Bugün 11 Ağustos 2026 Salı
  • Antalya27 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6728.95
    %-0.07
  • Dolar
    47.6475
    %0.05
  • Euro
    55.0085
    %0.02

EŞREF URAL / JOURNAL-KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
EŞREF URAL / JOURNAL-KONUK YAZAR

DENİZE DÜŞEN MİLLET YILANA SARILIR

10 Ağustos 2026 Pazartesi 23:39

 

Yazıya bir uyarı notu ile başlamak isterim; bizim meşhur atasözümüzdür, “denize düşen yılana sarılır”. Çaresiz kalan ve ölümle karşı karşıya gelen bir insan, kendisini kurtarabilmek adına başka bir tehlikeye el uzatabilir anlamında çok güzel bir atasözü. Açık söyleyeyim, ben ülkemizin çok şükür henüz “denize düştüğünü” düşünmüyorum ve “yılana sarılmak” gibi bir gündeminin olduğunu da hiç sanmıyorum. Bana bu günkü Türkiye’yi tarif et derseniz cevabım şudur: Evet, büyük sosyal, siyasal, ekonomik sorunlarla yaşıyoruz. Evet, hukuk ve adalet kavramları itibar kaybetti ve bu tablo ülkemiz adına büyük endişe kaynağı. Evet, demokrasi, çağdaş eğitim politikaları, bilimsel eğitim gibi hususlarda gerilemekteyiz. Ama tüm bunlara rağmen, bu günün Türkiyesinin “denize düştüğü” tezini savunmak çok abartılı bir yorum olur. Büyük sorunları olan ve fakat yine de bu sorunları kendi içinde samimi bir gayret ve iş bilir, liyakatlı, vatansever bir ekibin iş başına geçmesiyle çözebilecek bir ülke olduğumuzu düşünüyorum.

Ama Cemil Meriç’in isim hakkıyla “Bu Ülke”, geçen yüzyılda gerçekten denize düştü ve gerçekten yılana sarılma durumuyla yüz yüze geldi. Tarih 1920, yaz ayları. İngiliz desteğini tamamen arkasına alan Yunan birlikleri Batı Anadolu’da hızla ilerliyorlar. İstanbul aylardır işgal altında ve Saray tamamen teslim olmuş durumda. Ankara’da yeni açılan meclisin elinde kayda değer bir askeri birlik yok, tek çareleri, aslında hiç sevmedikleri ve üslubunu onaylamadıkları Çerkez Ethem.

Yunan Ordusu Batı Anadolu’da çok rahat ilerlemektedir. 30 Haziran 1920’de Balıkesir işgal edilir ve bunu 8 Temmuz’da Bursa’nın işgali takip eder. Gerçekten de şu halde Yunan Ordusunu durdurabilecek hiçbir kuvvet yoktur. Ankara’da, Millet Meclisinde kaygı, endişe, korku, çaresizlik had safhadadır. Tüm bunların üzerine 10 Ağustos günü İstanbul hükümeti Sevr Antlaşmasını imzalar. Çok açıktır ki Sevr Antlaşması Türklerin Anadoludan tamamen sökülüp atılması kararıdır, yani kelimenin tam anlamıyla Türklerin ölüm fermanı!

Ve işte böyle bir tarihi süreçte Ankara’da, Meclis toplantısında inanılmaz bir konu esaslı bir şekilde tartışılmaya başlanır: TÜRKİYE’NİN BOLŞEVİKLEŞMESİ! Hayır hayır, bu teklifi dile getirenler ya da buna destek verenler öyle solcu molcu falan değiller. Meclisin neredeyse tamamı Bolşevikleşme ve Bolşevik Sovyet ordusunu davet etmeyi ciddi ciddi düşünüyor ve hatta dile getiriyorlar.

Bursa’nın işgalinden iki gün sonra Mecliste yaşanan tartışmanın gündemi de budur. Medreselerde yetişmiş, muhafazakar ve hatta İslamcı fikirlere sahip Besim Atalay, kürsüdeki konuşmasında şöyle sesleniyor: “Büyük Peygamberimiz diyor ki, dini ve Müslümanlığı ondan olmayan birtakım insanlar sağlayacak. İşte Allah o kuvveti bize gönderiyor. Biz Bolşeviklere yaklaştıkça, şeriata daha çok yaklaşıyoruz!”. O günlerde Aydın’lı Sarı Hüseyinoğlu Ahmet Bey: “Yunan’ın kovulması uğruna, vicdanen inanmadığım Bolşevikliğin memleketimizde egemen olmasına ve bütün mal ve mülkümüzden bize zerre kalmamasına razıyım” diye görüş belirtiyor.

14 Ağustos 1920 tarihli oturumda Burdur mebusu İsmail Suphi (Soysallı) Bey, doğrudan meclis Başkanı Mustafa Kemal’e soruyor: “Paşa Hazretleri… Bolşevik kuvvetlerinin buraya çağrılması düşünülmüş müdür? Böyle bir girişime gerek var mıdır?” Mustafa Kemal Paşa bu üsluptan çok rahatsız oluyor ve verdiği yanıt şöyledir: “Böyle bir soru sorabilmek için durumu çok iyi düşününüz, çözümleyiniz, ondan sonra Genel Kurul önünde soru sorunuz. Biz böyle bir şey düşünmedik ve düşünmek de istemiyoruz!”.

Aslında o günkü Ankara meclisindeki 350 mebusun en az %90’ı Bolşevik Rusya’dan da, Çarlık Rusyasından da zerre hazzeden insanlar değildi. Zaten Bolşevikliğin ne olduğunu bilen de yoktu. Hepsi de Rus devletinin Anadolu ve Boğazlar üzerindeki üç asırlık emellerinin farkındaydılar. Ama o günlerde öylesine büyük bir panik ve çaresizlik içindeydiler ki, başka türlüsünü düşünemiyorlardı. Yani gerçekten denize düşmüşler ve gerçekten de yılana sarılmayı düşünüyorlardı.

Neyse ki devamında tarih ve talih bizden yana güldü ve “yılana sarılmak” yerine, bağımsız modern bir cumhuriyet kurmayı başardık. Umarım Türkiye gelecek senelerde 1920’lerde karşılaştığımız berbat günlere bir daha şahit olmaz ve herhangi bir yılana sarılmak zorunda kalmadan yoluna devam eder.

Bu yazı toplam 130 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim