Bugün 26 Ağustos 2026 Çarşamba
  • Antalya29 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    7200.7
    %-0.08
  • Dolar
    48.0523
    %0.01
  • Euro
    56.1112
    %0.04

BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

MARTILAR KADAR ÖZGÜR OLABİLECEĞİMİZ BİR DÜNYA OLMALI, OLMALI MUTLAKA

26 Ağustos 2026 Çarşamba 00:04

 

      Her sabah çığlıklarıyla uyanıyorum bazen kahkahaya bazen homurdanmaya benzeyen. Pencerenin önündeki sokak lambasının tepesinde susup soluklanıyor sonra hançeresi yettiğince en yüksek tonda serenadına başlıyor. Bazılarına kulak tırmalayıcı, itici gelse de belleğimden bir sürü güzel anıyı çekip çıkarıp beni kişisel tarihimin güler yüzüne götürmesi nedeniyle ben seviyorum dinlemeyi. Hep aynı martı mı ziyaret ediyor sokak lambasını onu ayırt edecek bir becerim yok. Tek bildiğim sarı bacaklı martılar ailesinden olduğu. Bu molası yiyecek arayışından çok uyuyan kenti uyandırmak için bir çağrı molasına benziyor. Dinlemeyi seviyorum. Ne çocukluğumda kurulan küçük masa saatlerinin ambulans alarmına benzer yüreğimin en derinine dek beni tedirgin eden sesine benziyor ne de bilinç altımda gecenin bir saati aileden bir büyüğün hastalanması ya da hastaneye kaldırıldığı haberinin öncüsü ahizeli siyah telefonun hiç bitmeyeceğini düşündüğüm yüksek perdeden zil sesine. O yüzden martıların serenatları da, baykuşların çığlıkları da, kargaların sert, boğuk gak gak sesleri de tavus kuşlarının metalik çığlıkları da kabulümdür. 
  
     Bir fincan çay sonrası beni yürüyüşe çağıran o Akdeniz sonbaharının serin ama güneşli gününün davetine icabet etmemek olmaz. Yaklaşık beş yüz metrelik bir mesafe sonra parkın cadde tarafındaki ilk ferforje demir kapısından içeri giriyorum. Sağdaki kadın heykel sanırım dört gözle soldaki masa tenisi masalarında gözlerini o küçük beyaz topa odaklamış heyecanla, bitmek bilmeyen bir enerjiyle koşuşturacak çocukları, gençleri bekliyor. Gecenin, ıssızlığı, yalnızlığı ve ağırlığından bunalmış olmalı. Uzaktaki göletten gelen melodide sarı ayaklı martıların, yeşil keşiş papağanların, ak balıkçılların, kaya güvercinlerinin, yeşil başlı ördeklerin, saz tavuklarının, kumruların, baştankaraların, kumruların, üveyiklerin, ötleğenlerin sesleri birbirinin içine geçiyor, birbirinde eriyor. Koro bir uyum içinde dekreşendodan kreşendoya, kreşendodan dekreşendoya göç eden bir salınımda. Beethoven’ın 9. senfonisi opus 125 te Friedrich Schiller’in Neşeye Övgü adlı şiirini seslendiren  solistlerin ve koronun neşesi solda sıfır kalıyor kuşlar korosunun  yanında. Sabahı sevinçle karşılıyorlar. Göletin yanındaki banklardan birine oturup sırt çantamdan, evden çıkmadan önce hazırladığım tostu çıkartıyorum. Birden bir martı göz kırpmalık bir zaman dilimciğinde pike yapıp yandaki bankta oturan genç daha ilk ısırığını almadan sandviçini kapıp bulutlara karışıyor. Bir an tereddüt ediyorum tostu yiyip yememekte. Sonra başka bir martı da kapıp gitse benim tostu pek de aldırmayacağımı düşünüyorum. Paylaşmak, hem de bir martıyla, iyi gelecek bana.

     Molanın ardından farklı sokaklardan ilerleyip limana çıkan geniş caddeye varıyorum. Burada şehrin yerlileri, turistler, polisler ve martılardan oluşan bir kalabalık var. Kuş olduklarını unutup kent yayalığına soyunmuş martılar; caddeyi bir aşağı bir yukarı arşınlıyorlar kısa bir mesafeyi uçtukları da oluyor, bir heykelin başına oturup dinlendikleri de, banklarda oturanların sohbetlerine kulak kesildikleri de. Kalabalığı arkada bırakıp limana varmak için hızlı adımlarla zikzaklı bir yol çiziyorum. Golondrinaların (gezi tekneleri) yanından geçip, açılır kapanır köprüye ayak bastığımda kanat çırpma sesleri ve attıkları çığlıklar her ne kadar Alfred Hitchcock’un ‘’Kuşlar’’ filmini aklıma düşürse de kentin martılarının bir intikam peşinde olmadığını, olmayacağını düşünüyorum. Bazıları aç, yiyecek peşinde bazıları tok ama açgözlü; limanı, kumsalı, parkları, caddeleri insanlarla paylaşmaya alışmış. Yüzlercesi havada yüzlercesi yerde. Bazıları toplu halde uçarken bazıları attıkları bireysel turlarda gönüllerinden geçen yöne uçuyorlar. Bazen daireler çiziyor, bazen düz bir hatta ilerliyor, bir alçalıyor bir yükseliyor ya bulutlara ya bilinmeze karışıp gözden kayboluyorlar. Katalan sanatçı Robert LLimos’un beyaz fiberglas yüzen heykellerinin birinin karşısında boş bir banka ilişiyorum. Bu fiberglas gökyüzü gözetleyicilerinin gökyüzüne çevrili yüzleri ile Rambla’nın sonundaki altmış metrelik anıtta Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden sonra dönüşü anısına yapılmış  heykelinin denizi işaret etmesi bana hep bir paradoks gibi göründü. Gökyüzünü izlemenin hep onurlu bir iş olduğunu düşündüm;  özellikle de gidip başka topraklardaki ev sahibi halkların ruhlarının, bedenlerinin, yaşamlarının yağmalanması karşısında. O sırada uzun küt uçlu, kırmızı gagası havaya kalkık, uzun ve kalın sarı bacakları üzerinde vakar içinde yürüyen bir martının bana yaklaştığını gördüm. Ayaklarımın dibinde durdu. Öyle birbirimize baktık durduk dakikalarca. Anlatmak istedikleri vardı sanki… Dilinden anlamadığıma üzüldüm ama tahmin etmeye  ve çözmeye çalışacaktım sessizliğini. Alt soy kütüğünde bir yerde Jonathan Livingstone’la karşılaşacağım doğmuştu içime; Richard Bach’ın Martı kitabının baş kahramanı Jonathan’la. Emindim. Sarı bacaklının, kırmızı bir halka ile çevrili soluk sarı gözlerinde Jonathan belirdi, ardından romanın satırları akmaya başladı. Martı, Hava Kuvvetlerinde pilot olarak görev yapan Richard Bach tarafından 1970’de yazılmış. 18 yayınevi kitabı reddetmiş ancak sonunda biri yayınlamış. Yayınlandığında, kitapçılar onu hangi gruba dahil edeceklerini bilememişler; editör, kitabın kasa önüne konulmasını önermiş. İki yıl içinde 1 milyon kopya satmış. 38 hafta boyunca New York Times'ın en çok satanlar listesinde bir numarada kalmış.

     İskele yakınlarındaki martı sürüsü bir parça yiyecek için kavga ederken romanın baş karakteri Martı Jonathan Livingston’un tek derdi uçmak, özgür olmak, yeni akrobatik hareketler öğrenmekti. Ne sürü onu anlayabildi ne anne babası. Jonathan'ın başarılarından memnun olacakları yerde utanç duydular. Jonathan saatte 320 km hızla uçmayı öğrendi ve başka hiçbir martı uçmadığında o geceleri uçmaya devam etti. Dikey dalışı, döngüyü, takla atmayı öğrendi. Bir sabah, heyecanla bunları tüm martı sürüsüyle paylaşmak için geri döndü. En yaşlı olan martı ona şöyle dedi: "Hayat bilinmezliktir. Tek bildiğimiz, yemek ve olabildiğince uzun yaşamak için doğmuş olmamız." Ve onu sürgüne gönderdiler ama o uzak kayalıkların ötesine uçtu. Eğitmeni Rafael ile öğrenmeye devam etti. Öğretmeni bir gün ona şöyle dedi: ‘’Bir andan diğerine neredeyse tamamen aynı şekilde geçeriz, nereden geldiğimizi unuturuz ve nereye gittiğimizi umursamayız. Yemek, savaşmak ve sürü içinde bir güç elde etmekten öte bir hayat olduğunu anlamadan önce kaç hayat geçirmemiz gerektiğini biliyor musun?" Ve sonra Rafael şöyle devam etti: "Bin hayat, bin hayat ve sonra yüz hayat daha, ta ki mükemmellik diye bir şeyin olduğunu anlamaya başlayana kadar. Hiçbir şey öğrenmezsen, bir sonraki dünya da bu dünyayla aynı olur.’’ Jonathan da sürgün edilen ve özgür olmak isteyen martıları eğitti. Hatta martı Lorenzo’yu bile; kanadı kırıldığı için kumsalda sürünürken bulduğu Lorenzo’yu, bir daha uçamayacağını düşünen Lorenzo’yu. ‘’Özgürsün, hiçbir şey seni uçmaktan alıkoymamalı, uç!’’ dedi Jonathan. Martı sürüsü Platon'un ‘’Devlet’’inde, bir mağarada zincirlenmiş adamları getiriyor aklıma, sadece mağaranın arka duvarına yansıyan gölgeleri gören ve bunların mutlak gerçekliği temsil ettiğini düşünen o adamlara. Onlar, dışarı çıkamadıkları için değil, çıkmadıkları için aralarından biri kaçıp da onlara mağaranın arkasında gördüklerinden farklı bir gerçeklik olduğunu anlattığında bile ona inanmamışlardı. Gönüllü bir körlüktü kabullendikleri…

     Düşündüm bizim kaç kırık kanadımız var sürüden ayrılmamızı engelleyen, özgür ve kendimiz olmayı men eden? Duvarlara düşen gölgeler mi tek gerçekliğimiz? Gözlerimizi açma cüretini gösterilecek miyiz bir gün? ‘’Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez.'' der Amerikalı şair, ressam, oyun yazarı Edward Estlin Cummings. Savaşacak mıyız?

     Romanın son satırları silindiğinde düşüncelere daldığımı hissetmiş olmalı ki bilge martı, yüzünü denize çevirmişti. Bana ayrılması gerektiğini anlatmak istiyordu. Son bir kez bakıştık. Birden yukarıya ve ileriye doğru ivmelendi. Kanatlarını önce hızlı hızlı çırptı havada tutununca  da süzülerek diğerlerinin uçtuğu yerin aksi yönde limandan uzaklaştı. Özgürlüğü öğreteceği öğrencileriyle birlikte yaptıkları yuvaya dönüyor olmalıydı. Martının kanatlarından göğe dizeler döküldü; Sevilla’lı Luis Cernuda’nın  İspanya iç savaşı sırasında sürgüne gönderildiği sisli, karanlık, gri sanayi şehri Glasgow’da yazdığı şiirden. Martılar şairin alter egosuydu. İnsanlığın martılar kadar özgür olabileceği bir dünya olmalı. Olmalı mutlaka…

Parklardaki Martılar

Atölyelerin, fabrikaların, barların sahibi, 
kasvetli gökyüzü altında karanlık taşlardan oluşan, 
geceleri sessiz, pazar günleri dindar 
bu şehir, günahlarını inkâr eden Levililerin şehridir.

Çimenlerin ve ağaçların bulanık yeşili, 
tekdüze binaları parklarla bölüyor 
ve bu albeniden yoksun doğanın içinde, 
yağmurun ortasında, aniden 
bir çılgınlık bulutu beliriyor: martılar.
Kanatları olduğu halde neden dumanın,
kirli derenin, bu parkların 
ahşap köprülerinin misafiri olurlar?

Talihsizlik rüzgârı ya da bilinçsiz bir el, 
onları ana limanlarından kara içine sürüklemiş.
Denizlerin ortasındaki yuvalarından uzakta, 
yazları ışıl ışıl sakin, kışları fırtınalarla sarsılan bir yere.
Şimdi yakınmaları, sürgündeki ruhların feryadına benziyor; 
onlara kanat verense, onlara yaşayacak alan bile tanımıyor.

Luis Cernuda
Şiir çevirisi: Bahar Uysal Hamaloglu 

Not: şiirdeki Levililer Eski Ahit’in dini kültüne ait olanlar

Bu yazı toplam 89 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim