Bazen tek bir cümle, koca bir ülkenin ruh hâlini anlatmaya yetiyor.
Son günlerde yaşananlara bakıyorum; kazalar, cinayetler, siyasi hesaplaşmalar, bitmeyen tartışmalar…
Her olayda aynı refleks:
Önce bir suçlu buluyoruz.
Sonra o suçluya bir hikâye yazıyoruz.
En sonunda da hikâyemize uygun gerçekleri seçiyoruz.
Gerçeğin ne olduğu ise çoğu zaman en son ilgilendiğimiz şey oluyor.
Oysa mesele çok basit:
Bir olay olduğunda önce gerçeği aramak gerekir, suçluyu değil.
Çünkü bazen ortada suç yoktur ama suçlu mutlaka bulunur.
Birileri suçlanır, birileri hedef gösterilir, sosyal medyada hüküm verilir. İnsanların hayatı birkaç saat içinde birkaç cümleyle mahkûm edilir.
Ama bazen de tam tersi olur.
Ortada ciddi bir yanlış vardır.
Ortada ihmal vardır.
Ortada sorumluluk vardır.
Fakat bu kez herkes birden suskunlaşır.
Çünkü suçluyu bulmak, suçsuzu suçlamaktan daha zahmetlidir.
Bir de işin siyaset tarafı var…
Siyaset zaten hakikatin en çok eğilip büküldüğü alanlardan biri. Dün söyleneni bugün inkâr etmek, dün savunulanı bugün suçlamak, dün alkışlananı bugün kötülemek neredeyse günlük rutine dönüşebiliyor.
Ve biz bütün bunların arasında gerçeği ararken, bir bakıyoruz ki tartıştığımız şey gerçek değil; gerçeğin üzerine kurulmuş senaryolar.
Belki de artık şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Bu olayda kimi suçlayabiliriz?” değil,
“Bu olayda gerçekten ne oldu?”
Çünkü akıl, kalabalığın peşinden gitmez.
Vicdan, güçlüden yana eğilmez.
Adalet de kimin daha yüksek sesle bağırdığına bakmaz.
Bir toplum için asıl tehlike yalnızca suçun işlenmesi değildir.
Suçsuz insanların kolayca suçlu ilan edilmesi ve gerçek suçluların, kalabalığın gürültüsü arasında görünmez hâle gelmesidir.
İşte o zaman adalet sadece kaybolmaz…
Adaletin ne olduğunu da unutmaya başlarız.
Belki bugün hepimize biraz daha az hüküm, biraz daha fazla akıl; biraz daha az öfke, biraz daha fazla vicdan gerekiyor.
Çünkü bazen en büyük yanılgımız şudur:
Suçlu bulduğumuzu sanırken, aslında sadece kendimizi haklı çıkaracak bir hikâye bulmuş oluruz.
Bu yazı toplam 110 defa okunmuştur.