaybolan bir oyuncağı veya bir eşyayı değil; zamanla insanın ellerinden kayıp giden duygularını, değişen hikâyesini, çocukluğunu ve içinde eksilen o saf sevinçlerini anlatır.

Evet… Bayramları bayram yapan; takvim yaprakları değil, koparıp attığımız her bir takvim yaprağının içine sığdırdığımız, sesine aşina olduğumuz, varlıklarıyla içimizi ısıtan, aynı sofrada, aynı çorbaya kaşık salladığımız, aynı duada buluştuğumuz, annemiz, babamız, kardeşlerimiz, eşimiz ve torunlarımızdır.

Çevremizi saran kalabalık, o tanıdık insanlardır.

Akşamları pişen yemeğin kokusundan canı çekmiştir diye bir kap yolladığımız ve o kabı boş göndermeyen komşularımızdır.

Ziyaretimize gelen her misafire içten bir sevinç duymaktır.

Aynı kahkahayı paylaştığımız dostlarımızdır.

Çalan her telefonun ziliyle heyecanla baktığımız ekranında kalbimizden ve aklımızdan geçirdiğimiz sevdiklerimizdir.

***

Şimdi de etrafımızın seyrelmesinden, kalabalıkların dağılmasından, seslerin kesilmesinden ve sık sık çalan telefon zillerinin susmasından şikâyet ediyoruz.

Sonra da insan, “Eskiden nasıl da güzeldi, nasıl da heyecan vericiydi!” diye önemli bir hakikati gözlerden kaçırarak anlamsız bir şekilde bayramları suçluyor. Oysa bayramlar eskimedi, zaman da eskimedi. Eskiyen; büyüyen insanın kendisi, değişen duyguları oldu.

İnsan büyüdükçe duyguları da büyüdü.

İnsan büyüdükçe, arzu ve istekleri de büyüdü.

İnsan büyüdükçe, çevresi, iletişim kurduğu, etkileşim de bulunduğu insanların sayısı da büyüdü.

İnsan büyüdükçe yoruldu. Yorulan insan artık hatırlamak yerine hatırlanmayı umuyor, adım atmak yerine hep karşıdan bir işaret bekliyor. Samimiyet, zaman içerisinde kendiliğinden gelişen bir duygu olmaktan çıkıp, “uygun bir zamana bırakılan” bir davranışa dönüşüyor.

İnsan büyüdükçe, insan yaş aldıkça artan sorumluluklar, riskler, kırgınlıklar ve beklentiler; hırs, arzu ve ihtiraslar; o saf ve içten duyguların yerini alıyor. İnsan, çocukken kendiliğinden yaşadığı o coşkuyu, büyüdükçe yeniden üretmek, “duygu dünyasını güncellemek” zorunda olduğunu fark edemiyor. Güncelleyemediği her duyguyu da “nerede o eski …” diyerek zamana, mevsime ve bayrama yüklüyor.

İnsan büyüdükçe, birbirini daha az arıyor, daha az soruyor, daha az ziyaret ediyor ve daha az önemsiyorsa bunu bayramlara yüklemenin, bunun için zamanı suçlamanın ve mevsimlere kızmanın bir manası var mı?

Zaman aynı zaman…

Bayram aynı bayram...

Mevsimler aynı mevsim…

Değişen; Ay’a göre hesaplanan “Hicri” takvimin, Güneş yılına göre hesaplanan Miladi takvimden onbir gün daha kısa olması. 

Değişen; bekleyen, erteleyen, içine kapanan, giderek yalnızlaşan, hırsını, öfkesini, arzu ve isteklerini aklının ve imanının önüne geçiren insanın kendisi.

Belki de asıl sormamız gereken, “Bayramlar neden eskidi?’ değil; ‘Biz bayramlara ne kadar sadık kaldık, değişen zamana ne kadar direndik?” sorusudur.”

Birini aramak için doğru bir anı beklemek, bir ziyareti müsaitlik şartına bağlamak, samimiyeti planlara hapsetmek…

Oysa bir zamanlar bayramları anlamlı kılan şey, tam da bu hesapsızlık, bu doğallık, bu tabilik, bu çat kapı gelişler değil miydi?

Bayram, hatırlamakla başlar. Ve insan, özlem duyduğu o bayramı yeniden diriltmek istiyorsa, önce kendi içindeki o eski samimiyeti diriltmek zorundadır.

Bayramlar eskimedi…

Zaman da eskimedi…

Ve hatta mevsimler de değişmedi…

İnsanın kendisi değişti. Kendi içindeki bayramı da, zamanı da, baharı da ihmal etti.

Peki, şimdi var mısınız?

Telefonu elinize alıp, o ihmal ettiğiniz dostlarınızı şaşırtmaya, günü ve saati geçmeden bayramlarını kutlamaya…

Yoksunuz değil mi?

Kalp kalbe karşı derler.

Ama şunu bilin, görün, anlayın ve artık farkına varın ki;

Siz de var olmayan insanların, siz de onların aklın da ve kalbin de yoksunuz…

Siz de var olan insanların, siz de onların aklın da ve kalbin de varsınız…

 

Bu yazı toplam 121 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim