Bugün 06 Eylül 2026 Pazar
  • Antalya38 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6898.09
    %0
  • Dolar
    48.3814
    %0
  • Euro
    56.1226
    %0

TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

KOLEKTİF BİR NARSİZM; MİLLİYETÇİLİĞİN AHLAK EŞİĞİ

06 Eylül 2026 Pazar 14:11

Geçenlerde Karar internet sitesinde Ratko Mladić örneği üzerinden “kimlik adına öldürmek” ile özdeşleşen Sırp milliyetçiliğini konuşmuştuk. Din-manastır-kilise-mitoloji, siyaset-politikacılar-devlet ve aydınlar sentezinin nasıl pimi çekilmiş bir bombaya dönüştürülebileceğinin matematiğini anlamaya çalışmıştık.

Mesele elbette yalnız Sırplar değildi. Asıl mesele, bir toplumun geçmişini, mağduriyetlerini, zaferlerini ve kutsallarını nasıl hatırladığı ve bunların siyaset, devlet, din adamları ve aydınlar tarafından nasıl yeniden üretildiğiydi.

1912 Balkan Savaşı sırasında gazetecilik yapan, daha sonra Sovyet Devrimi’nin önderlerinden olacak Lev Troçki, Balkanlardaki şiddeti aktarırken bir askere nasıl böyle şeyler yapabildiğini sorar. Aldığı cevap son derece sade ve soğuktur:

“Alışıyorsun.”

Belki işin karanlık tarafını anlatan en kısa cümlelerden biridir bu. Önce ötekini farklı, sonra tehlikeli, ardından düşman görmeye; nihayet ona yapılanı meşru kabul etmeye alışıyorsun.

Bu örnekler insanı şu soruya götürüyor: Milliyetçilik bir adrenalin-duygu mudur, yoksa kültürel ve siyasal olarak üretilen bir kimlik midir?

Muhtemelen ikisi de.

Milliyetçilik ne zaman narsisizme dönüşür?

İnsanın ülkesini, tarihini ve bayrağını sevmesi patolojik değildir. Aidiyet insanın temel ihtiyaçlarındandır. Bunun yapıcı biçimine vatanseverlik de diyebiliriz: İnsan ülkesini sever, gelişmesini ister fakat bunun için başkasını küçültmeye ihtiyaç duymaz.

Sorun, aidiyetin üstünlük duygusuyla, üstünlüğün mağduriyetle, mağduriyetin de sürekli tehdit algısıyla birleştiği yerde başlıyor.

Kolektif narsisizm yalnızca:

“Biz büyük bir milletiz.”

demek değildir. Daha problemli cümle şudur:

“Biz büyük bir milletiz ama dünya bunun farkında değil. İnkar ediyor”

Birincisi özgüven yaratabilir. İkincisi sürekli tanınma ve alkış ihtiyacı doğurabilir.

Francis Fukuyama’nın Identity kitabındaki thymos kavramı burada önemli. İnsan yalnız güvenlik ve refah istemez; değerli olduğunun başkaları tarafından tanınmasını da ister. Fukuyama’nın isothymia dediği eşit değerde kabul edilme arzusu ile megalothymia, yani üstün görülme arzusu arasındaki fark tam da burada ortaya çıkıyor.

Yapıcı milliyetçilik:

“Biz de başkaları kadar değerliyiz.”

der.

Narsistik milliyetçilik ise kendi değerini başkasının değersizliği veya kendisine hayranlığı üzerinden kurmaya başlar. 

Yeorgiyadis yüz yıl önce ne görmüştü?

İzmirli Osmanlı Rum entelektüeli Dimitrios Yeorgiyadis’in 1909’da yayımlanan Türkiye’nin İhyası Mümkün mü? kitabını bugün bu gözle yeniden okumak ilginç.

Yeorgiyadis elbette “kolektif narsisizm” kavramını kullanmıyordu. Üstelik Türkler hakkındaki bazı hükümleri döneminin Oryantalist ve özcü yargılarını taşıyor. Buna rağmen gördüğü zihniyet problemi dikkate değer.

Temel sorusu şuydu:

Türkiye neden değişmesi gerektiğini bildiği halde değişemiyor?

Kanunlar değişiyor, kurumlar yenileniyor, Batı’dan modeller alınıyor; fakat zihniyet aynı hızda değişmiyor.

Sağlıklı tepki:

“Nerede hata yaptık?”

sorusudur.

Narsistik tepki ise:

“Bizde sorun yok, bizi engelliyorlar.”

demeye daha yatkındır.

Böylece başarısızlık iç muhasebenin değil dış tehdidin konusu olur. Batı’nın teknolojisi istenir ama değerlerinden korkulur; kurumları alınır fakat onları üreten zihniyet yeterince tartışılmaz. Yeorgiyadis’in işaret ettiği bu paradoksu bugün kolektif narsisizm üzerinden yeniden okuyabiliriz. 

6–7 Eylül: Komşu nasıl ötekine dönüşür?

Sırp milliyetçiliğinin tarihine bakıp rahatlamak kolaydır. Daha zor olan kendi tarihimizle yüzleşmektir.

6–7 Eylül 1955 bunun en acı örneklerinden biridir. Kıbrıs gerilimi ve Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bomba atıldığı haberinin yayılmasıyla başlayan olaylar kısa sürede Rumların, ardından Ermeni ve Yahudilerin evlerine, işyerlerine, kiliselerine ve mezarlıklarına yönelik saldırılara dönüştü.

Burada yalnız siyasi organizasyonu değil, sıradan insanın psikolojisini de düşünmek gerekiyor.

Bir gün önce komşunuz olan Rum bakkal veya Ermeni kuyumcu nasıl birkaç saat sonra “bizden olmayan” birine dönüşebiliyor?

Önce:

Biz ve onlar.

Sonra:

Onlara güvenilmez.

Ardından:

Bize geçmişte yaptıklarını unutmayın.

Ve nihayet komşunuz artık komşunuz değil, bir kimlik kategorisidir.

Kolektif narsisizmin tehlikeli noktası tam burada başlıyor: Kendi mağduriyetimiz başkasının mağduriyetini görmemizi engelliyor.

Tek bir milliyetçiliğimiz yok

Bekir Ağırdır’ın değerlendirmeleri ve araştırmaları Türkiye’de tek bir milliyetçilik olmadığını gösteriyor: Cumhuriyetçi, güvenlikçi, etnik, yayılmacı, İslamcı-Osmanlıcı, sokak, Türk Dünyası ve Batı karşıtı milliyetçilikler var. Buna bugün bir de dijital-algoritmik milliyetçiliği eklemek mümkün.

Dolayısıyla “milliyetçilik yükseliyor” demek tek başına fazla kolay. Asıl soru, hangi milliyetçiliğin hangi ihtiyaç ve korkulardan beslendiği.

Her güçlü millî aidiyeti kolektif narsisizm saymak da yanlış olur. Özellikle güvenlikçi milliyetçiliği, ülkenin toprak bütünlüğü ve vatandaşın güvenliği için caydırıcılık arzusuyla ilişkili görmek gerekir. Bunu yayılmacı milliyetçilikten ayırmak önemlidir.

Yapıcı milliyetçilik ülkesinin güçlü olmasını ister ama gücü tek başına amaç haline getirmez. Bilimde, teknolojide, sanatta, ekonomide ve savunmada başarıdan gurur duyar; başka kimlikleri tehdit olarak görmek yerine ortak vatandaşlık zeminini genişletir.

Belki ölçü şudur:

Kendi insanına güven verirken ötekine korku vermemek.

Savunma sanayii ve millî özgüven

Türkiye’nin savunma sanayiinde son yıllarda geliştirdiği kapasite, teknolojik bağımsızlık ve yetişmiş insan gücü küçümsenecek bir başarı değildir. Zor bir coğrafyada kendi savunma teknolojisini geliştirmek rasyonel bir devlet politikasıdır.

Üstelik bunu yalnız askerî kapasite olarak görmek eksik olur. Bir savaş gemisini, İHA’yı veya başka ileri teknoloji ürününü üretebilmek; mühendislik, üniversite, sanayi, teknoloji ve yetişmiş insan kapasitesinin de göstergesidir.

Gençlerin bu alana ilgisini yalnız milliyetçi heyecanla açıklamak da doğru değil. Nitelikli iş, teknik gelişim, dünyayla rekabet ve anlamlı bir kariyer beklentisi de burada güçlü bir unsur.

Dolayısıyla savunma sanayii narsistik milliyetçiliğin göstergesi değildir; tersine doğru değerlendirildiğinde yapıcı millî özgüvenin kaynaklarından biri olabilir.

Mesele güce sahip olmak değil, güce hangi anlamı yüklediğimizdir.

Sağlıklı özgüven:

“Kendi güvenliğimizi sağlayabilecek kadar güçlü olmalıyız.”

der.

Narsistik özgüven ise:

“Dünya bizim ne kadar güçlü olduğumuzu görmeli.”

noktasına kayabilir.

Aradaki çizgi ince ama önemlidir. 

Vatanseverlik başka bir imkân

Milliyetçilik tartışmasını “iyi mi kötü mü?” ikiliğine hapsetmemek gerekiyor.

Yapıcı bir vatanseverlik ülkesinin tarihini sever ama kutsallaştırmaz; ordusuyla gurur duyar ama savaşı yüceltmez; savunma sanayiindeki başarısından memnun olur ama eleştiriyi ihanet saymaz.

Osmanlı’yı sahiplenir ama eski Osmanlı coğrafyasını kaybedilmiş mülkü gibi görmez. Cumhuriyet’i savunur ama Cumhuriyet’in yanlışlarının konuşulmasını düşmanlık saymaz. Türk kimliğini değerli görür ama Kürt’ün, Rum’un, Ermeni’nin veya başka bir kimliğin değerini azaltmaya ihtiyaç duymaz.

Fukuyama’nın diliyle mesele megalothymia’dan isothymia’ya, yani “üstünlüğüm kabul edilsin” arzusundan “değerimiz karşılıklı olarak tanınsın” anlayışına geçebilmektir.

Böyle bir milliyetçilik toplumu bölen değil, ortak evi güçlendiren bir aidiyete dönüşebilir. 

Peki bizim milliyetçiliğimiz narsistik mi?

Bu soruya bütünüyle “evet” veya “hayır” demek kolaycılık olur.

Türkiye’nin gerçek ve travmatik bir tarihsel hafızası var: Balkan bozgunu, göçler, Kafkasya, imparatorluğun parçalanması, işgal, Sevr korkusu, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu.

Sorun bunları hatırlamak değil; geçmişin bize ne yaptığıdır.

Geçmiş bize özgüven mi veriyor, düşman mı ürettiriyor?

Osmanlı’yı bilmek dünyaya açılmamızı mı sağlıyor, yoksa “bir zamanlar herkesi yönetiyorduk” duygusuna mı hapsediyor?

6–7 Eylül gibi kendi tarihimizin karanlık sayfalarını konuşabiliyor muyuz?

Ve en önemlisi:

Kendi grubumuzun yaptığı haksızlık karşısında da vicdan gösterebiliyor muyuz?

Yeorgiyadis’in 1909’da sorduğu “Türkiye’nin ihyası mümkün mü?” sorusu bu nedenle hâlâ önümüzde.

Belki bugün soruyu şöyle sormalıyız:

Kendimizi değerli hissetmek ile kendimize hayran olmak arasındaki sınırı biliyor muyuz?

Sağlıklı milliyetçilik geçmişinden güç alır ama geçmişine sığınmaz. Güçlü olmak ister ama gücü ahlakın yerine koymaz. Başarılarıyla gurur duyar ama kusurlarını inkâr etmez. Kendi mağduriyetini hatırlar ama başkasının acısını da görebilir.

Kolektif narsisizm ise sürekli alkış ister; eleştiriyi tehdit, farklılığı şüphe, geçmişle yüzleşmeyi aşağılanma olarak görmeye başlar.

Belki milliyetçiliğin ahlak eşiği tam da burada başlıyor. 

 

 

karar.com'dan alıntılanmıştır.

 

Bu yazı toplam 116 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim