Bugün 21 Şubat 2026 Cumartesi
  • Antalya10 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    7182.12
    %0
  • Dolar
    43.8294
    %0
  • Euro
    51.7046
    %0

TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

21 Şubat 2026 Cumartesi 19:38

Bu yazıda Kapıdağ Yarımadası’nda, Erdekli Makris ailesi üzerinden, belki de kısmen hipotetik sayılabilecek bir ortak kimlik ve tarihsel sürekliliğin kırılması analizi yapmaya çalışacağım. Dikkati çekmek istediğim ana figür, Dr. Konstantinos Makris’tir (1850–1920).

Bu kaynak temininde Bandırma Ozan Sanat Evi sahibi, belki de farklı bir Muzaffer Ozak modeli, komünist ama Müslüman derin mutasavvıf dostum Rahmi Akdaş Bey’i de burada şükranla anmak isterim.

Konstantinos Makris, Kapıdağ’da Erdek’te (Artake) doğdu. İlk eğitimini Erdek Erkek Okulu’nda aldıktan sonra ortaokul ve lise öğrenimini Atina’da tamamladı; ardından Atina Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu ve 1872 yılında buradan mezun oldu.

Tarık Çelenk yazdı: Ne zaman adam oluruz?
Tarık Çelenk yazdı: Ne zaman adam oluruz? (Görsel yapay zekâ ile netleştirildi)

Tıp alanındaki bilgisini derinleştirmek amacıyla Almanya’ya gitti; Münih ve Strazburg’da çalışmalarını sürdürdü. Anne sütünün beslenmedeki yeri üzerine yaptığı çalışmasıyla 1876 yılında doktora diplomasını aldı. Danışmanı, biyokimya ve moleküler biyolojinin kurucularından sayılan Prof. Felix Hoppe-Seyler idi.

Akademik ilgileri onu daha sonra Paris’e yöneltti. Bu dönemde, sütün pastörize edilmesi üzerine çalışmalarıyla öne çıkan Louis Pasteur’ün yanında doktora sonrası araştırmacı olarak görev aldı; ipek böceği hastalıkları üzerine çalıştı ve bu alanda yayınlar yaptı. Bu süreçte, mikroplardan arındırma ve pastörizasyon için özel bir ısıtıcı icat etti. Paris Tıp Akademisi, bu buluşu onurlandırarak cihazı onun adıyla anılacak şekilde kayda geçirdi.

Hem yurt dışında hem de ününün ulaştığı Atina’da umut vadeden bir akademik kariyer yolu açıkken, 1880’li yıllarda memleketine yakınlığı nedeniyle İstanbul’a yerleşmeyi tercih etti. Eleni Konstantinidu (1854–1896) ile evlendi; bu evlilikten İppokratis, Aristotelis ve Periklis adlarında üç oğlu dünyaya geldi.

İstanbul’da, Beyoğlu civarında kendi cerrahi kliniğini kurdu. İstanbul İmparatorluk Tıp Müessesesi’ne önce üye, ardından başkan oldu. Bu görev süresince çok sayıda bilimsel çalışma yürüttü. Zamanla pek çok tanınmış Osmanlı Türkü ve Rum’unun yanı sıra Patrik Ioakeim II’nin de özel doktoru oldu.

Tarık Çelenk yazdı: Ne zaman adam oluruz? (Görsel yapay zekâ ile netleştirildi)
Tarık Çelenk yazdı: Ne zaman adam oluruz? (Görsel yapay zekâ ile netleştirildi)

Aynı zamanda İlerici Kyzikoslular Eğitime Önem Verme Kardeşliği ile İstanbul Hellen Filoloji Derneği’nin aktif bir üyesiydi. Bu dönemde sık sık Erdek’e giderek Kapıdağ Yarımadası merkezli geziler yaptı; sistemli arkeolojik kazılar, topografya çalışmaları yürüttü ve halkbilimsel veriler toplamaya başladı. Araştırmalarının bir bölümü İstanbul Hellen Filoloji Derneği’nin yıllıklarında yayımlandı; geri kalanları el yazması hâlinde kaldı. Bu çalışmalar daha sonra büyük oğlu İppokratis tarafından “Kapıdağ ve Erdek” başlığı altında bir araya getirildi.

1910 yılında, bir İmparatorluk Kararnamesi ile şifalı suların işletilmesine yönelik özel bir imtiyaz aldı; ancak süregelen savaş koşulları nedeniyle bu girişim hayata geçirilemedi.

1900’lü yıllarda İstanbul’a dönüşüyle birlikte İran Elçiliği’nin doktoru olarak atandı; İran Şahı Muzaffereddin onuruna kurulan Muzafferiye (İran) Hastanesi’nin kuruluşunda önemli rol oynadı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Türk yetkililer tarafından askere alındı; Bandırma ve Erdek Askerî Hastaneleri’nde görevlendirildi. Her iki taraftan yaralıları ayırt etmeksizin ameliyatlar gerçekleştirdi.

Konstantinos Makris, Erdek’lilerin yararına kalıcı bir ekonomik düzen kurulmasına özel önem veriyordu. Bu amaçla Erdek’te ilk makineli zeytinyağı imalathanesini kurdu; ayrıca kentin un sanayisinin merkezi olması için bir un değirmeni inşa etti. Aziz Simeon (Seyitgazi Tepesi) taş ocağını satın alarak yeniden faaliyete geçirdi; bunun dışında daha küçük çaplı girişimleri de oldu.

Bu dönemde görme yetisini giderek kaybetti ve kendisine glokom teşhisi konuldu. Ameliyata mesafeli yaklaşsa da sonunda Atina’da ameliyat oldu; ancak sonuç alınamadı. Dönüşünde Bandırma’ya yerleşti ve 9 Mayıs 1920’de burada vefat etti. Ertesi gün, çok sevdiği Erdek’te halkın geniş katılımıyla cenaze töreni düzenlendi. Ne yazık ki bugün ne evinin ne de mezarının yeri bilinmektedir.

Konstantinos Makris, milliyet ve din ayrımı gözetmeksizin hem bilimsel hem toplumsal faaliyetleriyle saygı gören bir şahsiyetti. Hristiyan ya da Müslüman, yoksullardan ücret almaz; ticari faaliyetlerini şahsi kazançtan ziyade vatanının ekonomik gelişimi için yürütürdü. Osmanlı Devleti tarafından Mecidiye ve Osmaniye Nişanları, İran Devleti tarafından ise Aslan ve Güneş Nişanı ile onurlandırıldı; ayrıca sanata ve tıp etiğine katkılarından dolayı Güzel Sanatlar Madalyası aldı.

Yazıda ele alınan ikinci figür, oğlu İppokratis K. Makris’tir (1883–1967). İstanbul’da doğdu. İlk eğitimini evde, ünlü matematikçi Dimitrios Danassis’ten aldı. Ardından Zoğrafyon Rum Lisesi’ne girdi; eğitimini Erdek Okulu ve tekrar Zoğrafyon’da sürdürerek mezun oldu. Atina Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1908 yılında diploma aldı; aynı yıl İstanbul Tıp Fakültesi’nden çalışma izni edindi.

Tarık Çelenk yazdı: Ne zaman adam oluruz? (Görsel yapay zekâ ile netleştirildi)
Tarık Çelenk yazdı: Ne zaman adam oluruz? (Görsel yapay zekâ ile netleştirildi)

Önce İstanbul’da, ardından Gemlik ve Erdek’te çalıştı. İstanbul Hellen Filoloji Derneği’ne üye oldu, daha sonra derneğin genel sekreterliğini yürüttü. Birinci Balkan Savaşı sırasında Türk Ordusu’na hekim üsteğmen olarak çağrıldı; Lüleburgaz ve Çatalca savaşlarında görev yaptı.

1913’te Serez’e yerleşti ve doktor Urania Anastasopulu ile evlendi. Ancak mesleki faaliyetlerine başlamadan, 1915’te Yunan Ordusu’nda tabip teğmen olarak göreve çağrıldı. Selanik ve Atina’daki askerî hastanelerde görev aldı; savaş yaraları ve rehabilitasyon üzerine çalıştı.

1922’den itibaren Serez’e yerleşti; cerrahi ve doğum kliniği kurdu. 1923’te tek oğlu Konstantinos Makris doğdu. 1941’de Alman-Bulgar işgaliyle birlikte Serez’i terk etmek zorunda kaldı; Nea Artake’ye sığındı. 1944’te Serez’e döndü ve 1949’a kadar Devlet Hastanesi’nde çalıştı. Babasının yayımlanmamış çalışmalarını geliştirerek “Kapıdağ ve Erdek” kitabını hazırladı.

İppokratis Makris; dürüst, yardımsever, fedakâr ve sanata duyarlı bir kişilikti. Şiirler yazdı, konferanslar verdi; katkılarından ötürü adı Serez ve Nea Artake sokaklarına verildi.

Makris ailesinden neden bahsettim? Çünkü bu topraklarda doğmuş öteki insanların uluslararası ölçekte başarı hikâyeleri, tarihimizin çoğu zaman görmezden gelinen yüzünü temsil ediyor.

Bu arada şu soru da sorulabilir: 19. ve 20. yüzyıllarda Makris ailesi, Osmanlı Rum’u kimliğiyle Yunanistan ulus devleti ve Megali İdea düşüncesinden etkilenmiş midir? Bu soruya kesin ve net bir yanıt vermek kolay değildir. Konstantin Bey’de belirgin bir ulus ya da din fanatizmi olduğu söylenemez; ilişkileri her zaman dengeli ve ölçülü görünmektedir. Adeta eski Yunan düşünürü Anaksimenes’in yolundan gidiyormuş izlenimi verir; çocuklarına verdiği İppokratis, Aristotelis ve Periklis isimleri de bu kültürel yönelimin bir teyidi sayılabilir. Bu çerçevede Konstantin için ancak güçlü bir kültürel Helen milliyetçiliğinden söz edilebilir.

Öte yandan, dönemin Rum aydınları arasında, Osmanlı Ermeni entelektüel seviyesinin gerisinde kalındığı düşüncesinin yarattığı bir motivasyondan da bahsedilmektedir. Bu rekabetçi bilinç, kültürel ve entelektüel üretimi teşvik eden bir unsur olarak görülmektedir. Ayrıca İppokratis’in Yunan iç savaşında Sosyalistlerin safında yer aldığını da hatırlatmak gerekir. Bu durum, Anadolu’daki Yunan işgali karşısında eleştirel bir tutum alan Yunan sosyalist aydınları ile İppokratis arasındaki muhtemel düşünsel paralellikleri de akla getirmektedir.

Kapıdağ Yarımadası, Karaman, Germiyan ya da Pomak kökenli Kavala mübadillerinin, Rum kentlilerden devraldıkları mirası bırakın sürdürmeyi ya da korumayı, nasıl acımasızca ve hâlâ süregelen bir biçimde yağmaladıklarını gösteren çok sayıda görsel ve yazılı örnek sunmaktadır. Bu örnekler, benim sıklıkla vurguladığım “dönüşemeyen açık köylülük” kavramının sahadaki en çıplak tezahürleridir.

Bu tabloyu anlamak için, mübadele sürecinde izlenen yerleştirme mantığına bakmak gerekir. Denizle iç içe yaşamaya alışkın sahil yerleşimcileri yerine, dağlık bölgelerde hayvancılıkla geçinen nüfusun, Kapıdağ’ın incileri olan Peramos (Karşıyaka) ve Halki (Çakıl) gibi kıyı yerleşimlerine, büyük ölçüde plansızlık ve kimi zaman da bürokratların “duygusal” gerekçeleriyle yerleştirilmesi, bugün ortaya çıkan tahribatın kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlar o gün öngörülebilirdi.

Oysa bugün Kavala bölgesinde, deniz kenarında bilinçli biçimde kurulan Yeni Erdek ve Yeni Perama yerleşimleri, bu farkın ne anlama geldiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu yerleşimler, doğru sosyolojik eşleşme ve mekânsal planlamayla, birer turizm cenneti hâline gelmiştir.

Tarık Çelenk yazdı: Ne zaman adam oluruz? (Görsel yapay zekâ ile netleştirildi)
Tarık Çelenk yazdı: Ne zaman adam oluruz? (Görsel yapay zekâ ile netleştirildi)

Bugün gerek Neo Artaki veya gerek Neo Peramos gibi yerlerden insanlar Kapıdağ Yarımadası’nın antik döneminden bugüne kadar hâlen kültürel araştırmalar yapmaktadır. 1990’lı yıllara kadar arabalar ile eski Rum mübadillerin torunları dede yadigârı toprakları düzenli ziyarete geliyorlardı. Buna karşılık, Kapıdağ’daki şimdiki mübadillerin büyük kısmının bu mirasa ilgisizliği dikkat çekicidir.

Asıl soru şudur: 19. yüzyılda Osmanlı Rumları, Ermenileri veya Musevileri arasından bilim insanları, tüccarlar ve burjuvalar çıkarken, Osmanlı Türkleri neden neredeyse yalnızca devlet memurları üretebilmiştir? Bu bir zihniyet meselesi değilse nedir?

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, ulus devlete geçiş sürecinde; tehcir ve mübadeleyle —belki tarihsel zorunluluklar ya da dönemin çaresizlikleri nedeniyle— Anadolu’nun gayrimüslim Osmanlı vatandaşlarından büyük ölçüde arındırılması, geride zanaat, ticaret ve kültürel sermaye açısından ciddi boşluklar bırakmıştır. Bu boşluklar ise üretken biçimde değerlendirilememiş, köylülük giderek yağmacı bir karaktere evrilmiştir. Ne yapılmalıydı, nasıl yapılmalıydı soruları elbette hipotetiktir; ancak bu meselelerin içtenlikle tartışılmasına, hatta eski Osmanlı torunları diasporalarıyla yeniden temas kurulmasına bugün her zamankinden fazla ihtiyaç vardır. Unutulmamalıdır ki ortak dil, kültür ve tarihsel miras gibi üstünlükler, tüm olumsuzluklara rağmen hâlâ bize yönelik güçlü bir sempati zemini oluşturmaktadır.

Yazıyı başladığımız yerden, telifi F. Altaylı’da varsayılan soru ile bitirelim: Ne zaman adam oluruz?

Osmanlı Konstantin Makris’i merak edip sahip çıktığımız zaman.

 

Medyascope'tan alınmıştır.

Bu yazı toplam 147 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim