Bugün 13 Eylül 2026 Pazar
  • Antalya29 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6784.09
    %0
  • Dolar
    48.3905
    %0
  • Euro
    56.495
    %0

BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

ESENLİĞE GİDEN YOL BAKTIĞIMIZ PENCEREDE

13 Eylül 2026 Pazar 17:45

İlk defa Escher ile bir arkadaşımın poliklinik duvarına astığı tabloyu gördüğümde tanıştım. Kapıyı açtığımda önce gözlerim takıldı. Sonra zihnim anaforuna kapılıp içine çekildi. Öyle dalmışım ki arkadaşımın seslenişiyle kendime döndüm. ‘’Kim bu?’’ diye sordum merhabalaşmayı unutup. ‘’Escher, dedi. Maurits Cornelis Escher’ miş. O gün öğrendim. Resme çarpan ışık, elektro kimyasal bir enerjiye dönüşüp görme merkezime ilerlerken onlarca soru da frontal lobda küçük ölçekli bir deprem yarattı. Hayatın sıradanlığını bir fay hattı bölüverdi ortadan.  Resimde insan figürleri yukarı doğru çıkarken bir kısmı da aşağı iniyor. Merdivenin sonu yok, sonsuza uzanıyor sanki. Bu birbirinin aynısı insanlar dörtgen şeklinde bir merdivende ilanihaye devam edecek bir eylem sürekliliği içindeler. Hepsi birer Sisifos. Escher hiç büyümediğini, çocukluk yıllarındaki o küçük çocuğun hâlâ içinde yaşadığını söylemiş. Grafik çalışmalarının çoğu oyunbaz ruhunu ortaya çıkarırken eseri izleyeni içinden çıkılması imkânsız labirentlere ve matematiksel yapılar içine dalmaya, döngüyü kırmaya, sarmaldan çıkmaya yönelik bir çabaya davet ediyor. 

     ‘’Yükselen ve İnen’’ adlı litografisinde genetikçi Lionel Penrose ve oğlu matematikçi Roger Penrose’un   ‘’İmkânsız Merdiven’’ diye adlandırdıkları bir kavramdan ilham almış. Doksan derecelik dönüşlerle yükselen ve alçalan bir merdiven iki boyutlu olarak tasvir edilmiş. Resimde bir kişinin bu merdivenleri çıktığı ama sonuçta hep başladığı yere döndüğü sonsuza dek devam eden bir döngünün girdabında buluyor insan kendini. Hiçbir insan figürünün dışarı çıkamayacağı imkânsız açılarla birbirine bağlanmış köşelere sahip bu merdiven iki boyuta indirgenip çizildiğinde insan gözü ve zihninde yanılsamalara neden oluyor. Üç boyutlu fiziksel dünyada inşa edilmesi olanaksız bu merdivende keşiş (bazen de mahkûm) olarak yorumlanmış figürler, başları eğik bir şekilde, hiçbir sorgulama yapmadan sadece itaat eden kişileri temsil ediyor. Tek tip giyinmiş kalabalık, sistemin kurallarına uyan, sürekli çabalayan ancak hayatlarında gerçek bir ilerleme kaydedemeyen modern insanı ve toplumsal yapılara dikkati çekiyor. Merdivenin altında ve merdiven boşluğunda bu döngüye katılmayıp izleyen iki figür ise sistemin dışına çıkabilen gözlemciler. Biri alt basamaklarda otururken, diğeri sol taraftaki bir balkondan ritüeli izlemekte. Escher bu figürleri, toplumsal konformizme (tek tipleşmeye) katılmayı reddeden, sistemin dışındaki "özgür insanlar" olarak tanımlıyor. 

     Yazar Albert Camus’a derin bir felsefi yakınlık duyan Escher 1960’da bu litografisi üzerinde çalışırken Camus’un bir trafik kazasında öldüğünü haber aldı ve şu cümleleri satırlara döktü. “O merdiven oldukça üzücü, karamsar bir konu, aynı zamanda çok derin ve absürt. Benzer sorularla, bizim Albert Camus’umuz  da arkadaşının arabasında bir ağaca çarptıklarında öldü. Absürt bir ölüm, beni oldukça etkiledi, her adım yaklaşık yirmi beş santimetre yüksekliğinde, son derece yorucu ve tüm bunlar bizi nereye götürüyor? Hiçbir yere.”  Escher perspektif kurallarını bükerek fiziksel olarak inşa edilmesi imkânsız dünyaları döngüler, fraktallar ve geometriyi kullanarak yaratırken benim mantığımı da zorluyor. Algının yanılabildiğini, gözün her zaman gerçeği görmediğini, boyutlar arası geçişin mümkün olduğunu, düzen ve kaosun değişmez birlikteliğini gravürlerinde kanıtlarken insanları zihinsel bir yolculuğa davet ediyor. İcabet etmemek olmaz…

     Gerçeklikten bahsettiğimizde, genellikle bizden bağımsız olarak var olan ve bilmek için sadece gözlemlememiz gereken bir şeyi hayal ederiz. Ancak dünya ile deneyimlerimiz arasında çoğu zaman fark edilmeyen bir süreç vardır: algı. Gerçekliği birebir bir kopya olarak algılamayız. Çevreye uyum sağlamak ve hayatta kalmak için bu süreçte çevre hakkındaki bilgileri beynimizde işleyip her duruma uyarlanabilir tepkiler üretiriz. Görsel, işitsel, koku, tat, dokunma, sosyal, mekânsal algılama türlerini kullanarak bunu gerçekleştiririz. Hayat boyunca bu sürecin gerçekleşmesi için algılanacak bir uyaran, algılama sürecinin gelişimi ve algılama deneyiminin kendisinden oluşan bir üçgeni tamamlamayı sürdürürüz. Çevreden gelen uyaranlar, duyusal reseptörler tarafından elektriksel enerjiye dönüştürüldükten sonra sinyal  karmaşık bir yol ağı boyunca sinir sisteminde ilerleyip beynin nöronlarına ulaşır. Beyne ulaşan bilgilerden oluşan bu  deneyim sinirsel işlevler için belirlenmiş beyin bölgelerine vardığında bilgi, algısal deneyime dönüştürülür. Bu, hafıza sayesinde sistemdeki mevcut kategorilerle de karşılaştırılır. Tanıma, yeni algılanan bilgi ile daha önceden elde edilmiş kategoriler arasında bir ilişki kurularak geliştirilir. Bu şekilde, yeni algılanan uyaranlar anlam kazanır. Bellekte depolanan önceden edinilmiş bilgi, insanların çevrelerindeki çeşitli uyaranların anlaşılmasını sağladığı için algıyı önemli ölçüde etkileyebilir. Bu nedenle, tanıdık bir uyaranı algılandığında, hemen anımsanır. 

     Üstünde durmamız gereken esas konu ise bizim gerçekliği olduğu gibi mi, yoksa zihnimizin ürettiği bir yorum gibi mi gördüğümüz sorusudur. Duyular bilgi sağlar ancak kendi başlarına gerçekliğin eksiksiz bir açıklamasını sunmaz. Işık gözlere, ses dalgaları kulaklara ulaşır, bazı maddeler kimyasal reseptörleri uyarır, ardından beyin bu sinyalleri bütünleştirir ve bir deneyim üretir. Her şeyi tanınabilir bir nesne olarak düzenleyen algı sistemidir. Bu, algılamanın yalnızca almaktan oluşmadığını aynı zamanda yorumlamayı da içerdiği anlamına gelir. Platon, duyularla algılanan ile akıl yoluyla bilinebilen arasında ayrım yapmıştı. Ancak algımızın yanlış olabileceğini doğrulamak için mutlak felsefi şüpheye ulaşmamıza gerek yok. Optik illüzyonlar, uyaranın fiziksel özellikleriyle uyuşmayan bir şeyi deneyimleyebileceğimizi gösterir; iki çizgi aslında aynı uzunlukta olmasına rağmen farklı uzunluklarda, bir görüntü, durağan olsa bile hareket ediyormuş gibi görünebilir. Bir nesne, çevresindeki bağlama uyum sağlayarak görünümünü değiştirebilir; bu durumlarda beyinde bir problem yoktur, ancak beyin eksik bilgileri yorumlamak için kurallar uygulamaya başlar. Görsel algıdan sosyal algıya geçtiğimizde bu durum daha da ilginç hâle gelir; bir insanla karşılaştığımızda sadece davranışlarını gözlemlemiyoruz; bunu geçmiş deneyimlerimizi, beklentilerimizi ve öğrendiğimiz ulamları kullanarak yorumluyoruz. Kişiler tamamen aynı davranışa tanık olsa bile buna farklı anlamlar yükleyebilir; örneğin bir kişi birlikte olduğumuzda tek laf etmezse birimiz bunu çekingenlik, diğerimiz kibir, bir diğerimiz de yorgunluk olarak yorumlayabilir. Gözlemlenen davranış tek, yorumlar farklı ve çoktur.

      Algılamak ve anlamak tam olarak aynı şey değildir. Algılama bilgiyi düzenler, ancak zihnimiz onu anlamlandırmak için önceden edinilmiş bilgileri de kullanır. Çağdaş psikoloji, bu ilişkiyi zihin, perspektif, duygusal haritalara işler ve inceler. Bir yandan, bir uyaranın sunumundan merkezi düzeyde işlenmesine kadar olan yolu izlemeyi içeren aşağıdan yukarıya bir işlem gerçekleştirilirken diğer yandan, algıyı etkileyen ve dolayısıyla deneyimi dönüştüren merkezi unsurlardan oluşan (örneğin, hafıza veya öğrenme)  yukarıdan aşağıya bir işlem izlenir. İlkinde, uyarıcıdan gelen bilgi algısal yapılandırmaya katılır; ikincisinde ise beklentiler, bilgi ve bağlam neyi algıladığımızı etkiler. Okunması zor bir yazı tipiyle yazılmış bir cümleyi düşünelim. Bağlamı biliyorsak, bazı harfler okunaksız olsa bile kelimeyi tamamlayabiliriz; bilgimiz algının kendisine müdahale eder. Bu durum, iki kişinin aynı durumu farklı şekilde deneyimlemesinin nedenini de açıklıyor. Bir evde beklenmedik bir ses, depremi yaşamış biri için bir tehdit olarak yorumlanabilirken aynı sinyal başka bir kişi için önemsizdir. Uyaran benzer olsa da, sesin psikolojik anlamı farklı olabilir. Belleğin rolü de önemlidir; her ânı bir önceki andan tamamen bağımsız olarak algılamayız. Beynimiz, olanları depolanmış bilgilerle karşılaştırır ve bu bilgileri olası olayları tahmin etmek için kullanır. Bu nedenle algı, sadece dünyaya açılan bir pencere değil, aynı zamanda dünya, organizma ve organizmanın zaten sahip olduğu bilgi arasında kopmaz bir ilişkidir.

     ‘’Nesneler olduğu gibidir, biz onları olduğumuz gibi görürüz.’’  der İmmanuel Kant. Temel bir soruyu yanıtlamaya çalışır: Bahçemde gördüğüm ağaç, bize göründüğü gibi ağaç mı, yoksa kendi başına ağaç mı? Kant'a göre, kendi başına ‘’şeyi’’ gerçekten bilemeyiz çünkü ona her zaman zihnimizin prizmasından erişiyoruz. Genel olarak, duyularımız, ama aynı zamanda düşüncelerimiz de dünyayı görme biçimimizi şekillendirir. Her ikisi de renkli birer gözlük gibi davranır; sonuç olarak, ‘’şey’’ bize göründüğü gibidir. Dünyayı algılama biçimimiz gerçeklik algılarımızı süzdüğümüz değer ve inanç sistemlerimizden mi oluşur sadece? Bu sorunun yanıtı evetse gerçeklik zihnimizin inşa sürecinin ürünüdür demek yanlış olmaz. Gerçekliği algılama biçimimizin ruh sağlığımızı, kararlarımızı ve çevreyle olan ilişkilerimizi etkilediğini göz önüne alırsak başımıza gelenlerin değil, onları nasıl yorumladığımızın hayatımızı şekillendirdiğini göreceğiz. Doyum sağladığımız anlamlı ve değerli bir yaşam için algımızı içsel uyum ve duygusal bilgelikle uyumlu hâle getirmeye çalışmalıyız. Baktığımız pencereden algıladığımız, esenliğe giden yol olabilir. Elimizde…

Gerçeklik

Hayır, düşler istemiyorum. Bize seslenen
hayatın ta kendisi, gerçeklik. Dinle.
Bize o zorlu müziği sunan şeyler,
dokunduğumuz somut ve sarsılmaz gerçekler.

Zor... Evet, ani bir kederin sessizliğinden
doğrulup da o yaralanmış parmaklarla
bu yakıcı, katı gerçeklere dokunmak zor.

Ama tıpkı sonbaharın pençesine karşı
savaşan o zavallı ağaçlar gibi,
biz de yaprak yaprak savunmalıyız
umudun meyvesini veren;

her geçen gün portakalı 
biraz daha olgunlaştıran o canlı dalı.
Zamanın kaçınılmaz soğuğuna karşı 
sevgi dolu ellerimizi siper etmeliyiz ona.

Hayır. Bu bir düş değil. Yeniden başlaması
gereken şey, işte bu günlük hayat.
Arayış gerektiriyor,
çaba ve gülümseyiş içeriyor. Gör onları.
(Şüpheni yenmek için onları taklit ediyor olsam bile.)
Çünkü o sürpriz kutusunun içinde
tam da bu vardı işte...
Artık asla
geri dönemeyiz. İkindiler
sırtımızda gölgeler biriktiriyor.

Çeviri: Bahar Uysal Hamaloglu

Leopoldo de Luis

whatsapp-image-2026-09-13-at-15-51-44-003.jpeg

Maurits Cornelis Escher

Bu yazı toplam 105 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim