- IMKB
% - Altın
6497.82
%0.02 - Dolar
43.2853
%0.04 - Euro
50.4037
%0.12
- GÜNCEL
- RESMİ İLANLAR
- SPOR
- SAĞLIK
- POLİTİKA
- EKONOMİ
- YAZARLAR
- EĞİTİM
- KÜLTÜR SANAT
- DÜNYA
- GENEL
- YEREL
- ASAYİŞ
- ÇEVRE VE İKLİM
- 01:13 - OSMANİYE’DE KOMŞU ZİYARETİ DÖNÜŞÜ ASANSÖR BOŞLUĞUNA DÜŞEN KADIN HAYATINI KAYBETTİ
- 23:58 - ANTALYA’DA EVLERİ TEHDİT EDEN ORMAN YANGINI KONTROL ALTINA ALINDI
- 23:50 - ANTALYA'DA ORMAN YANGINI
- 23:46 - PATENLE GİDERKEN DENGESİNİ KAYBEDİP DÜŞEN GENÇ ÖLÜ BULUNDU
- 23:38 - BURDUR’DA 17 YAŞINDAKİ GENÇLERİN KAVGASI KANLI BİTTİ: 2 YARALI
- 22:23 - 3 AYLIK EVLİ KADININ SİLAHLA ÖLÜMÜ OLAYINDA EŞİ TUTUKLANDI
- 20:43 - ANTALYA’DA ORMAN YANGINI
- 19:33 - ANTALYA’DA BALIK TUTAN VATANDAŞLARIN OLTASINA CESET TAKILDI
- 18:58 - GİRAY ERCENK'İ KAYBETTİK
- 18:45 - ÜNİVERSİTELER LİGİ KİCK BOKS TÜRKİYE ŞAMPİYONASI SONA ERDİ
- 18:08 - KEMER’DE KAÇAK YAPILARIN YIKIMI SÜRÜYOR
- 18:08 - ISPARTA’DA 105 YATAK KAPASİTELİ YOĞUN BAKIM ÜNİTESİ İNŞAATI SDÜ’YE DEVREDİLDİ
- 17:22 - ANTALYA DOĞAL YAŞAM PARKI'NDA ÇEVRE EĞİTİMİ
- 16:47 - 2026'NIN İLK PRÖMİYERİ 'TRİA' İÇİN SON HAZIRLIKLAR
- 16:38 - ANTALYA’DA AĞABEY CİNAYETİNE 2 TUTUKLAMA

HASAN YAKUP CANGÜVEN / KONUK YAZAR


SUÇLU ÇOCUK YOKTUR, SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUK VARDIR…
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 29 Kasım 1985 tarihinde kabul ettiği Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgari Standart Kuralları’nın (Beijing Kuralları), 2’inci maddesi (2.2.a), mevcut hukuk sistemi içinde işleyebileceği suç nedeniyle yetişkinlerden farklı muamele görmesi gereken kişiyi “çocuk” olarak tanımlar.
Benzer şekilde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilen “Çocuk Haklarına Dair Sözleşme”, çocuklara uygulanacak kanuna göre 18 yaşına kadar her insanı çocuk olarak kabul eder.
Türk hukukunda da 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 6’ıncı (b) maddesi ile 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 3’ünci (b) maddesi, daha erken yaşta ergin olsa bile henüz 18 yaşını doldurmamış herkesin çocuk sayılacağını düzenlemektedir.
Tabiatıyla, çocukların sağlıklı bir şekilde yaşamaları ve gelişmeleri için üzerlerinde hiçbir ayrım yapılmaması, her durumda onların yüksek yararının gözetilmesi ve geleceğe eşit şartlarda hazırlanmaları; hem kendi istikballeri, hem ailelerinin refahı hem de ülkelerin kalkınmışlık düzeyi açısından büyük önem taşır.
Dünya üzerindeki tüm çocukların, doğumlarıyla birlikte kendiliğinden sahip oldukları eşitlik, sağlık, eğitim, oyun ve eğlence, yaşama, barınma ve engelli durumunda özel bakım haklarının yanı sıra fiziksel ve psikolojik şiddet ve cinsel sömürüye karşı korunma gibi “temel çocuk hakları” bulunmaktadır.
Çocuk, çocuktur...
Çocuklar, davranışlarını tam olarak kontrol edebilecek olgunluk ve bilince sahip olmadıklarından, karşılaştıkları zorluklar, engellemeler veya üzerlerindeki baskılar karşısında nasıl tepki vereceklerini, nasıl korunacaklarını, bu durumlarla nasıl başa çıkacaklarını, nasıl cevap verebileceklerini ya da onlara nasıl karşı koyacaklarını çoğu zaman bilemezler. Sorun çözme, öfke kontrolü, iyiyi kötüden ve doğruyu yanlıştan ayırt etme gibi idrak ve değerlendirme kabiliyetleri ile iletişim ve sosyal becerileri henüz gelişme aşamasında olan çocuklar bu nedenle yetişkinlere göre çok daha zayıftır.
İslam fıtratı üzerine doğan her bebek yani insan, özel, üzerinde “el yapımı” yazan bir “ürün” ya da belirli görevleri yerine getirmek için özel yazılımla programlanmış, önceden kodları yazılmış, ne zaman ne yapacağı belirlenmiş bir “robot” ya da kendisinden istenen her soruya eksiksiz cevap vermesi beklenen bir “yapay zekâ” değildir. Bu nedenle gelişim süreçlerinde çocuklarda bir yetişkin olgunluğuyla davranmalarını ya da kendilerinde talep edilenleri kusursuz bir “çıktı” olarak ortaya koymalarını beklemek mümkün olmadığı gibi absürt bir durum olur.
Çocukları nasıl yetiştirir, hangi değerlerle yönlendirir ve nasıl bir eğitim anlayışıyla beslerseniz, karşılığında alacağınız sonuç da kaçınılmaz olarak o istikamette şekillenecektir. Nihayetinde niyetinin sürüklediği yerde insanın karşısına çıkacağı değişmeyen tek hakikat şudur: Ne ekerseniz, onu biçersiniz.
Bu anlayışı, Hz. Peygamberimizin (s.a.v.) çocuklara ve suç işleyen bireylere bakışında da görmek mümkündür. Peygamber Efendimiz’in suça ve suçluya yaklaşımı, İslam hukukunun temelini oluşturan eşitlik, adalet, merhamet, kamu düzeni ve insan onuruna saygı ilkeleri üzerine kurulu olmuştur. Onun yöntemi, sadece cezalandırmayı değil; suçun kökünü kurutmayı, bireyi ıslah etmeyi ve topluma yeniden kazandırmayı da hedeflemiştir. Bu yönüyle Peygamberimiz (s.a.v.), cezalandırıcı olduğu kadar eğitici, dönüştürücü ve koruyucu bir adalet anlayışı ortaya koymuştur.
Peygamberimiz (s.a.v.) açlık, yokluk, sevgisizlik ve sosyal adaletsizlik gibi şartların suça zemin hazırladığını açıkça ifade etmiş; “komşusu açken tok yatmayı” imanla bağdaştırmamış, bunun büyük bir hata olduğunu vurgulamıştır.
Haksızlığı, zulmü ve yöneticilerin adaletsiz tutumlarını suçun toplumsal nedenleri arasında gören Peygamber Efendimiz (s.a.v.), suç politikalarında ‘önleyici adalet’in temelini oluşturan; ‘din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et’ hadisiyle, zalimin zulmünü engelleyerek ıslah edilmesini, mazlumun ise uğradığı haksızlıktan korunmasını ve hakkının teslim edilmesini esas alan bir toplumsal dayanışma ve sorumluluk bilinci inşa etmiştir.
Peygamber efendimizin (s.a.v.) en önemli yaklaşımlarından biri de, suçla ilgili hükmün kişiler arasında ayrım yapmaksızın uygulanması olmuştur. Kureyş kabilesinden bir grup, Mekke’nin ileri gelen ailelerinden birinin hırsızlık yapan kadını affettirmek için araya girmesi üzerine Hz. Peygamber ayağa kalkarak şöyle buyurmuştur: “Sizden önceki insanların helâk olmalarının sebebi, aralarında ileri gelen (zengin) kimseler hırsızlık yapınca suçun cezasını vermeyip zayıf (ve fakir) kimseler hırsızlık yapınca ceza uygulamalarıdır. Bu canı bu tende tutan (Allah)a yemin ederim ki Muhammed"in kızı Fâtıma hırsızlık yapsa, onun da elini keserdim!”
Peygamberimiz bu hadisiyle, adalet anlayışında hiçbir ayrıcalık tanımadığını, adaletin eşit uygulanmasının toplumun güveni ve hukukun üstünlüğü için vazgeçilmez bir ilke olduğunu ve suçla ilgili hükmün, kişilerin statüsüne bakılmaksızın eşit şekilde uygulanması gerektiğini ortaya koymuştur.
Hz. Peygamber (asm), çocuklara yönelik sevgi ve merhamet tutumunu yalnızca kendi evlatları ve torunlarıyla sınırlı tutmamış; sahâbî çocuklarına da aynı derecede şefkatle yaklaşmıştır. Kaynaklarda aktarıldığı üzere, Hz. Zeyd’in oğlu Üsâme ile torunu Hasan’ı birer dizine oturtmuş, ardından her ikisini de şefkatle kucaklayarak, “Ya Rabbi, bunlara rahmet eyle; çünkü ben onlara karşı merhametliyim” şeklinde dua etmiştir.
Bu hadis, Hz. Peygamber’in çocuklara yönelik kapsayıcı merhamet anlayışının, toplumsal düzeyde kuşatıcı bir şefkat ilkesine dayandığını açık biçimde göstermekte; O’nun çocuklara duyduğu sevgi ve merhamet, yalnızca kendi aile fertleriyle sınırlı olmayıp, toplumun tüm çocuklarını içine alan evrensel bir değerler sistemine işaret etmektedir. Bu hadis ayrıca, Peygamberimizin bu sevgi ve şefkatini hem sözlü ifadelerle hem davranışsal tutumlarla hem de ruhani yaklaşımlarla ortaya koyduğunu; ayrıca çocuklara karşı hiçbir ayrım gözetmemesinin, adalet ve eşitlik merkezli pedagojisinin ayrılmaz bir unsuru olduğunu göstermektedir.
Peygamberimizin çocuklara yönelik bu tutumu, modern eğitim ve aile anlayışı açısından da önemli bir referans çerçevesi sunmakta; sevgi, merhamet ve eşitlik ilkeleri temelinde yetişen çocukların, hem psikolojik açıdan sağlıklı bireyler olacağı hem de toplumun geleceği için umut ve güven telkin eden bir toplumsal yapı inşa edeceği gerçeğini ortaya koymaktadır.
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün, devletin kuruluş aşamasında ve öncesinde en çok önem verdiği konulardan biri çocuklar olmuştur. Atatürk, bugünün küçüklerini yarının büyükleri, ülkenin geleceği ve teminatı olarak görmüş; çocuklara ve gençlere verdiği önemin en somut göstergesi olarak “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” ile “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nı” armağan etmesi olmuştur.
Bu yönüyle, dünya liderleri arasında çocuklara bayram armağan eden tek lider olma özelliğini taşıyan Atatürk’ün çocuklara verdiği önem, sahip olduğu manevi çocuklarında da açıkça görülmektedir. Atatürk, bu davranışıyla halkına örnek olmaya çalışmış; manevi evlatlarını kendi öz çocukları duygusuyla korumuş, eğitimlerine önem vermiş ve onların ülkeye yararlı bireyler olarak yetişmelerini sağlamıştır. Atatürk’ün “Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu, yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir.” sözü onun çocuklarla kurduğu iletişim, onların düşünce ve duygularına gösterdiği hassasiyetle birlikte, ne denli etkili ve derin bir ilişki geliştirdiğini ortaya koymaktadır.
***
Şurası muhakkak ki; küçük yaşlarında hemen herkes, yetişkinler için suç, kusur ya da hata sayılabilecek ufak tefek davranışlarda bulunmuştur. Düşünün: Çocukluğunda komşunun bahçesine izinsiz girmemiş, kiraz, erik ya da elma ağacının dalından meyve ya da bir çiçek koparmamış kaç kişi vardır? Esas olan, çocukların zihinlerinde ve kalplerinde silinmesi zor izler bırakacak şekilde ağır cezalar verilmesi değil; onları topluma kazandırmak, doğruya yönlendirmek ve sağlıklı bireyler olarak yetişmeleri için çaba göstermek değil midir?
Çocuğu toplum hayatına hazırlayan temel kurum ailedir. Aile yara alırsa çocuk da yara alır; aile sakatlanırsa çocuk da sakatlanır; ailede yaşanan bir kırılma önce aile yakınlarında sonra da zamanla topluma sirayet eder ve en büyük acıyı yine çocuklar çeker. Olan çocuklara olur.
Aile kurumu son zamanlarda her zamankinden daha ağır bir krizle karşı karşıya kalmaktadır. Aileler çözülüyor, dağılıyor ve her geçen gün kan kaybetmeye devam ediyor. Evlenme yaşı hızla yükseliyor; alkol ve madde bağımlılığı yaşı gittikçe düşüyor, gençler ekonomik zorluklar, gelecek kaygısı ve sosyal baskılar nedeniyle artık kolayca evlenemiyor, aile kuramıyor. Evlenenler ise hayat pahalılığı, konut sorunu, kreş ücretlerinin yüksekliği ve çocuklarını emanet edebilecekleri güvenilir bir bakıcı bulamama endişesiyle çocuk sahibi olmaktan kaçınıyor.
Devam eden evliliklerde ise mutluluk katsayısının oldukça düşük olduğu açıkça görülüyor. Pek çok aile, gerçek bir birliktelikten, sevgi ve iradeden ziyade alışkanlığın ataletiyle, “el ne der” endişesiyle, hatır, rica ve toplumsal baskıyla sürdürülen; içi çoktan boşalmış bir evliliği, her an dağılabilecek bir yapıyı, aslında çoktan ertelenmiş bir ayrılığı, “lütfen” ayakta tutuyormuş izlenimi veriyorlar.
Bu tablo, çoğu zaman uzatmaları oynanan bir evliliğe işaret ediyor. Oldukça erken alınmış ve yeterince olgunlaşmamış kararların, hayatın yükü karşısında giderek azalan tahammülün, fakat en çok da sevgiyle kurulmamış, ortak bir duygusal zemine yaslanmadan yapılan evliliklerin kaçınılmaz sonucudur. Zamanla sabır yerini yorgunluğa, beklenti yerini hayal kırıklığına bırakınca; evlilik, iki insanın birlikte el ele verdiği bir yol arkadaşlığı olmaktan çıkıp, sadece katlanılan bir mecburiyet hâline dönüşüyor.
Gerçekte evlilik, yalnızca romantizm ve pembe hayaller üzerine kurulu bir birliktelik değil; sorumluluk, fedakârlık ve yük paylaşımı üzerine inşa edilen bir hayat ortaklığıdır. Ancak çoğu kimsede zorluklara dayanma eşiği iyice düşmüş, sabır desen kalmamış, tahammül hepten zayıflamış durumda. Eşler eskiden birbirlerinin kahrını çekmeyi, birbirlerine destek olmayı, birlikte zorluklara göğüs germeyi, gerekirse birlikte soğan yemeyi göze alırken, ne var ki günümüzde kimse kimsenin değil kahrını çekmek, en küçük huzursuzluğa, en basit eksikliğe, en sıradan hayal kırıklığına dahi katlanmak istemiyor.
Bu kırılmanın arka planında, yalnızca bireysel zaaflar değil; televizyon programları ve diziler aracılığıyla sürekli yeniden üretilen, emeksiz mutluluk, zahmetsiz zenginlik ve sorumluluktan arındırılmış ilişkiler algısı yer alıyor. Kolay para kazanma vaatleri, hızlı yükselme hayalleri, hırs ve ihtirasın meşrulaştırıldığı bir zihinsel iklim; sabrı, kanaati ve birlikte yoksunluğa katlanabilme erdemini değersizleştiriyor. Sosyal medya üzerinden dayatılan ‘ideal hayat’ görüntüleri, kıyas kültürünü beslerken; evliliği bir yol arkadaşlığı olmaktan çıkarıp, sürekli tatmin üretmesi beklenen bir vitrine dönüştürüyor. Bu şartlar altında anlaşmazlıklar konuşularak aşılması gereken duraklar olmaktan çıkıyor; tahammülsüzlük, beklenti şişkinliği, ekonomik kaygılar, statü baskısı ve duygusal kopuş, ayrılıkları giderek tetikleyerek daha kolay ve sıradan bir seçenek hâline getiriyor.
Boşanma ise başlı başına bir dert, ayrı bir problem ve adeta mayınlı bir alandan farksız duruyor. Pek çok eş, boşanmak istediği hâlde cesaret edemiyor; ekonomik yük, hukuki süreçlerin ağır maliyeti, toplum baskısı ve çocukların geleceğine dair kaygılar gibi sebepler onları karar vermekten alıkoyuyor. Bu belirsizlik içinde hileli boşanmaların da arttığı görülüyor. Belediye nikâhının sembolik düzeyde bir maliyeti düşünüldüğünde, düğün, salon ve takı masraflarını bir kenara bıraktığınızda, boşanmanın neden bu kadar ciddi bir maliyet getirdiği ve ağır bir bedel ürettiği daha net anlaşılıyor.
Sonuçta bu sürecin bedelini yalnızca kadın ya da erkek değil, en ağır şekilde çocuklar ödüyor. Bu eşiğe gelindiğinde kimi depresyona sürükleniyor, kimi bu durumu atlatabilmek için psikolojik destek alıyor, kimi ise çaresizlik ve umutsuzluk içinde alkol ve madde kullanımına yöneliyor. Bu tablo, yalnızca bireysel tercihlerin ya da aile içi sorunların sonucu değil; aynı zamanda devletin sosyal politika üretme kapasitesinin, eğitim sisteminin koruyucu ve toplumsal dayanışma mekanizmalarının ciddi biçimde zayıfladığının da açık göstergesidir.
Ailenin merkezinde olmayan huzur, güven ve sevgi eksikliği özellikle çocuklar için büyük bir tehlike oluşturuyor. Çocuk, bir evde güven ve mutluluk bulamazsa, kendisini dış dünyanın acımasız ellerine bırakmak zorunda kalıyor. Böyle bir durumda çocuk ya kötü arkadaş çevrelerine, ya bağımlılık risklerine ya da sokak kültürünün tuzaklarına savruluyor. Aile dağıldığında geride ne tam anlamıyla bir baba, ne bir anne, ne de geleceğe güven ve huzurla bakan bir çocuk kalıyor. Ailenin merkezinde huzur, güven ve sevgi yoksa, bunun en ağır bedelini çocuklar ödüyor. Çocuk, çocuk aklıyla bile; ailesinde lüks, mükemmellik ya da kusursuzluk aramıyor. Kavga etmeyen değil, kavgayı onarabilen; zorluk yaşamayan değil, zorluğu birlikte aşabilen bir aile istiyor. Çünkü çocuk için ailesi, dünyanın kendisine ne kadar güvenilir bir yer olduğunu öğreten ilk okuludur. Çocuk, yaşadığı evde huzur, güven ve mutluluğu bulamadığında, kendisini kaçınılmaz olarak dış dünyanın acımasız ve denetimsiz alanlarına terk edilmiş hissediyor. Bu terk edilmişlik hâli, onu zamanla ya sağlıksız arkadaş çevrelerine, ya bağımlılık risklerine ya da sokak kültürünün görünmez ama yıkıcı tuzaklarına sürüklüyor. Aile dağıldığında geriye; ne sorumluluğunu kuşanmış bir anne-baba, ne de geleceğe güven ve huzurla bakabilen bir çocuk kalıyor.
Tam da bu noktada, aile çökerken çocukları koruyacak güçlü bir sosyal zırh inşa edilemediğinde(n), ortaya çıkan boşluğu çeteler, suç örgütleri ve muhtelif istismar yapıları dolduruyor. Denetimsizliğin, sevgisizliğin ve parçalanmış aile yapısının ortasında kalan çocuklar; başta uyuşturucu olmak üzere, organize suç ağlarının ve istismar çevrelerinin kolay bir hedefi haline gelerek sistematik biçimde suça sürükleniyor. Ne yazık ki bu noktada kaybedilen yalnızca çocuklar değil; geleceğe dair umut her geçen gün kaybolurken toplumsal güven ve ahlaki zeminde gittikçe aşınıyor. Bugün görmezden gelinen her çocuk, yarın çok daha ağır sosyal, hukuki ve güvenlik maliyetleriyle toplumun karşısına çıkıyor.
Ne var ki bu mesele, yalnızca televizyon tartışmalarında ve gündelik söylemlerde yer bulan teorik bir problem ya da soyut bir toplumsal çözülme anlatısı olmaktan çıkıp; gündelik hayatın içinde, ailelerin, çocukların ve fertlerin kaderine doğrudan temas eden bir hakikate dönüşüyor. 2025 yılında İstanbul Kadıköy’de 15 yaşındaki İtalyan asıllı bir çocuğun uğradığı bıçaklı saldırı sonucu hayatını kaybetmesi, yine geçtiğimiz günlerde 17 yaşındaki bir çocuğun 15 yaşındaki başka bir çocuk tarafından bıçaklanarak öldürülmesi ve kamuoyunun gündemine yeterince yansımayan benzeri vakalar; çocukların bir yandan şiddetin faili, diğer yandan mağduru hâline getirildiğini acı biçimde gözler önüne sermektedir.
Bu hadiseler münferit olaylar olarak okunamaz. Akran zorbalığıyla başlayıp zamanla şiddeti olağanlaştıran, merhamet duygusunu aşındıran ve sınır bilincini ortadan kaldıran bu süreç; aile, okul, sosyal çevre ve adalet mekanizmalarının eş zamanlı olarak zayıflamasıyla birlikte çocukları her geçen gün daha korumasız bir hâle sürüklemektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca işlenen bir “suç” meselesi değildir; asıl sorun, çocukları denetimsizliğin, sevgisizliğin ve sahipsizliğin ortasına iten derin ve yapısal bir çöküşün varlığıdır. Bu noktada çocuğu doğrudan suçlu ilan etmek, çözüm üretmek değil; sorumluluğu çocuğun omuzlarına yükleyerek toplumun ve sistemin kendi kusurunu perdelemesinden başka bir anlam taşımamaktadır.
İşte bu yüzden, erkek için kadının, kadın için erkeğin bir telafisi ya da alternatifi bulunabilir; ancak anne ile babanın yerine geçebilecek, çocuğa eksik kaldığı sevgiyi aynı derinlikte verebilecek başka hiçbir kimse yoktur. Çocuklar çevreleri ne kadar kalabalık olursa olsun, anne ve baba sevgisinin eksikliğini içlerinde her zaman derinden hisseder ve çoğu zaman sessiz bir yalnızlık yaşarlar.
Çocuk, önce ailesinde kendini bulur; kişiliği orada şekillenir, ilk eğitimini orada alır, hayata ailesinin gözetiminde hazırlanır. Toplumda bir yer edinebileceğinin kapasitesini de yine ailesinde kazanır. Bu yüzden aileyi ve tabiatıyla çocuğu korumak yalnızca bireysel bir sorumluluk değil; toplumsal geleceğe karşı da bir görevdir.
Sonuç olarak herkes, öncelikle kendi ailesine sahip çıkmalıdır. Ailesini ihmal eden, zamanla ailesini kaybeder; ailesini kaybeden ise ardında tutulacak bir dal, sığınılacak bir liman, dayanılacak bir güç ve tutacak bir el bulamaz. Geriye sadece uzun bir ağıt, derin bir pişmanlık, iyileşmesi ve kapanması güç yaralar kalır.
Aile güçlendikçe toplum güçlenir; aile çöktüğünde ise toplum da yavaş yavaş çökmeye başlar. Bu gerçek, bugün her zamankinden daha görünür ve daha yakıcıdır.
İşte tam da bu nedenle aile ve çocuk meselesi, bireylerin iyi niyetine ya da kişisel sorumluluk alanlarına bırakılabilecek tali bir konu değil; gecikmeksizin ele alınması gereken, yüksek toplumsal önceliğe sahip stratejik bir sorundur.
Nitekim Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan da Aile ve Kültür-Sanat Sempozyumu’nda yaptığı açıklamada, bu tehlikeye dikkat çekerek Türkiye’nin nüfusu artmaya devam etse bile doğurganlık oranının kritik bir eşiğin altına düştüğünü açıkça ifade etmiştir. TÜİK verilerine göre toplam doğurganlık hızının 1,48’e gerilediğini vurgulayan Erdoğan, “Nüfusumuz artıyor fakat nüfus artış oranımız azalıyor. TÜİK'in açıkladığı verilere göre geçtiğimiz yıl ölçülen toplam doğurganlık hızı 1,48. Şu anda bir felaketi yaşıyoruz. Geleceğimiz açısından alarm zilleri hem de yüksek sesle çalıyor.” sözleriyle meselenin demografik olduğu kadar sosyal, kültürel ve güvenlik boyutları olan bir beka sorununa dönüştüğünü net biçimde ortaya koyuyor. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu açıklaması, aileyi ve çocuk sahibi olmayı desteklemenin yalnızca sosyal bir sorumluluk değil; ülkenin geleceğini güvence altına almak açısından stratejik bir zorunluluk olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.
Zira doğum oranlarındaki düşüş ve aile yapısındaki zayıflama, doğrudan toplumsal dayanışmadan eğitim sistemine, iş gücü yapısından ekonomik sürdürülebilirliğe kadar uzanan zincirleme ve derin riskler üretiyor. Bu çerçevede aileye ve çocuklara sahip çıkmak, bireysel bir tercih olmanın ötesinde; toplumun bütününü ve devletin uzun vadeli varlığını korumaya yönelik temel bir beka meselesi hâline geliyor.
Velhasıl aile, bir çocuğun sahip olabileceği en büyük zenginliktir; çocuklar ise bir milletin yarını değil, doğrudan geleceğin kendisidir. Verilmeyen değerin, beslenmeyen sevginin, gösterilmeyen şefkatin ve öğretilmeyen iyiliğin karşılığını çocuklardan bekleyemezsiniz. Çünkü çocuk, önce ailesinin aynasında kendini görür; orada büyür, orada şekillenir ve hayata, yetiştiği topluma ne gördüyse üzerine koyarak çoğaltıp yansıtır.
Bu nedenle dünyaya bir de çocukların gözünden bakmayı deneyin. Onların saf ve kırılgan bakışını anlamaya gayret edin; bir zamanlar sizin de bir çocuk olduğunuzu unutmayın. Zira aile yaşarsa toplum yaşar, toplum yaşarsa devlet ayakta kalır. Devletimiz ve milletimiz, ancak sağlam, sağlıklı ve sorumluluk bilinciyle inşa edilmiş aileler ve onların yetiştirdiği çocukları üzerinde yükselebilir.
Bu yüzden aileyi ve çocukları korumak, güçlendirmek ve ayakta tutmak yalnızca bireysel bir sorumluluk değil; aynı zamanda toplumsal bir borç ve tarihi bir emanettir.
Aileye ve çocuğa sahip çıkan, geleceğine sahip çıkar. Devlet, Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan sosyal hukuk devleti ilkesi ile 41. maddede düzenlenen ailenin ve çocuğun korunmasına ilişkin açık yükümlülüklerini yerine getirebildiği ölçüde, hukuken görevini ifa etmiş sayılabilir.
Demem o ki; suçlu çocuk yoktur.
İhmalin, sevgisizliğin, denetimsiz ve kontrolsüz yapıların ve sahipsiz ortamların içine ittiği suça sürüklenen çocuk vardır.
DOĞAYA HAKİM OLMAK YA DA KORUMAKHALİL ERDEM
SUÇLU ÇOCUK YOKTUR, SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUK VARDIR…HASAN YAKUP CANGÜVEN
İNSAN HAYATI BU KADAR UCUZ OLMAMALI...MÜJGAN AKBÜLBÜL ÇELİK
YOK BİRBİRİMİZDEN FARKIMIZCEM ARÜV
YAPARSA İSA YAPAR!...VEDAT GÜRHAN
LERMANTOV’UN İZİNDE KAFKASLARYALÇIN DUMAN
SIRLARIN SIRRI NEREDE?GAZANFER ERYÜKSEL
ASYATİK DİLLERDE SENTAKS BİRLİĞİ VE BATI MERKEZLİ TEORİLERİN ÇÖKÜŞÜMUHARREM YELLİCE
BİR KADIN BAŞKANKAHRAMAN KÖKTÜRK
KARA SEVDA BELALI BİR İŞYUNUS YAŞAR
TOPLU YAŞAMDAN KAYNANLANAN SORUNLAR VE CEZALARAV İBRAHİM GÜLLÜ
HEPİMİZE KOLAY GELSİNBAHAR UYSAL HAMALOĞLU
BENDE SAKLI KALMASIN-5OYA BOYSAN
ROJAVA'NIN MALİYETİNİN FARKINDA MIYIZ?TARIK ÇELENK
KÜRTLERİN SİYASİ YOLCULUĞUEŞREF URAL
BAZI İNSANLARI UZAKTAN SEVERSİNİZ...ŞENER METE
BİR SELÂMŞEBNEM YAPA ÖZTOPRAK
DÜNÜN SANATI / GÜNÜN SANATINURİ SEZEN
COP31: ANTALYA’DA MEKAN TARTIŞMASI BİTMEDEN ZİRVE BAŞLAR MI?SÜLEYMAN EKİN
GELECEĞİN İKLİM POLİTİKALARI ANTALYA'DA ŞEKİLLENİYORPROF DR ORHAN ÖZÇATALBAŞ
ATSIZ’IN ALGILATTIKLARI VEYA ATSIZ’I ÇAĞRIŞTIRANLAR-2ALİ YILDIZ
TÜRK BOZKIR MEDENİYETİNDE SANAT VE KOZMOLOJİPROF DR RAMAZAN DEMİR
İNFAZ VE DENETİMLİ SERBESTLİK YASASIAHMET GEDİKAĞAOĞLU
ASAT GENEL MÜDÜRÜNE MESAJ.!!!TURGAY ALP
YAŞLI EVLERİ'NDE KİŞİSEL BAKIM UYGULAMASI
ASKON ANTALYA'DAN TİCARİ DİPLOMASİDE GÜÇLÜ TEMSİL
BÜYÜKŞEHİR'İN İZCİLİK EĞİTİMLERİ BAŞLIYOR
ADT'DEN ANTALYALI ÇOCUKLARI GÜLDÜREN OYUNLAR
HUZUREVİNDE YAPTIĞI SÜS EŞYALARI HEDİYE EDİYOR
KANSER HASTASI ÇİFTİN KİRACIYLA HUKUK SAVAŞI
TEKİN: "DEMOKRASİ ADINA UTANÇ VERİCİ"
MARDAN PALACE EL DEĞİŞTİRDİ
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim





