Bugün 11 Nisan 2026 Cumartesi
  • Antalya11 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6854.07
    %0.39
  • Dolar
    44.3489
    %0
  • Euro
    51.3612
    %-0.34

BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

YENİDEN YENİDEN DOĞMAK VE MOLA HAKKINI GERİ ALMAK

11 Nisan 2026 Cumartesi 21:19

 

    Sekiz dokuz yaşlarında olmalı. Sırtında ağırlığı nedeniyle omuzlarını çökertmiş bir sırt çantası, küçük ama hızlı adımlarla, ayaklarını sürüyormuş gibi kendisini okula götürecek servise doğru ilerliyor. Minibüste cam kenarlarına, alamadığı uykusunu almaya çabalayan ya da gözleri yarı açık yarı kapalı, bakar görmez çocuk yüzleri sıralanmış. Hafta sonları onları bekleyen, anne babalarının kendilerinin yaşamayıp yaşatmayı istedikleri arzuları ya da toplumsal yarışın olur mu olmaz mı ister mi istemez mi uyar mı uymaz mı denilmeden, sürüklenerek götürülecek müzik, spor, dersle ilgili kurslar.  Çok katlı binalarda, iş kulelerinde, ofislerde, bürolarda, odalarda  ortada bir panoptikon olmadan yan yana dizilip çalışmaya başlamazdan önce metrolarda erişkinlerin başı öne düşüyor irkilip başlarını kaldırıyorlar. Duraklardan taşan, kendinin hem efendisi hem kölesi olan insan seli kentin caddelerini sokaklarını önüne katıp sürüklüyor. İşten eve dönerken maraton koşucusuna taş çıkartan gine de hep bir şeylere geç kaldıklarına inanan bu insanların zihninde evde neler yapacakları, hafta sonu görevleri oradan oraya koşuşturup duruyor. Trafik keşmekeşinden kendimi sıyırıp akşam üstü eve döndüğümde hangi yollardan geçtiğimi hatırlamayan ben, hemen mutfakta işe başlamam gerektiğini biliyorum. Daha okunacak makaleler var, başka işler var beni bekleyen… 

     Her tarihî dönemin kendine özgü hastalıkları var: virüsler, bakteriler, otoimmün hastalıklar, kanser vb. 21. yüzyıl başlarında Koreli yazar, filozof Byung-Chul Han, birçok insanın yaşadığı, bildiği ama adlandırmadığı bir rahatsızlığın isim babası oldu. Bu  zorlu bir çaba sonrası ortaya çıkan ne fiziksel bir yorgunluk ne de dinlenmeyle geçen kalıcı bir bitkinlik. ‘’Ben’’ öznesi, dışarıda bir otorite tarafından  izlendiğini hissetmese de kendi içinde yarattığı öz otorite, ondan bir performans beklemekte. Kendi kendisinden her an daha fazlasını, daha iyisini talep eden bir dürtüyü öylesine içselleştirmiş ki bu adeta zihninin vazgeçilmezi. İçine kendisini denetleyen sürekli kışkırtan bir iç gözetim kulesi inşa etmiş. Daha önce toplumda yasaklar, katı kurallar, kurumlar ve  tanımlanmış bir hiyerarşi aracılığıyla kontrol sağlanırken günümüzde toplumsal yapı değişmiş. Artık egemen dil, merkezi bir görev kavramını sahiplenmekten çok bir güç diline dönüşmüş. Artık ‘’yapabilirsin, yapmalısın, başarabilirsin hadi ama daha ne duruyorsun?’’ dili geçerli. Geçen yüzyılların toplumunda disiplin itaati dayatırken çağdaş özne kendi kendinin fitilini yakıp kendi kendini eriten bir muma benziyor. Kimse kişiye emir vermese de, bir talep de bulunmasa da o, derslerinde, işinde, mesleğinde, sosyal medyada, özel hayatında ilerleme kaydetmek için tükenmeye, yanıp yok olmaya çoktan hazır nazır.  Bu hazır olma durumunu ‘’yeterince başarılı olamayacağım çünkü yeterince çaba göstermiyorum’’ hissi önüne katmış kovalıyor.

      Kişinin devamlı kendini değerlendirdiği, kendini başkalarıyla kıyasladığı, sürekli kendini ölçüp biçip tarttığı bir baskı düzeninde var olmaya çalışıyor kişi. Sadece mücadele etmekle kalmıyor; bu içselleştirilmiş performans modeli kişinin kendini sömürmesine yol açıyor. Yasakların olmaması nedeniyle özgür olduğuna inanmasının yanı sıra sınırsız bir öz beklentiye sahip olması onu kara deliğin içine çekiyor. Ancak bu kara delik ona her zaman yeterli olamadığı, olamayacağı fikrini işlemekte bir an tereddüt etmiyor. Performans beklentilerini karşılamaya devam edemediğine inanan insan, artık kendisinden beklenen veya kendisinin kendisinden beklediği tempoya ayak uyduramıyor. Başarısızlık, tek seferlik bir olay olmaktan çıkıp kalıcı bir duyguya dönüşüyor. Toplumda bu davet veya yasaklar yoluyla değil ‘’başarabilirsin söylemi’’ni teşvik ederek gerçekleştiriliyor. Her ne kadar bu söylem başarı odaklı bir motivasyon olsa da  her şeyi kapsayıcı hâle geldiğinde, her şey optimizasyon açısından  yorumlandığında yaşamda performansın gerekli olmadığı alanlar yitiriliyor. Hatta boş zaman bile dönüşüme uğruyor; dinlenme artık amaçsız değil, daha sonra daha iyi performans göstermek için dinlenmek anlamına geliyor. Boş zaman bir yatırıma dönüşüyor. Bir mola mola olmaktan çıkıp bir strateji hâline geliyor. 

     Teknoloji tek başına bir neden olmasa da bu süreçte önemli bir rol oynuyor. Mobil telefonlar, bilgisayarlar, tablet gibi cihazlar ile oluşturulan kalıcı bağlantı, bilgiye sürekli erişim insana kendisini başkalarıyla anında karşılaştırma  olanağı sağlıyor. Sosyal medya başkalarının başarılarını, gezilerini, mutlu özel yaşamlarını, edindiği varlıkları, mesleki gelişimlerini, yükseldikleri statüler gibi hayatlarının iyi, güzel, düzenlenmiş versiyonlarını gösteriyor. Buna sürekli maruz kalmak örtük bir standart oluşturup kişinin kendi gerçekliğinin bütünüyle değil optimize edilmiş bir seçimiyle karşılaşmasına neden oluyor. Yaşam maratonuna çıkmadan evvel insanın aynaya baktığında gördüğü ömürlük rakibi artık. Günümüz toplumu, Foucault’nun hastaneler, akıl hastaneleri, hapishaneler, kışlalar, fabrikalardan oluşan disiplin dünyası değil. Yerini çoktan başka bir rejime, spor salonları, ofis kuleleri, bankalar, havaalanları, alışveriş merkezleri ve genetik laboratuvarlarından oluşan bir topluma bıraktı. Yirmi birinci yüzyıl toplumu artık disiplin toplumu değil, başarı toplumu.  Sakinleri ise artık itaat değil, “başarı öznesi”. 

      Hayatın çok hızlı aktığını, ne kadar koşarsak koşalım hep geç kaldığımızı, işlerin bittiğini ama yapılacaklar listesinin sonunu hiç göremeyeceğinizi hissettiğimiz için yorgunuz. Sürekli motive, sürekli hedefe kilitlenmiş olmamızı ve sürekli en iyisini yapmamızı talep eden bir zihne sahibiz. Günümüz toplumu performansa, üretken insanlara, kendini aşanlara taptığından bizler hem katil hem kurban, hem efendi hem köleyiz. Artık daha az şey yapmanın değerini düşünmenin vakti. Acele etmeden durup sohbet etmek, amaçsızca dolaşmak, tamamen zevk aldığımız bir şeyler yapmak veya sadece pencereden manzaraya bakmak için zaman ayırmanın değerini düşünün bir. İşte bu ‘’verimli zaman’’: oyun oynamak, dolaşmak, düşünmek ve dilediğinizce, herhangi bir talep veya performans testine tabi olmadan ‘’ben’’e alan açan bir dinlenme, mola zamanı. Bizi özgür kılacak olan bağların yokluğu değil bağların ta kendisi. Arkadaşlarla, dostlarla, ailemizle, doğayla, sanatla ya da değer verdiğimiz, sevdiğimiz başka konularla oluşturduğumuz bağ, bizi özgürleştirecek. Artık mola verme ve bunu alışkanlık edinme zamanı. İlk başta ara verdiğimizde yüreğimizi can sıkıntısı kıskıvrak yakalayabilir; oysa can sıkıntısı hayal, düş ve yaratıcı fikirler doğuran verimli bir sessizliktir. 

     Sonunda ilkbahar geldi. Pablo Neruda’nın deyişiyle ‘’biz yeniden, yeniden doğmak’’ için doğduk. O zaman mola hakkımızı geri alacağımız yeni bir hayat bekliyor bizleri. Parktaki ağaçlar çiçeklenmiş beni çağırıyorlar. Kamerayı alıp aşağıda farklı açılar keşfetme zamanı. Mola…


HER ŞEY DEĞERLİ

Bir çimen yaprağının işinin,
daha az değer taşımadığına inanırım ben
tüm yıldızların bir günlük işinden,
ve bunlara eşdeğer mükemmelliktedir
bir karınca,
ve bir kum taneciği,
ve bir çalı kuşu yumurtası,
ve küçük bir ağaç kurbağası
ünlülerden geri kalmayan
büyük bir sanat şaheseridir,
ve yükseklere tırmanan bir ahududu çalısı
gökyüzü balkonlarını süsleyebilir,
ve dalga geçebilir
elimin en ufak ekleminin bir hareketiyle.
ve her heykelin üstesinden gelebilir
başı aşağıda mırıldanan bir inek,
ve ufacık bir fare
yeterli bir mucizedir
altmış kâfirin hakkından gelebilecek.
Gençler ve yaşlılara ne oldu?
Ya kadınlara ve çocuklara
ne olduğuna dair var mı bir fikrin?
Yaşıyorlar ve iyiler,
Kim bilir neredeler?
Gerçekte
ölümün olmadığını gösterir
en küçük filiz,
olsa bile
yeniden hayata yol alacaktır,
onu tutuklayacak
bir şey beklemez ki
yolun sonunda,
yaşam oluştuğu anda.
Her şey devam eder ve genişler
hiçbir şeyin üstüne çizgi çekilmez,
ve sandığından daha farklı
bir şeydir ölmek,
daha farklı.
Doğmanın bir servet olduğunu
hiç düşünen olmuş mudur?
Acele ediyorum söylemek için,
kadın olsun erkek olsun
ölmek kadar uğurludur,
biliyorum.
Ölümün arasından geçiyorum
göçenlerle,
doğumun arasından geçiyorum
yeni yıkanmış bir bebekle,
şapkamla çizmelerim arasında
değilim ki aslında,
birden çok nesneyi inceliyorum,
ikisi bile birbirine benzemeyen
ve hepsi güzel olan,
dünya güzel, yıldızlar da,
onlarla olmak güzel...

Tutto Vale Walt Whitman 
Şiir çevirisi: Bahar Uysal Hamaloglu

Bu yazı toplam 195 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim