Bugün 16 Ocak 2026 Cuma
  • Antalya14 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6404.38
    %0.12
  • Dolar
    43.2742
    %0.23
  • Euro
    50.2872
    %0.04

MUHARREM YELLİCE / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
MUHARREM YELLİCE / KONUK YAZAR

KÜRTÇE–FARSÇA İKİLEMİNDE DİL TARİHİ KATMANLARI

16 Ocak 2026 Cuma 14:13

Dil, kimlik kavgasının değil; tarihî tabakaların ve kültürel temasın ürünüdür.

Kürtçe dil yapısıyla ilgili beş makale yazdım.  Yoğun bir okuyucu kitlesiyle karşılaştım; fakat hiç aklî bir eleştiri almadım. Hep belden aşağı, seviye altı yorumlara muhatap oldum. Sayın Musa Kazım Engin’e, Kürtçe–Farsça tartışmasına dair eleştirisi ve konuya gösterdiği dikkat için teşekkür ediyorum. Tartışalım ki zemin açılsın.

Dil üzerine konuşmak, özellikle Ortadoğu coğrafyasında, çoğu zaman bilimin sınırlarını aşarak kimlik ve siyaset alanına sürükleniyor. Oysa dil, bir “üstünlük” meselesi değil; tarih boyunca göçlerin, ticaretin, savaşların yarattığı kültür temaslarının; devletlerin ve yerleşik hayatın iç içe geçirdiği büyük bir oluşum alanıdır. Bu nedenle tartışmayı doğru yürütmek için ilk şart, “kim haklı?” sorusundan önce, “hangi yöntemle konuşuyoruz?” sorusunu sormaktır.

Sayın Engin, Kürtçenin Farsçanın lehçesi olmadığını söylüyor ve bunu temel kelimelerle örneklendirmeye çalışıyor. Bu yaklaşımın modern sınıflandırmalarda bir karşılığı olduğu biliniyor. Emperyalist Avrupalı dilciler de böyle bakarak Farsça, Kürtçe ve Hintçeyi “Hint-Avrupa dil dairesi” içinde dünyaya lanse ettiler. Benim itirazım tam da buradadır: Bir dili birkaç kelimeyle ispat etmek de, çürütmek de bilim değildir.

Franz Bopp ve Max Müller, yoğun gramer ve sözdizimi çalışması yapmadan bir dil teorisi kurdular. Bu teori, zamanın sömürgeci hedeflerine hizmet eden bir “yumuşak güç” aracına dönüştü.Franz Bopp, 1816’da yayımladığı Sanskritçe çalışmasında bazı kelimelerdeki ses benzerliğinden hareketle Sanskritçe ile Yunanca ve Latince arasında ilişki kurdu; ses benzerliğini öne çıkarıp gramer yapısını geri plana itti. Max Müller ise bu teoriyi ırksal bir zemine taşıyarak “Aryan ırkı” iddiasını besledi. Bu tartışmalı zemine karşı, Atatürk döneminde Türk Dil Kurultaylarıyla dil meselesi farklı bir bilimsel bakışla ele alınmış; Güneş Dil Teorisi de bu çerçevede tartışılmıştır [3].

Değerli dostum Musa Kazım Engin, Avrupa merkezli bakış açısına göre benim Kürtçe üzerine yazdığım makaleyi eleştirmiş; Kürtçenin derin ve tarihî bir dil olduğunu söyleyerek örneklemeler vermiştir. Ancak verdiği örneklerin bir kısmı “Kürtçe” diye sunulsa da, Farsçanın çekirdek biçimleriyle doğrudan ilişkilidir. Örneğin Farsçada “ben” man, “sen” to’dur. Kurmancî çizgide “ben/sen” karşılığında yaygın biçimler ez/tu olarak verilir.

Tartışmanın yöntem sorunu, en açık biçimde şu iki satırda görünür: Farsçada “ben/sen”: Farsça: man / to. Kurmancî: ez / tu. Bu noktada asıl mesele, tek tek kelimelerden hüküm çıkarmak değil; dilin tarihî havzasını, temaslarını ve katmanlarını doğru okumaktır.

Burada bir noktayı özellikle açık etmek isterim: Daha önce yayımladığım bir makalemde “Kürtçe, Persçe dil alanının dağ şivesidir.” ifadesini kullandım. Bu bir inkâr ya da küçümseme değildir; coğrafyanın koruyucu etkisiyle farklılaşan tarihî katmanlaşmayı anlatmak içindir. Bugün de aynı yerdeyim: Kürtçe denilen dil yapısı, Persçe ile aynı tarihî havzada gelişmiş; dağlık coğrafyanın içinde bazı arkaik unsurları koruyarak farklılaşmış bir dil alanıdır. Bu nedenle mesele, kuru bir “ayrı dil mi, lehçe mi?” polemiğine indirgenemez; asıl önemli olan, bu havzanın tarih boyunca nasıl oluştuğunu anlamaktır.

Benim itirazım yalnız Musa Bey’in örnekleri değildir; asıl itirazım, 19. yüzyılda Avrupa merkezli kurulan “Hint-Avrupa/Ari dil” şemasının bugün hâlâ dünyanın her yerinde değişmez bir gerçek gibi ezberletilmesinedir. İran ve Hindistan dillerini Avrupa dillerinin gölgesinde anlatan bu şema, İran–Mezopotamya–Türkistan hattındaki tarihî gerçekliği tek başına açıklamaz. Çünkü bu coğrafya, binlerce yıl boyunca bozkırın hareketliliğiyle yerleşik imparatorlukların bürokrasisinin üst üste bindiği büyük bir temas alanıdır. Dil, saf bir soy ağacı değil; üst üste binmiş tarihî tabakalardır.

İşte bu tabakaların izlerini yalnız “kelime benzerliği” arayarak değil, kelimenin içine sinmiş yapı mantığında da görebiliyoruz. Sayın Engin’in örnek verdiği hatin (gelmek) kelimesi buna iyi bir örnektir. “Hatin” biçimi, dışarıdan bakıldığında “kök + sondan ek” mantığıyla okunur. Kelimenin omurgası bir kökte durur; fiil kimliği ise sona eklenen unsurla tamamlanır: hat-in. hat = gel. hat-in = gelmek. Türkçede ha-mak fiili var. Kelime Türkçede şöyle parçalanır. Ha-t.i-n.  Bu kelimde mânâ kayması başkalaşmıştır. Ha-t-ı-r kelimesinin köküdür. Kelime Türkçe kökenlidir.Üstelik çerkimli dillerde ekler sona eklenmez. Örneğin Arapça çekimli dildir. K.T.B = fiil kökü ketebe diye okunur. Yazmak fiili manasındır. Bu fiili - mişli geçmiş zaman çekelim. Çekim mef’ul vezniyle olur. Çektik. Ketebe kelimesi mektup oldu. Yazılmış şey manasına. Görüldüğü gibi kökten eser kalmadı. Kürtçe denilen hatin fiili, çekimli dil denilen Kürtçede bu özelliği taşımıyor. O halde batı mantığının kurduğu dil kuramı yanlış. Hatin fiili Asyatik dil özelliği taşıyor. Ve kelime müstakil bir Kürtçenin ürettiği kelime değil. Ortak dil havzasının ürünü.

Kürtçeye “çekimli dil” denmesi bir yana; burada kök sabit kalmakta, anlam omurgası bozulmadan genişlemektedir. Bu tip örnekler, dilin yalnız kelime listesiyle değil; yapı ve işleyişle de ele alınması gerektiğini gösterir. Nitekim Kürtçe gramer alanındaki klasik çalışmalarda da bu yapı meseleleri ayrıntılı biçimde ele alınmıştır [1][2].

Aynı yapı mantığını “rojîn / rojin” örneğinde de görebiliriz. Burada roj = güneştir. Bu kök, kelimenin temel anlamını taşır. Ardından gelen unsur, kökü bozmaz; kökü genişletir ve yeni bir anlam alanı kurar: roj = güneş. ro-jin = güneş ülkesi / güneş yurdu (güneşin yeri). Üstelik Rojin kelimesinin kökü de Etrüskçe’dir. Güneş Dil Teorisine göre; İnsanlığın ilk anlamlandırdığı nesne güneştir. Tüm kavramlar güneş, ışık , hayat ekseninde gelişmiştir.  Teoriye göre; Ro/Ra kökü: Ar veya Ro gibi ses yansımaları doğrudan güneşi temsil eder. Bu kelimenin temelinde aydınlık yatar. Rojin şeklinde Türkçe kelime türetme kurallarına uygun olarak oluşan bu kelime güneş anlamıyla beraber Farsçaya geçmiştir. Kelimenin eklemli yapısı şöyledir. Ro-j-i-n. Tamamen Türkçe kelime türetme kuralına  fonetik  olarak uyuyor. Roma aydınlık ülke demektir.  Roma bir nehir adı ve kurt efsanesi değil doğrudan gökyüzü kültüyle bağlantılı arkaik Türkçe  bir isimdir.

Elbette bunları tek başına “dil ispatı” saymak doğru değildir. Fakat bize bilim şunu söyler: İran–Mezopotamya havzasındaki diller yalnız “çekimli Ari” diye özetlenemez; çünkü bozkırdan gelen katmanların, İran platosundaki tarihî oluşumların ve Mezopotamya’daki yerleşik dil çevrelerinin üst üste bindiği bir sentez söz konusudur.

Bu yüzden Kürtçe–Farsça tartışmasına “kardeş dil midir, lehçe midir?” diye girip birkaç kelime üzerinden kesin hüküm vermek meseleyi daraltır. Kimi kelimeler ortak miras olabilir, kimi kelimeler ödünçleşmiş olabilir, kimi kelimeler farklı tabakalardan üst üste gelmiş olabilir. Üstelik nan gibi kelimeler yalnız Kürtçede ve Farsçada değil; geniş bir kültür kuşağında dolaşabilen ortak hayat kelimeleridir. Türkçe nan-kör= Ekmeksiz demektir. Kök mânâsıyla beraber Türkçe'de yaşıyor.

Bugün dil tartışmalarının en büyük felaketi şudur: Bilim, birkaç kelimeye indirgeniyor; tarih ise sloganla boğuluyor. Oysa dil, “kimlik kavgası” için üretilmiş bir silah değil; binlerce yıllık insan yürüyüşünün sessiz hafızasıdır. Saka’dan Med’e, Hun’dan Pers’e; oradan Mezopotamya’nın devlet diline, şehir kültürüne ve bürokratik katmanlarına uzanan geniş tarihî havzada kelimeler de, yapılar da üst üste binmiştir. Bu yüzden tek bir kelimeyi alıp “işte budur” demek hem dile hem tarihe haksızlıktır. Dilbilim, kelime avcılığıyla değil; yapı, sistem, tarihî süreklilik ve temas katmanlarıyla konuştuğunda bilim olur.

İşte bu nedenle ben, Kürtçe–Farsça meselesini yalnız “lehçe mi, ayrı dil mi?” kavgasına hapsetmiyorum. Bu tartışmanın üstünde daha büyük bir gerçek duruyor. İran ve Hindistan dillerini Avrupa merkezli “Ari–Hint-Avrupa” ezberine mahkûm eden şema, bu coğrafyanın kendi tarihî oluşumunu tek başına açıklayamaz. Asıl mesele, dillerin saf bir soy ağacı değil; bozkır–İran–Mezopotamya çizgisinde oluşmuş büyük bir tabakalanma olduğudur. Böylece mesele, “tek veya birkaç kelimeyle dil ispatı” değil; kadim dil tabakalarının bozkır–İran–Mezopotamya ekseninde üst üste binmesi olarak anlaşılır.

Kürtçe–Farsça tartışması, kimlik sloganlarıyla değil; yöntemle, tarihî katmanlarla ve yapı mantığıyla ele alınmalıdır. Bir dili “birkaç kelime” ile kutsamak da, yok saymak da bilime aykırıdır. Dil dediğimiz şey; göçün, savaşın, ticaretin, devletin ve coğrafyanın yüzyıllar boyunca üst üste bıraktığı izlerin toplamıdır. Benim çağrım, dili ideolojiden kurtarıp tarihe iade etmektir. Çünkü diller, ideolojilerin üzerinde bir gerçekliktir.

KAYNAKÇA

[1] Bedirxan, Celadet Ali – Lescot, Roger. Kürtçe Gramer (Kurmancî Lehçesi). İstanbul: Avesta Basın Yayın, 2009.
[2] Ciwan, Mûrad. Türkçe Açıklamalı Kürtçe Dil Bilgisi (Rêzimana Kurdî) – Kurmanc Lehçesi. Lorya Yayınları, 2023.
[3] Türk Dil Kurumu. Üçüncü Türk Dil Kurultayı (24–31 Ağustos 1936): Tezler, Müzakere, Zabıtlar. İstanbul: Devlet Basımevi, 1937.

 

 

Bu yazı toplam 174 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim