Bugün 20 Haziran 2026 Cumartesi
  • Antalya26 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6204.71
    %0
  • Dolar
    46.4089
    %0
  • Euro
    53.2515
    %0

MUHARREM YELLİCE / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
MUHARREM YELLİCE / KONUK YAZAR

MEVLİD’E DEĞİL, DEVLETİN MEZHEP TERCİHİNE İTİRAZ

20 Haziran 2026 Cumartesi 08:20

 

Mevlid’den Menzil’e, Ayrılıkçılıktan Umut Hakkı’na” başlıklı yazım üzerine, değerli yazar M. Ali Özdoğan’ın kaleme aldığı eleştiriyi dikkatle okudum. Öncelikle şunu belirtmeliyim: Eleştiri, fikir hayatı için gereklidir. Bir yazının itirazla karşılaşması, o yazının tartışma alanı açtığını gösterir. Bu bakımdan yazımı ciddiye alıp cevap verme zahmetine katlanan değerli yazara teşekkür ederim.

Ancak yapılan eleştiride temel bir kavram kayması vardır. Benim yazımda hedef alınan şey mevlid değildir. Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı değildir. Türk milletinin yüzyıllardır doğumda, ölümde, kandilde, hatırada yaşattığı mevlid geleneği değildir. Benim itirazım, laik bir Cumhuriyet’te devletin, tek yayın kanalı durumundaki radyosu aracılığıyla belli bir mezhebin dinî törenini kamu politikası hâline getirmesinedir.

Bu ayrım yapılmadan yazımın anlaşılması mümkün değildir.

Mevlid, bu topraklarda 15. asırdan beri huşu ile okunmuştur. Şiirin Türkçe yazılması, onun Türk’ün millî vicdanında yer bulmasını sağlamıştır. Analarımızın, babalarımızın ardından okutulan mevlidler vardır. Askere uğurlanan Mehmetçikler için okutulan mevlidler vardır. Köy odalarında, evlerde, camilerde, mahallelerde okunan mevlitder vardır. Bu milletin acısına, sevincine, duasına karışmış bir gelenekten söz ediyoruz. Buna itirazım yoktur; olamaz da. Benim itirazım, bu geleneğin devlet eliyle siyasî bir sembole dönüştürülmesinedir.

Bir vatandaş evinde mevlid okutabilir. Bir camide mevlid okunabilir. Bir aile, ölmüşlerinin ardından dua edebilir. Bunlar toplumun dinî ve kültürel hayatının parçalarıdır. Fakat laik devlet başka bir şeydir. Laik devlet, vatandaşlarının dinî tercihlerine, mezhebî aidiyetlerine, inançlarına ve inançsızlıklarına eşit mesafede durmak zorundadır. Devlet, bir mezhebin törenini bütün millete ait resmî bir ses hâline getirirse orada mesele artık mevlid olmaktan çıkar; devletin laik kimliği meselesine dönüşür.

Benim yazımda işaret ettiğim kırılma da budur.

1954 yılında Süleymaniye Camii’nden okunan mevlidin, o günün devlet kanalı niteliğindeki İstanbul Radyosu ve uzun dalga Ankara Radyosu’ndan verilmesi sıradan bir kültür yayını değildir. Bu yayın, laik Cumhuriyet’in devlet aygıtı içinde dinî sembollerin yeniden kamusal ve resmî alana taşınmasının işaretlerinden biridir. Burada sorun mevlidin kendisi değil, devletin yayın organının mezhebî bir dinî icrayı bütün vatandaşlara yönelen resmî bir yayın hâline getirmesidir.

Türkiye yalnızca Sünnî vatandaşlardan oluşmaz. Alevî vatandaşlar vardır. Caferî vatandaşlar vardır. Nusayrîler vardır. Hristiyan ve Yahudi vatandaşlarımız vardır. Farklı inanç mensupları vardır. Hiçbir dine mensup olmayan vatandaşlar vardır. Laik devlet, bütün bu vatandaşların devletidir. Dolayısıyla devletin radyosundan belli bir mezhebin dinî törenini merkezî yayın olarak vermek, Sünnî olmayan vatandaşlar üzerinde doğrudan ya da dolaylı bir manevî baskı doğurur. “Bu milletin asıl dinî sesi budur.” algısı yaratır. Benim itirazım tam da burayadır.

Eleştiri yazısında, “Mevlid bin yıldır bu topraklarda okunuyor; annenin babanın ardından mevlid dinlemedin mi?” anlamına gelen ifadeler kullanılıyor. Bu tür cümleler meseleyi açıklamaz; tersine bulandırır. Çünkü tartıştığımız konu benim ailemin mevlid okutması, halkın mevlid geleneği ya da Süleyman Çelebi’nin şiiri değildir. Tartıştığımız konu, laik devletin kendi kurumlarıyla mezhep tercihi yapıp yapamayacağıdır.

Bu yüzden “Mevlid’e karşı çıkıyorsunuz.” demek doğru değildir. Ben mevlide değil, mevlidin devlet eliyle siyasallaştırılmasına karşıyım. Dine değil, dinin devlet eliyle mezhepçi bir kamu politikasına dönüştürülmesine karşıyım. Peygamber sevgisine değil, peygamber sevgisi üzerinden Cumhuriyet’in laiklik zemininde açılan gediklere karşıyım.

Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i de zaten bir siyasî iktidar bildirisi değildir. Rivayete göre Bursa Ulu Camii’nde Hz. Peygamber’in konumunu tartışmalı biçimde küçülten bir vaaz üzerine Süleyman Çelebi, peygamber sevgisini ve saygısını Türkçe bir şiir diliyle ifade etmiştir. Bu eser, Türkçenin dinî duyuşu taşıyabileceğini gösteren güçlü metinlerden biridir. O hâlde Süleyman Çelebi’nin Türkçe mevlidini savunmak başka, laik devletin bir mezhep pratiğini resmî yayın hâline getirmesini savunmak başka şeydir.

Eleştiride, “Laiklik, dinin kamusal görünürlüğünü tamamen ortadan kaldırmaz; düzenler.” deniliyor. Bu cümle doğrudur. Ben de laikliği dinin toplumdan silinmesi olarak anlamıyorum. Laiklik, devletin din karşısında tarafsızlığıdır. Vatandaşın dinini yaşaması laikliğe aykırı değildir. Fakat devletin dinî alanı belli bir mezhep lehine düzenlemesi laikliğe aykırıdır. Laiklik, camide mevlid okunmasına engel değildir; fakat devlet radyosunun mezhebî yayına dönüştürülmesine itiraz eder.

Bu ayrım görülmediğinde bütün tartışma yanlış yere gider.

Eleştiride, “Tarikatların güçlenmesi sadece laiklikten verilen tavizlerle açıklanamaz; kentleşme, göç, aidiyet arayışı, sosyal güvenlik eksikliği de cemaatleşmeyi besler.” deniliyor. Bu tespit kısmen doğrudur. Elbette tarikat ve cemaatlerin güçlenmesinin toplumsal, ekonomik ve psikolojik nedenleri vardır. Göç eden insan tutunacak çevre arar. Şehirde yalnızlaşan insan aidiyet arar. Yoksul insan yardım ağına ihtiyaç duyar. Bunları yok saymıyorum.

Fakat bu açıklamalar devletin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine büyütür. Devlet sosyal güvenlik ağını kurmazsa, eğitim kurumlarını güçlendirmezse, yoksul yurttaşını cemaatlerin yardım ağına terk ederse tarikatlar toplumdaki boşluğu doldurur. Devlet laik eğitimden, kamusal adaletten ve eşit yurttaşlıktan çekildikçe, onun boşalttığı yere cemaatler yerleşir. Benim yazımda söylediğim şey budur.

Menzil, FETÖ ve benzeri yapılar bir günde doğmadı. Devletin göz yummasıyla, kimi zaman desteklemesiyle, kimi zaman oy hesabıyla kurduğu ilişkilerle büyüdü. Bir yapı önce “hizmet”, sonra “cemaat”, sonra “kadrolaşma”, en sonunda da devlet içinde paralel güç hâline gelir. FETÖ örneği bunun en acı tecrübesidir. Dün “hizmet hareketi” diye parlatılan yapının, devletin kılcal damarlarına kadar nasıl sızdığı 15 Temmuz’da kanlı biçimde görülmüştür.

Bu çizginin başında yalnızca mevlit yayını vardır demiyorum. Böyle bir mekanik tarih okuması elbette eksik olur. Fakat mevlit yayını gibi sembolik adımlar, laik devletin dinî alan karşısında geri çekilmesinin işaret taşlarıdır. Bir toplumda her tarihî kırılma önce sembollerle başlar. Dil değişir, tören değişir, yayın değişir, okul değişir, kadro değişir. Sonra devletin karakteri değişir.

Eleştiride, “1950’de Arapça ezan, 1980’de tarikat devleti şeklinde doğrusal zincir kurmak indirgemecidir.” deniliyor. Benim kurduğum ilişki basit bir sebep-sonuç zinciri değildir. Ben bir zihniyet hattından söz ediyorum. Cumhuriyet’in laik ve millî devlet anlayışından verilen her taviz, sonraki tavizleri kolaylaştırmıştır. Arapça ezan düzenlemesi, devlet radyosunda dinî yayın, imam hatiplerin siyasî anlamda kullanılması, tarikatlara göz yumulması, cemaatlerin devlette kadrolaşması; bunların her biri aynı çizginin farklı halkalarıdır.

Bu çizgiyi görmek, tarihe tek cepheden bakmak değildir. Tam tersine, tarihî sürekliliği görmektir.

Eleştiride sol hareketler konusunda da itiraz var. “Sol yekpare değildir.” deniliyor. Doğrudur. Türkiye’de sol tek parça değildir. Cumhuriyetçi, ulusalcı, sosyal adaletçi sol damarlar vardır. Emperyalizme karşı duran, Türkiye’nin bağımsızlığını savunan solcular vardır. 1974 Kıbrıs barış harekatını tenkit eden solun bir kolu duvarlara Faşist Türk ordusu Kıbrıs’tan çekil yazmıştı. Şimdi o gurup milliyetçiliği ve mavi vatanı savunuyor. Solun böyle garabetleri var. Ben hiçbir zaman bütün solu aynı torbaya koymadım. Ancak Türkiye’de solun bir damarının “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” söylemi üzerinden etnik ayrılıkçılığa ideolojik zemin hazırladığı da inkâr edilemez. Hazırlanan bu zemin 1990'da kurulan PKK’ nın zemini oldu.

DDKO çizgisinden PKK’ya uzanan ideolojik damarı görmezden gelirsek yakın tarihi okuyamayız. “Halkların kardeşliği” gibi masum görünen sloganların bazı çevrelerde üniter devleti aşındıran bir siyasal dile dönüştüğü açıktır. Burada mesele sosyal adalet talebi değildir. Mesele, Cumhuriyet’in ortak vatandaşlık zeminini etnik parçalara ayıran siyasî dildir.

Eşit vatandaşlık ile üniter devlet arasında çelişki yoktur. Tam tersine, eşit vatandaşlık üniter devletin temelidir. Ancak eşit vatandaşlık, etnik kimliklere ayrı hukuk alanları açmak değildir. Eşit vatandaşlık, herkesin aynı hukuk içinde, aynı devlet çatısı altında, aynı yurttaşlık onuruyla yaşamasıdır. Benim savunduğum budur.

Farklı kimliklerin kültürel varlığını tanımak başka, o kimlikleri siyasal egemenlik alanlarına dönüştürmek başka şeydir. Bir yurttaşın anadilini, türküsünü, folklorunu ve yerel kültürünü yaşamasıyla; etnik kimlik üzerinden ayrı siyasal statü istemesi aynı şey değildir. Eleştiri yazısı bu farkı yeterince ayırmıyor.

Emperyalizm meselesinde de ben iç dinamikleri yok saymıyorum. Elbette Türkiye’nin hataları vardır. Devletin zaman zaman yanlış uygulamaları olmuştur. Köy, şehir, eğitim, ekonomi ve güvenlik politikalarında eksikler vardır. Ancak dış etkenleri görmezden gelerek Kürtçülük meselesini yalnızca iç sosyolojiyle açıklamak da en az diğer uç kadar eksiktir. Ortadoğu’da petrol, su, sınır, etnik kimlik, mezhep ve terör hiçbir zaman yalnızca iç mesele değildir. Emperyalizm, bu coğrafyada iç çelişkileri kullanarak ilerler.

Tarikatlar konusunda da durum böyledir. İçeride yoksulluk, göç ve aidiyet arayışı olabilir; fakat dış ve iç iktidar odakları bu yapıları siyasî araç hâline getirdiğinde mesele artık yalnızca sosyoloji olmaktan çıkar, devlet güvenliği ve Cumhuriyet rejimi meselesine dönüşür.

Eleştiride Türkçenin İngilizce tabelalarla bozulmasına dikkat çekiliyor. Bu uyarıya katılırım. “Best Hair Saloon”, “Beauty Center”, “The Meidan” gibi örnekler Türkçenin bugünkü yaralarındandır. Fakat bu doğru tespit, benim laiklik eleştirimi geçersiz kılmaz. Türkçeyi İngilizce karşısında savunmak ne kadar gerekliyse, Türkçeyi Arapça ve Farsça karşısında tarihî bilinçle savunmak da o kadar gereklidir. Dil meselesi bir cepheden değil, bütün cephelerden okunmalıdır.

Ayrıca benim adımın Arapça kökenli olması, yazdığım tezi çürütmez. Bir insanın adının kökeniyle devletin laiklik politikası arasında mantıklı bir ilişki kurulamaz. Türkçede Arapça, Farsça, Rumca, Fransızca, İtalyanca ve İngilizce kökenli binlerce kelime vardır. Mesele kelime kökeni değil, devletin kimlik ve kültür siyasetidir. Ben kelime avcılığı yapmıyorum; devletin yöneldiği medeniyet ve siyaset çizgisini tartışıyorum.

Bir toplumun İslam kültüründen etkilenmiş olması da laik Cumhuriyet ilkesini ortadan kaldırmaz. Evet, Türk milleti İslam medeniyetiyle derin temas kurmuştur. Edebiyatımızda, musikimizde, mimarimizde ve ahlak dünyamızda İslamî unsurlar vardır. Fakat Cumhuriyet, bu tarihî mirası inkâr etmeden devleti dinî otoritenin dışına çıkarmıştır. Cumhuriyet’in büyüklüğü de buradadır. İnancı bireyin ve toplumun alanında bırakmış; devleti akıl, hukuk, bilim ve yurttaşlık temeline oturtmuştur.

Cemal Kurnaz’dan aktarılan düşünce ise bana göre yanlıştır. Türkçe, Arapça ve Farsçadan üstündür. Türkçe,sekiz ünlüsü olan, gürül gürül akan bir dildir. Bu üstünlüğü Kaşgarlı Mahmud, Dîvânu Lugâti’t-Türk ile göstermiş; Türkçenin Arapçadan üstün ve zengin olduğunu ortaya koymuştur. Ali Şîr Nevâyî de Muhakemetü’l-Lugateyn adlı eseriyle Türkçenin Farsçadan zengin olduğunu ispatlamıştır.

Şerif Mardin’in, tarikatların toplumsal ihtiyaçlardan doğduğu yönündeki tezi de bana göre yanlıştır. Tüm tarikat algı ve yapıları Türk’ün yaşayış tarzına aykırıdır. Türk tarihinde tarikat kuruculuğu, Türk’ün asli hayat tarzını temsil eden bir yapı olarak görülemez. Tarih boyunca dinî tarikatlar toplumların bünyesinde sorunlu yapılar olarak ortaya çıkmış, devletler de çoğu zaman bunlarla mücadele etmek zorunda kalmıştır.

Pisagor, MÖ 530’lar civarında Güney İtalya’daki Kroton/Croton şehrinde kapalı bir topluluk kurmuştur. Matematik, ruh göçü, sayı mistiği, sessizlik yemini, ortak mülkiyet ve kapalı örgütlenme gibi özellikleri olan bu topluluk, kendisine karşı gelişen bir ayaklanma ile sarsılmış; Pisagor’un da bu süreçte öldüğü rivayet edilmiştir. Tarikatlar  pagan dinlerden Semitik dinlere aktarılan toplumsal virüstür.

Şerif Mardin’in Bediüzzaman Said Nursi’yi modernleşme bağlamında ele aldığı eseri, Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim adıyla 1992’de  liberal sol çizgideki İletişim Yayınları tarafından basılmıştır.[1] Mardin, Said Nursi ve Nurculuğu modern Türkiye’de din-toplum ilişkisini açıklayan önemli bir sosyolojik olay olarak ele almıştır. Nurculuğu çağdaş bulup övmüştür. Bana göre bu yaklaşım yanlıştır. Devlette kadrolaşmaya yönelik dinî örgütlerin sivil toplum örgütü olarak algılanmasında, Şerif Mardin ve Mehmet Altan , Ahmet Altan vb gibi sol-liberal çevrelerin gayretleri etkili olmuştur. Nazlı Ilıcak  vb.çizgisi hakeza…

Bugün yapılması gereken şey, devletin yeniden cemaatler ve tarikatlar eliyle kuşatılmasına karşı laik Cumhuriyet çizgisini savunmaktır. Mevlid evde okunur, camide okunur, gönülde okunur. Ama devletin radyosu, devletin okulu, devletin yargısı, devletin ordusu ve devletin bürokrasisi mezhep ve tarikat alanı hâline getirilemez.

Benim “Mevlid’den Menzil’e” derken anlatmak istediğim budur.

Mevlid bir şiirdir; Menzil bir örgütlenme biçimidir. Mevlid bir duyuştur; Menzil siyasallaşmış bir cemaat ağının adıdır. Mevlid peygamber sevgisini taşır; Menzil devlet ve toplum üzerinde nüfuz kurmaya yönelen tarikatlaşmış yapının sembolüdür. Benim yazım, bu iki kavram arasındaki tarihî ve siyasî mesafeyi sorgulamaktadır.

Şunu açıkça söylemek isterim: Ben dine karşı değilim. Mevlide karşı değilim. Peygamber sevgisine karşı değilim. Milletin kültürel hafızasına karşı değilim. Ben devletin mezhep tercihi yapmasına karşıyım. Laik Cumhuriyet’in dinî ve etnik siyasetlerle aşındırılmasına karşıyım. Tarikatların devlete sızmasına karşıyım. Etnik ayrılıkçılığın “eşit vatandaşlık” kavramını istismar etmesine karşıyım. Emperyalizmin içerideki zayıf damarları kullanmasına karşıyım.

Cumhuriyet’in laikliği de, üniter yapısı da, eşit vatandaşlık ilkesi de birbirinin karşıtı değil; birbirinin tamamlayıcısıdır. Laiklik olmazsa devlet mezhepleşir. Üniter yapı olmazsa vatandaşlık parçalanır. Eşit vatandaşlık olmazsa devlet meşruiyetini kaybeder.

Benim savunduğum çizgi budur: İnanç özgür olsun, fakat devlet mezhep devleti olmasın. Kültür yaşasın, fakat devlet tarikatlara teslim edilmesin. Kimlikler var olsun, fakat Cumhuriyet’in ortak vatandaşlık çatısı parçalanmasın.

Mesele mevlid değildir. Mesele, laik Cumhuriyet’in hangi noktadan itibaren geri çekilmeye başladığını görebilmektir. Laik Cumhuriyet geri çekilir ve çökerse, devlet de yıkılır.

Değerli yazara saygıyla.

 

[1] Şerif Mardin. Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim İletişim yayınları.1. baskı İstanbul.Ekim 1992,

Bu yazı toplam 147 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim