Bugün 25 Mayıs 2026 Pazartesi
  • Antalya25 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6697.53
    %1.02
  • Dolar
    45.7157
    %-0.03
  • Euro
    53.4114
    %0.82

BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

HOMO VİATORLUKLA FLANÖRLÜK ARASINDA KALMAK VE YÜRÜMEK

25 Mayıs 2026 Pazartesi 11:46

Homo viatorlukla flanörlük arasında kalıp birini seçmek gerektiğinde de yürüyordum

     Gün ışımaya başlar başlamaz yeşil papağan sokak lambasının üstünde bir mola veriyor, kanatlarıyla havayı yararak üzerine pike yapmayı hedeflemiş martıyı görene dek. Papağana ayrılan süre kısıtlı zira martı evi bellemiş lambayı. İstediğinde gelip konar, dinlenir, canı istediğinde de uçar gider. Martı uzaklaştığında sokağın sessizliği, sabahın serinliği, dünyanın durmuş gibi göründüğü o anlar beni yürüyüşe çağırıyor. Daha çok ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinin sabah ve akşamlarında almanca bir terim wanderlust’tan - dolaşma, gezme, keşfetme konusunda duyulan güçlü bir istek-  yola çıkıyor, sadece Türkçemde  dillendirebileceğim ‘’gönülden niyetlendiğimi’’ gerçekleştirmenin  dinginliği ve ferahlığıyla eve dönüyorum. 

     Yürümek yeniden başlama, köke dönme eylemidir. Yürüyorum, yürümeyi seviyorum; kendimi bulmak ve yol boyunca ayaklarım, bacaklarım sayesinde yanıtlar keşfetmek için. Yürümek, bilinmeyene giden bir yol çünkü öğretisi adım adım ortaya çıkıyor. Yürürken kendim oluyorum; kendimle birlikteyim bazen sadece gölgem bana eşlik ediyor, önüme düşüyor. Yaratmaya benziyor çünkü yolda seçeceğim yön ve karşılaşma önerileri sıralanıyor art arda. Yürürken zihin sisim dağılıyor, eylemim özünde heyecan ve neşe barındırıyor. Düşünce kapıları açılıyor; kaçmaya çalışmıyorlar düşünceler, aksine, özgürce dans ediyorlar. Friedrich Nietzsche’ye katılıyorum; şehir sakini olmak yerine doğa gezgini olmayı tercih eden Nietzsche insanın mümkün olduğunca az oturması gerektiğine inanıyordu. İnanmadığı, açık havada ve hareket hâlinde olmadan ortaya çıkmayan, kasların da neşeyle katılmayacağı hiçbir düşüncenin var olamayacağı fikriydi. “Tüm büyük düşünceler yürürken ortaya çıkar.” — diyor, her gün, özellikle dağlarda, kilometrelerce yürüyordu. Dört duvar arasında hapsolmuş fikirlere güvenmiyordu. Teninde güneşi hissederken fikirleri nefes alabilirdi. Issız dağlara tırmanırken veya deniz kenarında gezinirken, yolların bile düşündüğünü sezdi. Sekiz saatlik tek başına çıktığı doğa yürüyüşlerinde kitabını zihninin sayfalarındaki satırlara harf harf geçirdi.

     Fiziksel, zihinsel ve duygusal yorgunluğum içimi düğüm düğüm düğümlediğinde, adımlarımın ritmi onları çözüyor ve hayal etmeye başlıyorum. Fikirler, yaratımlar, düşler, iyilik hâli, büyüyen yeni bir merak görünmeyen yol arkadaşlarım. Tek başımaymışım gibi yürüyorum ama bir yandan da yalnız olmadığımı biliyorum. Doğada kuş cıvıltıları ve rüzgârın sesi adımlarımın yankısı, şehirde ise sayısız uyaran var. Saate hiç bakmıyorum; zamanı durdurmak istediğimden mi nedir zamana ait hiçbir ölçümün beni ilgilendirmediği bir vakitteyim.  Bazen düz bir yol takip ediyorum bazen sağdaki sokağa bazen soldakine geçiyorum geri döndüğüm de oluyor aynı yoldan. Hiç seçim yapmadığım da oluyor; prefrontal korteksimde ayaklarımın karar vermesine  sorgusuz sualsiz izin çıkıyor. Wajdi Mouawad'ın dediği gibi: "Ok, hedefini yoldayken icat eder. Yani, kişinin kimliği ve kaderiyle karşılaşmak için yürüyüşe çıkması gerekir." Yürüyüş keyiften fazlasını sunuyor bana: belki bir karşılaşma belki de bir varış noktası. 
 
     Biraz soluklanmak için yoldaki bir banka oturuyorum. Yanıma başka bir bipedalist geliyor: bir martı. İki ayak üzerinde dik yürüyebilme yeteneği  bipedalite, insan evriminin ayırt edici özelliklerinden biri. Birçok primat kısa süreliğine ayağa kalkıp yürüyebilir, ancak bu duruşu birincil hareket biçimi olarak yalnızca biz insanlar kullanabiliyoruz. Kuşlar, kangurular, bazı sürüngenlerse hayatlarının bir bölümünde bipedalist. Yaklaşık yedi milyon yıl önce, atalarımız ağaçlara tırmanıyor ve yerde dört ayak üzerinde yürüyorlar, beş milyon yıl öncesine gelindiğinde, iki ayak üzerinde yürümeye başlıyorlar. Yaklaşık iki milyon yıl öncesinde bacaklarımız uzuyor, pelvisimiz kısalıp genişliyor, uyluk kemiğimiz içe doğru eğiliyor, uyluk ve kaval kemiğimiz bir açı oluşturuyor, ayak parmaklarımız değişiyor. Bu sayede vücudumuz bir bacağımız üzerinde dengeyi sağlarken diğer bacağımızı adım atmak için kaldırabiliyoruz. İki bipedalist birbirimize dikmişiz gözümüzü. Her martının bir diğerine benzediğini birbirinden farklı olmadığını düşünüyorum. Belki martının gözünde de insan bir diğerinin aynısıdır. Peki ne bulduk da birbirimizde de, kaybolduk bir diğerimizin retinasında? Lambanın tapusunu eline geçirmiş olan beni takip etmemiştir diye geçiriyorum içimden. Öyle uzun bir süre birbirimize bakıyoruz ki! Ortak bir dilde buluşabilsek havadan sudan konuşuruz belki de derin bir sohbete döner bu karşılaşma. Kim bilir? Velosiraptörlerin evrim hikâyesi hakkında pek bir bilgim yok ama bir gün okuyup öğrenmeye karar veriyorum. Sonra martı ani bir hareketle geri dönüp havalanıyor, arkadaşlarının arasına karışıyor. Bana düşen doğrulmak, dengemi koruyarak ağırlık merkezimin altındaki evrim kanıtlarımla adım atmak. Yola devam. Bulutlar birbirini kovalarken güneş sarısı yolları, binaları, parkları, bankları, sokak ve trafik lambalarını yıkıyor. Günün ilerleyen saatlerinde insan kalabalığından nefes alamayacağım o bilindik caddeye çıkmışım. Daha önce deniz olan bu alanı da toprakla doldurup denizin anısına dalgaya benzer bir sıra gri, bir sıra koyu gri dalga şeklinde kıvrımlı kaldırım taşlarıyla döşemişler. Uzun süre onlara baktığımda başım dönüyor. Denize ulaşamadan deniz tutuyor. Merak ediyorum Jean-Jacques Rousseau bu yolu adımlasa ne hisseder, ne düşünürdü? ‘’İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni Üzerine Söylev’’ini ormanda yürürken yazan Rousseau ‘’homo viator'u ‘’ (yürüyen insan) keşfetmişti; kültür, eğitim ve sanatla bozulmamış olanı, kitaplardan ve salonlardan önce yaşayanı, toplumlardan ve çalışmadan önce dünyaya geleni. Onun asil vahşisi ‘’homo viator’’du. Ben kendimi nasıl adlandırabilirim diye bir soru beliriyor kafamda.

     Denize yaklaştığımı biliyorum, dedemin deyişiyle iyot kokusunu alamasam da. Hafif hafif, ince ince, usul usul yağmur çiseliyor. Aldırmıyorum, gelir geçer. Birazdan kent sokaklarına iğne atsan yere düşmeyecek bir insan kalabalığı hakim olup beni de önüne katıp süpürecek. Okula, üniversiteye, işine gücüne giden bir insan selinde kaybolmak istemeyen aylak bir kent gezgini miyim ben diye aklıma gelmiyor değil hafif bir suçluluk hissiyle. Bir flanör müyüm? Bu his küçük bir kesi atıyor gönül hoşluğuma ama  antiinflamatuar hücrelerim medyatörleriyle birlikte -on sekiz yıllık öğrenim ve otuz yedi yıllık meslek hayatım bilinç üstüme çıktığında- toplaşıp yarayı hemen onarıyor. Fransızca "gezinti" veya "tembellik etmek" anlamına gelen bir kelimeden türetilen ‘’flâneur’’ kavramı, 19. yüzyılın ortalarında Paris'te ortaya çıkmış. Her şeyden önce, şehir hayatının keyifli bir gözlemcisi olan ‘’aylak gezgin’’, şehirde yürüyerek, gördüklerini izleyen ancak bunlara katılmayan biri. Fransız Devrimi sırasında şekillenen ve deneyimlenen siyasi kültürden kaynaklanan  bu terimin kökeni yozlaşma fikrine dayansa da,  günümüzde flanör olmanın güzelliği aslında herkesin flanör olabilme hakkı ve şansında yatıyor bana göre.

     Bir ayağımı diğerinin önüne koyma eyleminin beni serbest bıraktığı alan tam ve mutlak bir özgürlük alanı; ayaklarımla harita çıkarmamı sağlayan tek eylem; bir şehri bir araya getirmeme, kent merkezinin yörüngesinde varlığını sürdüren birbirine bağlı ama birbirinden farklı semt uydularının varlığını, birbirine uzak ama birbirine çıkan dar sokakları, uzun caddeleri zihnimde koordinat koordinat işaretlemek. Aslında nasıl iç içe geçtiklerini görmek, aralarındaki sınırların farkına varsam da hoşuma gidiyor. Yürürken bazılarını eskiden çok iyi bildiğim, bazılarını ise uzun zamandır görmediğim, bir zamanlar bir yerde tanıştığım, unuttuğum ya da hiç aklımdan çıkarmadığım insanlarla karşılaşmak adeta sıla ile ana yurdumun iç içe geçmesi. Çürüyen bir duvar, paslanmış metal bir bank, dik bir sokak kadar sıradan olabilecek bir şeyin görüntüsüne bile kapılarak keşfetme merakımın harlanması, beni ilginç görünen her yere çağırıyor. Eve her döndüğümde, günün bana ait olduğunu ve istemediğim bir yerde olmak zorunda olmadığımı hatırlatıyor. Günümüzde bize sunulan konfor alanı taleplerle dolu. Biz konforu özgürlükle takas etmeyi yeğliyor ve sonunda ikisine de bir bütün hâlinde sahip olamıyoruz. Hayatı kolaylaştırıyor gibi görünen her eylem, onu karmaşıklaştırıyor, bir yük hâline getiriyor. Bu nedenle, basit eylemler bir fetih  anlamı taşıyor benim için çünkü bize en yakın ve en kesin olana, bedene bağlı.  Belki de tüm bu nedenlerden dolayı, yürüyüş, rutinin bizi bir anaformuşçasına içine çektiği o hızlı, yaralayıcı, un ufak eden akıntısına karşı tefekkürü, varoluş sevincini, keşfetme merakını, düşünme fırsatını, doğayla buluşmayı içeren bir eylem olmaya devam edecek. 

    Ben doğada ve şehirde yaşayanlarla, anılarımla  ve ölülerimle yan yana yürüyorum. Sanırım ben bir homo viatorum ama biliyorum bazen haklarımız, doğruluğuna inandığımız fikirleri savunmak için de yürüyoruz; bir başkaldırıya, bir çığlığa denk düşüyor yürüyüş o zaman. Nazım Hikmet’e kulak veriyorum:

YÜRÜMEK
Yürümek;
yürümeyenleri
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
bir mavzer gözü gibi
karanlığın gözüne bakarak
                              yürümek!..
Yürümek;
dost omuz başlarını
omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarının içine koyup
                               yürümek!..
Yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını
                            bilerek
                            yürümek...
Yürümek;
yürekten
gülerekten
          yürümek...

whatsapp-image-2026-05-25-at-10-59-59.jpeg

Bu yazı toplam 130 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim