Ne gariptir ki yaşamı tüm acı gerçekliğiyle hissettiğimiz anlarda bizi bizden çok kollayan beynimiz, sahibini dayanılmaz hislere sebep olan o andan çekip çıkarır. Bazen de o anı alır, sahibinden uzaklaştırır. Tıp buna depersonalizasyon, derealizasyon diyor. Beyin aynı hizmeti bazen de kişiye özel ya da enternasyonel türlü çarpıtmalar kullanarak eder ki ona da savunmalar diyoruz. Bazen bu düşünce yolları o denli kemikleşmiş bir yapı oluşturuyor ki bunlar bireyin yer yer “karakterim” deyip sığındığı iletişimi bozan özelliklerine bazen de toplumsal olarak kabul görmesini kolaylaştıran veya bir gruba ait hissetmesinin bedeli olan dogmatik değerler ve inanışlara dönüşüyor.
Fizik de onlarca yıllardır gerçeği ve onun göreceliğini tartışmıyor mu? Bu denli çarpılmaya müsait algılar ile gerçeğin peşine düştüğümüz, tamamen dışımızda kurgulanmış hayatlarımızı gerçekliğe adamamız pek garipse de esas olan yanılsamalarımıza, yalanlarımıza dürüstlükle yaklaşabilmemiz belki de. En öncesinde de katlanabilmek adına kendimize söylediklerimize...
Farkındalık, her seferinde gerçekliğin tekrar tekrar sorgulanıp araştırılması kadar kişinin gerçekliğin dışına düşüşünü nedenleriyle görebilmesi, kendi düşüncelerinin yolağını tanıyabilmesiyle oluşuyor.
Bu gün öğrendim ki sıklıkla “yeni bir akım veya yol başlatmak" anlamında kullandığım “ çığır” kelimesi bu mecazi anlamından önce “patika” ile eş anlamlı bir kelimeymiş. Sanırım kişi zihnindeki bu yolakları; patikaları fark ettikçe “ çığır “ bir üst anlamına taşınıyor…
Bu yazı toplam 106 defa okunmuştur.