Beş yüz yıl önce Sebastian Brant bir gemi çizmişti. O gemide deliler vardı; ama aslında anlatılan aklını kaybetmiş insanlar değil, aklını kullanmayı reddedenlerdi.
Bugün o gemi yeniden limandan ayrılsa, yolcularını bulmakta zorlanmazdı.
Kaptan köşkünde, her şeyi bildiğini sanan ama öğrenmeyi çoktan bırakmış liderler otururdu. Haritaya bakmadan rota çizer, pusulayı suçlar, fırtınayı inkâr ederlerdi. Onlar için gerçekler değil, alkışlar önemli olurdu.
Güvertede ise makam hırsını erdem sananlar bulunurdu. Ülkenin geleceğini düşünmek yerine kendi koltuklarının ömrünü uzatmaya çalışanlar… Bilginin yerini sadakatin, liyakatin yerini yakınlığın aldığı bir düzende, geminin su aldığını söyleyenler değil, bunu dile getirenler suçlanırdı.
Yolcuların bir kısmı da bütün bunları seyretmekle yetinirdi. Çünkü cehalet yalnızca bilmemek değildir; bilmek istememektir de. En tehlikeli fırtına bazen denizde değil, insanların zihninde kopar.
Brant’ın gemisi hiçbir zaman belirli bir ülkeye ait olmadı. Çünkü delilik, aklın terk edildiği her yerde kendine liman bulur. Bugün de soru aynı:
Gemiyi kim yönetiyor?
Daha önemlisi, geminin nereye gittiğini gerçekten bilen var mı?
Bu yazı toplam 626 defa okunmuştur.