Bugün 01 Ocak 2026 Perşembe
  • Antalya5 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    5965.266
    %0.04
  • Dolar
    42.9461
    %0.09
  • Euro
    50.5276
    %-0.05

CEM ARÜV / KONUK YAZAR/ÇEVRENİN SESİ

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
CEM ARÜV / KONUK YAZAR/ÇEVRENİN SESİ

ANTALYA: TURİZMİN PARLAYAN YÜZÜ, DOĞANIN SESSİZ ÇIĞLIĞI

01 Ocak 2026 Perşembe 15:59

1970’li yıllarda Antalya, Akdeniz’in sıcak rüzgârları arasında sessizce var olan küçük bir kentti. Nüfusu yüz binin altındaydı. Portakal bahçeleri, seralar ve balıkçı tekneleriyle geçinen halk, sahillerin bir gün dünyanın dört bir yanından gelen turistlerle dolacağını tahmin edemezdi. O yıllarda şehir, Toroslar’ın eteklerinden denize uzanan doğasıyla, kendi halinde, huzurlu bir yaşam sürüyordu.

Ne var ki 1980’lerle birlikte başlayan turizm atağı, Antalya’nın kaderini kökten değiştirdi. Devletin turizmi kalkınmanın lokomotifi haline getirme politikasıyla birlikte, Antalya kıyıları adeta bir inşaat şantiyesine dönüştü. Lara’dan Belek’e, Kemer’den Alanya’ya kadar sahil şeridinde oteller, tatil köyleri, dev turizm kompleksleri yükseldi. Antalya artık yalnızca bir şehir değil, Türkiye’nin dünyaya açılan vitrinlerinden biri olmuştu.

Bu dönüşüm, elbette ekonomik anlamda büyük bir başarı hikâyesiydi. Turizm, hem istihdam hem döviz girdisi sağladı; bölgeye refah getirdi. Ancak aynı dönemde kıyı ekosistemleri tahrip oldu, tarım arazileri imara açıldı, doğal alanlar betonla kaplandı. Kent, hızla büyürken doğa sessizce geri çekilmeye başladı.

1990’lara gelindiğinde Antalya artık göç alan bir kentti. İş ve yaşam umuduyla gelen binlerce insan yeni mahalleler kurdu. Kepez, Muratpaşa, Varsak ve Aksu bölgelerinde hızlı bir yapılaşma başladı. Ancak bu büyüme, çoğu zaman plansız ve kontrolsüz şekilde gerçekleşti. Altyapı yetersiz kaldı, yollar trafikle boğuldu, su ve enerji tüketimi katlanarak arttı. Antalya’nın doğusundan batısına uzanan sahil hattı artık bir “turizm koridoru”na dönüşürken, iç kesimlerde sosyal dengesizlikler ve yaşam kalitesi farkları belirginleşti.

2000’li yıllar Antalya’ya modern bir görünüm kazandırdı. Havalimanı büyüdü, ulaşım ağları gelişti, yeni konut bölgeleri ve alışveriş merkezleri açıldı. Kentsel dönüşümle birlikte Lara, Konyaaltı ve Kepez’de modern konut projeleri yükseldi. Fakat modernleşmenin parıltısı altında, yerel kültür ve ekolojik denge her geçen gün biraz daha silinmeye başladı.

Antalya’nın şehir kimliği, bir yandan Akdeniz’in sıcak insan ilişkileri ve tarihsel dokusuyla var olurken, diğer yandan hızla “marka kent” anlayışına sıkıştırıldı. Şehrin ruhu, küresel turizmin talepleriyle yeniden biçimlendirildi. Gelen turistin beklentisine göre düzenlenen yaşam, kimi zaman Antalyalıların kendi kentlerine yabancılaşmasına da yol açtı.

Bugün Antalya, bir yandan dünya turizminin gözbebeği olmayı sürdürürken, diğer yandan iklim değişikliğinin ön cephesinde yer alıyor. Sıcaklıklar her yıl daha da artıyor, yağış rejimi bozuluyor. Eskiden bereketli geçen kış yağmurları, artık kısa süreli şiddetli sağanaklara dönüşmüş durumda. Bu da kentte taşkın riskini artırıyor. Yaz aylarında ise kavurucu sıcaklıklarla birlikte kuraklık ve su stresi başlıca sorun haline geliyor.

Son yıllarda yaşanan orman yangınları, Antalya’nın kırılgan ekosistemini bir kez daha gözler önüne serdi. 2021’deki Manavgat yangını, yalnızca ağaçları değil, bölge halkının belleğini de küle çevirdi. Yangın sonrası yapılan hızlı yapılaşma, doğanın kendini yenilemesine fırsat tanımadan sürdü. Oysa ormanlar sadece turizmin arka fonu değil, bu kentin nefes alan akciğerleridir.

Deniz tarafında da tablo kaygı verici. Kıyı erozyonu, artan deniz seviyesi ve düzensiz yapılaşma, sahil şeridini tehdit ediyor. Konyaaltı sahilinde son yıllarda gözlenen kıyı daralması, bunun somut göstergesi. Belek’teki otel yoğunluğu, kaplumbağa üreme alanlarını daraltıyor. Bu, doğanın sessiz ama derin bir çığlığı.

Antalya’nın geleceğini belirleyecek temel soru artık şu: Turizmi, doğayla barışık bir şekilde sürdürebilecek miyiz? Çünkü sürdürülebilir olmayan hiçbir büyüme kalıcı değildir. Artık şehirlerin geleceği, sadece ekonomik göstergelerle değil; ekolojik dayanıklılık ve yaşanabilirlik kriterleriyle ölçülüyor.

Bugün Antalya’nın önünde iki yol var. İlki, geçmişte olduğu gibi kısa vadeli kazanç uğruna sahilleri, ormanları ve su kaynaklarını tüketmeye devam etmek. Bu yol, doğayı yok ederek kendi ekonomik temelini de tehlikeye atacak bir çıkmazdır. İkinci yol ise daha zorlu ama umut verici: Sürdürülebilir kentleşme ve yeşil dönüşüm politikalarıyla geleceği yeniden inşa etmek.

Bu, yerel yönetimlerden turizm sektörüne, halktan yatırımcılara kadar herkesin sorumluluğunu paylaştığı bir süreç olmalıdır. Yenilenebilir enerji kullanımının artırılması, gri su geri dönüşüm sistemlerinin yaygınlaştırılması, atık yönetiminde geri dönüşüm oranlarının yükseltilmesi, yeşil alanların korunması ve kent merkezinde yaya öncelikli yaşam alanlarının genişletilmesi… Bunların hepsi Antalya’yı yeniden “yaşanabilir şehir” kimliğine kavuşturabilir.

Antalya, aslında Türkiye’nin geleceğine dair bir laboratuvar gibi. Burada yapılacak doğru planlamalar, diğer kıyı kentleri için de model olabilir. Doğayla çatışan değil, onunla uyum içinde gelişen bir kent vizyonu, artık bir tercih değil zorunluluktur.

Antalya’nın hikâyesi, sadece bir kentin hikâyesi değildir; Türkiye’nin kalkınma serüveninin aynasıdır. Biz büyürken doğayı unuttuk, şimdi onu hatırlamanın zamanı. Çünkü doğa, kendini affettirmeyi değil, kendini hatırlatmayı seçer. Antalya bugün hâlâ güzelliğini koruyorsa, bu onun sabrındandır. Ama sabrın da bir sınırı var.

Antalya’nın geleceği daha fazla otel odasında, daha çok beton metrekarede değil; doğanın, suyun ve toprağın hakkını gözeten bir anlayışta saklı. Turizmin parlayan yüzü, ancak doğanın sessiz çığlığını duyabildiğimiz ölçüde var olabilir.

Ve belki de artık büyümenin değil, dengeyi bulmanın zamanı gelmiştir.

Bu yazı toplam 143 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim