Bugün 05 Ocak 2026 Pazartesi
  • Antalya13 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6121.517
    %2.28
  • Dolar
    43.0386
    %0.05
  • Euro
    50.336
    %-0.23

HASAN YAKUP CANGÜVEN / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
HASAN YAKUP CANGÜVEN / KONUK YAZAR

VENEZUELA, İHANET VE YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ

05 Ocak 2026 Pazartesi 00:19

 

Tarih, devletlerin ve iktidarların nasıl yıkıldığını kitaplarında defalarca yazmış, tarih meraklıları da bunları defalarca okumuştur. Bu yıkılışların neredeyse tamamının ortak paydası dış saldırılardan önce içeride başlayan çürüme ve çözülmedir.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşü, barbar kavimlerin saldırılarıyla açıklansa da asıl kırılma, senato içindeki entrikalar, lejyon komutanlarının iktidar hırsı ve merkezî otoriteye sadakatin kaybolmasıyla yaşanmıştır. Roma’yı yıkan, Germenler değil; Roma elitinin kendi devletini içten kemiren ihtiraslarıdır.

Abbasî Devleti’nin zayıflaması da benzer bir seyir izlemiştir. Saray içi klikler, vezirler arası iktidar mücadeleleri ve Türk–Fars bürokratik rekabeti, devleti savunmasız hâle getirmiş; Bağdat, Moğol orduları gelmeden önce fiilen içeriden çökertilmiştir. Hülagû Han’ın orduları yalnızca son darbeyi vurmuştur.

Osmanlı Devleti’nin gerileme ve dağılma süreci de yalnızca dış baskılarla izah edilemez. Yeniçeri Ocağı’nın bozulması, rüşvetin devlet mekanizmasına sirayet etmesi, saray içi entrikalar ve merkezden kopan taşra ayanları; devleti içeriden felce uğratmıştır. Avrupa orduları, Osmanlı’yı sahada yenmeden önce, Osmanlı kendi kurumsal direncini kaybetmiştir.

Hiçbir ülke, hiçbir lider, hiçbir dava yalnızca dış saldırılarla çökmez. Bütün bu örnekler, çöküşün gerçek nedenini ve değişmeyen şu gerçeği teyit eder: Devletler, dış düşmanlarla değil; iç zaaflarla, dâhili hainlerin ve yerli işbirlikçilerin onlara verdiği destekle, içeriden açılan kapılarla yenilirler.

Dış saldırılar elbette yıkıcıdır; ancak bu saldırılar içeride karşılık bulmadıkça, ihanetle beslenmedikçe ve zaaflarla birleşmedikçe kalıcı bir sonuç doğurmaz. İşte bu yüzden, tarih boyunca yıkılan her devletin enkazında yalnızca düşman ordularının değil, içeriden çalışan ellerin de parmak izleri yani 5’inci Kol Faaliyetleri vardır.

İşte bu nedenle tarih, yalnızca geçmişi kayıt altına almakla kalmaz; aynı zamanda hafızasında tuttuğu ihanet kronolojisiyle de dönemin tüm yöneticilerini uyarır. Halkının desteğini yitiren, vatana ve millete duyulan sadakat zeminini aşındıran ve ahlâkî meşruiyetini kaybeden her iktidar, her hükümet ve her devlet ne kadar güçlü ve sarsılmaz görünürse görünsün, gerçekte çöküş takvimini kendi elleriyle işletmeye başlamış demektir.

CIA’nın Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya ilişkin yaptığı son açıklama, Maduro’nun yerinin dış istihbarat operasyonlarıyla değil; Venezuela hükûmeti içindeki kendisine en yakın isimler tarafından bildirildiğini ortaya koymuş ve bu kadim, değişmez hakikati bir kez daha bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.

Mesele bir istihbarat başarısı değil, açık bir iç ihanet vakasıdır. Üstelik bu ihanet, sokaktan, muhalefetten ya da sistem dışı unsurlardan değil; devletin en üst katmanlarından, kabine düzeyinden gelmiştir.

Tam da bu noktada, geçmiş dönemlerde ana muhalefet partisinin genel başkanlığını da yapmış bir siyasetçinin şu sözü meselenin özünü berrak biçimde ortaya koymaktadır: “Ne kadar en ideal kadroyu ya da en mükemmel yönetimi kurduğunuzu iddia ederseniz edin, yüzde 10’luk ihanet payını mutlaka hesaba katın.”

Bu söz, bir karamsarlık ifadesi değil; siyasal gerçekliğin soğuk bir tespitidir; çünkü devlet yönetimi, yalnızca liyakat ve sadakat söylemleriyle ayakta durmaz. Asıl mesele, sadakatin sürekliliği ve kriz anlarında kimin nerede durduğudur. Hiç makam, unvan ya da koltuk; ahlâkı, vicdanı ve aidiyeti garanti etmez.

Dış güçler her zaman vardır. CIA, MOSSAD, MI6, BND, SVR, FSB ya da adı pek duyulmayan başka bir istihbarat örgütü de olabilir… Bunların varlığı şaşırtıcı ve istisna bir durum değildir. Devlet dediğiniz yapı, zaten bu tür istihbarat savaşları ve mücadelelerin yaşandığı bir alandır; hayatın olağan akışı da buna uygundur. Olağan olmayan ise şudur: Venezuela’nın Bolivarcı Ulusal İstihbarat Servisi (SEBIN) ve Askerî Karşı İstihbarat Genel Müdürlüğü (DGCIM) gibi kurumları varken, bu yapıların içeride bu kadar rahat hareket edebilmesidir.

Zira hiçbir dış istihbarat örgütü, içeride bir karşılık bulmadan kendilerine bu denli geniş bir alan açamaz. Kapılar içeriden açılmadan, bilgiler dışarıya taşınmadan ve zemin içeriden hazırlanıp uygun hâle getirilmeden bu tür operasyonların başarıya ulaşması mümkün değildir.

Devletleri asıl zayıflatan da zaten dışarıdakiler değil; içeride, sistemin içinde duran ama aidiyeti, kalbi ve ruhu başka yerlere ait olan bu çürük elmalardır. Sorun onların varlığı değil, fark edilmemeleri, görmezden gelinmeleri ve zamanında ayıklanamamalarıdır.

Şu gerçek artık inkâr edilemez: İçeriden ihanet olmadığı müddetçe hiçbir iktidar yıkılamaz, hiçbir devlet teslim alınamaz, hiçbir lider kolayca hedef hâline getirilemez. Yenilgi, tankla, uçakla, ağır silahlarla değil, ekonomik yaptırımlarla değil; dosyalarla, bilgilerle, koordinatlarla ve ihbarlarla gelir. Ve bunların tamamı içeriden sağlanan desteklerle olur.

Bu nedenle vatan hainliği kavramı, yalnızca silah alan ya da bayrak yakanlarla sınırlı değildir. Devletin en mahrem bilgilerini yabancı servislerin masasına koyanlar, kritik anlarda “tarafsızlık” kisvesi altında saf değiştirenler, koltuğunu korumak uğruna ülkesini pazarlık konusu yapanlar da aynı suçun failleridir. Üniforma giymeden, slogan atmadan, sessizce yapılan bu ihanet türü, en tehlikelisidir.

Maduro örneği, tüm devletler ve iktidarlar için sert bir uyarıdır: En büyük risk dışarıda değil, içeridedir. En büyük tehdit muhalif söylemler değil, sadakat maskesi takmış çıkar odaklarıdır. Ve en ölümcül darbe, düşmandan değil, “bizdenmiş gibi görünen yerli işbirlikçilerinden” gelir.

Devlet aklı, işte tam da bu nedenle, yalnızca düşmanı tanımakla yetinmemeli, içerideki zaafları, ihtirasları, koltuk sevdalılarını ve ihanet ihtimallerini de sürekli hesaba katmalıdır. Aksi hâlde en güçlü görünen siyasal ve ekonomik yapılar bile, bir gecede çözülebilir.

Türkiye’yi örnek vermek gerekirse; 27 Mayıs 1960’tan bugüne yapılan cunta darbelerinin hepsinin ardında, ABD başta olmak üzere, Batılı güçlerin olduğu bilinen bir gerçektir. Bu konuda en önemli kanıt da 1980 darbesinden sonra dönemin CIA’nin Türkiye Şefinin ABD Başkanına verdiği o meşhur “bizim çocuklar başardı” haberidir. Tek bir cümlelik bu açıklamanın koca bir dönemi anlatmaya yetmekle kalmayıp; darbenin sadece tankla, tüfekle değil; içeriden kurulan ilişkilerle, önceden hazırlanmış zeminlerle gerçekleştiğini açıkça ortaya koyan bir itiraftır aslında.

Bugün Venezuela’da yaşananlara bakınca insanın aklına ister istemez yapılan operasyonun dışarıdan değil, içerideki bazı unsurlar üzerinden yürütüldüğüne dair o söz geliyor. Yani senaryonun adı değişmiş, ülke değişmiş ama yöntem aynı kalmış. Onların çocuklarının içeriden açtıkları kapılar aralanmış…

Asıl mesele de burada başlıyor zaten. Kim bunlar? Nasıl oluyor da bir ülkenin içinde, o ülkenin diliyle konuşup, o ülkenin insanı gibi davranıp, kritik anlarda bambaşka bir yerde durabiliyorlar? Bu insanlar bir günde mi ortaya çıkıyor, yoksa yıllar içinde mi yetiştiriliyor?

Bu soruları sorarken kimseyi işaret etmeye, suçlamaya gerek yok; çünkü konu kişilerden çok sistemlerle ilgili. Denetim zayıflıyorsa, liyakat geri plana itiliyorsa, kurumlar içini boşaltıyorsa; işte o zaman bu tür yapılar kendilerine rahatça alan bulabiliyor.

Daha dün Venezuela Devlet Başkanı Maduro’ya yapılan darbe bize şunu bir kez daha gösterdi ki; dışarıdan gelen hiçbir müdahale, içeride karşılık bulmadan başarıya ulaşamaz. O yüzden “onların çocukları” lafına takılıp kalmaktan ziyade, böyle cümlelerin tekrar kurulmasına imkân veren zemini ortadan kaldırılmasıdır. Asıl yüzleşilmesi gereken gerçek de budur.

Ne dersiniz?

Bu yazı toplam 446 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim