Bugün 26 Temmuz 2026 Pazar
  • Antalya31 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6167.25
    %0
  • Dolar
    47.2856
    %0
  • Euro
    53.7716
    %0

HASAN YAKUP CANGÜVEN / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
HASAN YAKUP CANGÜVEN / KONUK YAZAR

ÇİĞLİ TARIM KREDİ MARKET’TE YAŞANAN USULSÜZLÜK ÖNLENEBİLİR MİYDİ?

26 Temmuz 2026 Pazar 17:44

GÜVEN SORUNU, REHBERLİK, TEFTİŞ VE DENETİM

Geçtiğimiz günlerde tarimdanhaber.com portalında manşetten yayımlanan, Sadettin İnan imzalı "Tarım Kredi'de denetim çöktü! Mağaza müdürü kendi kurduğu şirket üzerinden marketi dolandırdı" başlıklı haberi okurken yıllar önce özel bir televizyon kanalında yayımlanan "Restoran Sırları" isimli programı hatırladım.

İşletmelerinde kasadan para çalındığından, malzemelerin usulsüz kullanıldığından, müşterilere kötü davranıldığından ya da çalışanlarının görevlerini ihmal ettiğinden şüphelenen restoran sahipleri programa başvuruyor; restoran dedektifi ve ekibi de işletme sahibinin bilgisi dâhilinde mutfak, depo ve salon gibi alanlara gelişmiş gizli kameralar ile ses kayıt cihazları yerleştiriyor; ardından restorana müşteri veya yeni işe başlayan personel kılığında kendi gizli ajanlarını gönderiyordu. Bu ajanlar, çalışanlarla güven ilişkisi kuruyor, kimi zaman onları yönlendiriyor, kimi zaman da kışkırtarak usulsüz davranışların ortaya çıkmasını sağlıyordu.

Restoran sahibi ise dedektif ile birlikte arka odadaki monitörlerden tüm süreci canlı olarak izliyor; bedava ikramlar, yakınlarını gizlice ağırlayan çalışanlar, kasadan para alan personel, şirket malını satan görevliler veya görevini ihmal eden çalışanlar bölümün sonunda tek tek odaya çağrılıyor; görüntüler önlerine konuluyor ve çoğu zaman iş akitleri sonlandırılıyordu.

Programın kurgusu, örgüsü ve dramatik anlatımı ve kullanılan yöntemler nedeniyle televizyon dünyasında büyük ölçüde senaryolu bir yapım olarak değerlendirilse de temelinde dikkat çekici bir gerçek yatıyordu: Niyet…

Niyet çok güçlü bir duygudur. Niyet, ne yapacağınızı bilmek değil, kalbinizden geçirmektir. Niyet etmeden sonuç alamazsınız. Çünkü insanların ne yapıp yapmadıklarına, bir sistemi nasıl manipüle edeceklerine niyetleri karar verir. İzmir Çiğli'deki Tarım Kredi Market'te yaşanan usulsüzlük olayını okurken zihnimde bu programın canlanmasının sebebi de tam olarak buydu; sistemdeki açıklar ne olursa olsun, asıl belirleyici olan insanın taşıdığı niyettir.

Elbette iki olay arasında önemli bir fark var. "Restoran Sırları" programı büyük ölçüde televizyon kurgusuna dayanıyordu; Tarım Kredi'de yaşanan hadise ise tamamen gerçekti. İkisinin ortak noktası yalnızca, sürecin sonunda sorumlular hakkında idari tasarrufta bulunulmuş olmasıydı. Bunun dışında biri ekranlara taşınmış bir televizyon formatı, diğeri ise kurumsal denetim açısından üzerinde düşünülmesi gereken gerçek bir olaydı.

Aslında mesele sadece restoranlar ya da market zincirleriyle de sınırlı değil. İnsan unsurunun bulunduğu her yerde hata da olabilir, ihmal de olabilir, yolsuzluk da olabilir, hırsızlık da olabilir, usulsüzlük de olabilir... Tüm bunlar insanların niyetleriyle ilgilidir.

İşte tam da bu nedenle kurumları, holdingleri ve küçük büyük bütün işletmeleri ayakta tutan şey yalnızca iyi niyetli insanlar değil; etkin çalışan, tarafsız ve sürekliliği olan bir denetim sistemidir. Çünkü denetim, çalışanına güvenmeyen kurumların değil; kurumsal hafızasını, itibarını ve kendisine emanet edilen kaynakları korumayı bilen kurumların en güçlü sigortasıdır.

İnsanlar kendilerini adeta yed-i emin gibi görebilir ve zaman zaman "Bana güvenmiyor musun(uz)?" diye serzenişte bulunabilirler. Ancak insanın statik değil; fikirleri, duyguları ve değerleri zamanla değişen dinamik bir varlık olduğu gerçeği göz ardı edilmemeli; tabiatı gereği hata yapmaya, zaaf göstermeye ve değişen şartlara göre farklı davranmaya açık bir insan potansiyeli her zaman hesaba katılmalıdır. Hukuk, ticaret ve kurumsal yönetimlerde sistemlerin kişilere değil, kural ve denetim mekanizmalarına göre kurulmasının sebebi de tam olarak budur.

Ne yazık ki çoğu zaman birbirine karıştırılan “Güven, denetim ve kontrol” birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.

Bir yönetici çalışanına güvenebilir, hatta güvenmelidir. Ancak yöneticinin görevi denetimi güvensizlik olarak görmek ve sadece çalışanlarına salt güvenmek değil, o güveni kurumsal mekanizmalarla korumak ve kalıcı hale getirmektir. Çünkü kurumlar, kişilere duyulan güven üzerine değil; kurallara, sisteme ve hesap verebilirliğe dayalı olarak ayakta kalırlar.

Bu yüzden müfettiş, kontrolör ve denetçiler arasında sıkça kullanılan, Almanlara atfedilen "İtimat kontrole mâni değildir." sözü yönetim anlayışını tek cümlede özetler.

Siz bir çalışana, yöneticiye veya astınıza sonsuz güven duyabilirsiniz. Fakat bunlara duyulan güven, onların yaptıkları işin belirli aralıklarla kontrol edilmesine engel değildir. Aksine denetim hem dürüst çalışanları zan altında kalmaktan koruyup, dürüstlüklerini ispatlayan ve onları koruyup başarılarını tescilleyen hem de kurumu güvence altına alan en güçlü yönetim araçlarından biridir.

Üstelik denetim yalnızca yanlış yapanı yakalamak için de yapılmaz. Asıl amacı; riskleri büyümeden görebilmek, eksiklikleri zamanında giderebilmek ve muhtemel zararları önlemektir. Nasıl düzenli sağlık kontrolleri insanın hasta olduğu anlamına gelmiyorsa, kurumsal denetimler de çalışanlara duyulan güvensizliğin göstergesi değildir. Tam tersine, sorunları ortaya çıkmadan önce fark edebilmenin en akılcı yoludur.

Hiç kimse, "Ben iyi araba kullanıyorum; emniyet kemerine ihtiyacım yok." demez. Emniyet kemeri kazaya davetiye çıkarmadığı gibi, denetim de suistimali davet etmez. Her ikisi de gerçekleşmesini istemediğimiz ihtimallere karşı alınmış tedbirdir. Yönetimde de durum farklı değildir. Tedbir, güvensizliğin değil; sorumluluk bilincinin göstergesidir.

Oysa çoğu insanın anlamadığı ya da anlamak istemediği mesele “güven sorunu” değildir. Mesele, “Güven’i” sistemle koruyabilmektir. Zira kontrol edilmeyen yetki zamanla alışkanlığa, alışkanlık ise fark edilmeden suistimale dönüşebilir. Televizyon haberlerinde, gazete manşetlerinde ve internet sitelerinde her gün karşımıza çıkan sayısız yolsuzluk davası, en büyük suistimallerin çoğu zaman denetimin zayıfladığı, hesap sorulabilirliğin ortadan kalktığı dönemlerde ortaya çıktığını göstermektedir.

Bir kurumun gerçek gücü, hiç hata yaşanmamasında değil; hata oluşmadan önce riskleri görebilmesinde ve gerekli tedbirleri zamanında alabilmesindedir. Bunun yolu da bağımsız, tarafsız, etkin ve sürekli işleyen bir denetim anlayışından geçer. Çünkü denetim yalnızca yanlış yapanı yakalamak için değil, dürüst çalışanı korumak, kurumun itibarını yaşatmak ve kamu adına emanet edilen her kuruşun hesabını verebilmek için vardır.

Denetimsizlik önce kuralların esnemesine, ardından ilkelerin kademeli olarak göz ardı edilmesine yol açar. Sonunda ise kurumun itibarı, ortaya çıkan yolsuzluklar, usulsüzlükler veya ağır ihmaller nedeniyle telafisi güç biçimde zarar görür. Güven zeminini kaybeden bir kurumun ise başarıyı sürdürebilmesi neredeyse imkânsız hâle gelir.

Güven, bir kurumun temelidir; fakat tek başına o binayı ayakta tutamaz. Harcında adalet, şeffaflık ve denetimin olmadığı bir “Güven’in” duvarları çatlamaya başlar. Sonunda sadece kurum zarar görmez, dürüst çalışanların itibarı da gölgelenir. İşte bu nedenle geleceği gören güçlü yapılar çalışanına sonuna kadar inanır ve güvenir; fakat o inancı ve güveni daima etkin, tarafsız ve sürekli işleyen bir denetim mekanizmasıyla sigortalamayı da asla ihmal etmez.

KURUMSAL KÖRLÜK

Fakat asıl üzerinde durulması gereken mesele, tek başına yaşanan bir usulsüzlük olayı değildir. Asıl mesele, böyle bir olayın nasıl olup da bu noktaya kadar gelebilmiş olmasıdır. Çünkü çoğu zaman kurumları sarsan ilk hata değil; o hatanın uzun süre fark edilememesidir.

İşte ben buna "kurumsal körlük" diyorum.

Kurumsal körlük, sadece bakıp da görememek değildir. Bazen görmek istememektir; bazen de her şeyin yolunda gittiğine kendini fazlasıyla inandırmaktır. Hele bir de yöneticiler, önlerine gelen raporlarla yetinmeye başlamış, sahadan yükselen sesleri duymamayı tercih etmişlerse, kurum farkında olmadan kendi oluşturduğu dar bir konfor alanına hapsolmuş demektir.

Çünkü rakamlar her zaman gerçeğin tamamını anlatmaz. Bilgisayar ekranında her şey kusursuz görünebilir. Tablolar eksiksiz olabilir. Grafikler başarı hikâyesi çizebilir. Ama o ekranların gösteremediği bir gerçek vardır: İnsan.

Son yıllarda özellikle büyük ölçekli kurumlarda giderek yaygınlaşan bir anlayış dikkat çekiyor. Geliştirilen muhasebe yazılımları, elektronik takip sistemleri ve anlık veri akışları sayesinde artık her şeyin tek bir merkezden izlenebileceği, bu nedenle klasik saha denetimlerine eskisi kadar ihtiyaç kalmadığı yönünde bir kanaat oluşuyor. Oysa bu yaklaşım, “Trafikte yapay zekâ destekli akıllı radarlar var, elektronik denetleme sistemi (EDS) var, artık yollarda polise gerek yok” demekle aynı hataya düşmektir.

Hiç kuşkusuz teknolojinin sağladığı imkânları küçümsemek mümkün değildir. Dijital sistemler veriyi harika toplar, yöneticilere hız kazandırır, riskli işlemleri filtreler, olağan dışı hareketleri tespit eder ve karar alma süreçlerini kolaylaştırır; ancak sahadaki canlı denetimin getirdiği caydırıcılığı, rehberliği ve insan odaklı kontrolü asla tam olarak karşılayamaz.

Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, değişmeyen bir gerçek vardır: Teknoloji ancak insan eliyle işlenmiş veriyi kaydeder, okur ve analiz eder; ancak o veriyi işleyen insan unsurunu ve sahadaki gerçekliği yani işlenmemiş bir davranışı ve niyeti sadece bir insan gözü fark edebilir.

İnsan yeter ki istesin, sistemi aşmanın bir yolunu mutlaka bulur, boşlukları kendi lehine kullanır, bazen de kimsenin kendisini kontrol etmediğini düşündüğü anda gerçek karakterini ortaya koyar. Bu nedenle hiçbir yazılım, hiçbir elektronik rapor ve hiçbir dijital takip sistemi, sahada bulunan yılların verdiği mesleki birikime sahip tecrübeli bir müfettişin, kontrolörün veya denetçinin dikkatini bütünüyle ikame edemez. Bir bilgisayar, mevzuata uygun görünen bir işlemin arkasındaki kişisel ilişki ağını, çalışanların birbirleriyle kurduğu iletişimi, iş yerindeki atmosferi, ekip psikolojisini veya kurumsal kültürde yavaş yavaş oluşan bozulmayı okuyamaz. Oysa bazen usulsüzlüğü ele veren şey muhasebe kaydında yapılan basit bir hata olduğu kadar, tek bir bakış, kısa bir tereddüt, anlamsız bir sessizlik ya da yöneltilen basit bir soruya verilen ölçüsüz tepkidir de. İşte tecrübe tam da burada devreye girer. Bilgisayar yalnızca ekrandaki rakamları görür, tecrübeli bir müfettiş ise o rakamların arkasındaki insanı görmeye, davranışı, hal ve hareketleri, mimikleri, gözbebeklerin nasıl ve neden irileştiğini anlamaya çalışır. Sistem işlemi analiz eder, kontrolör ise davranışı, niyeti, alışkanlığı ve olağan dışı hareketleri analiz eder. Yazılım olağan dışı hareketleri tespit eder, denetçi ise olağan görünen hareketlerin içindeki olağan dışılığı fark eder.

Denetim sadece evrak incelemek değildir. Denetim; gözlem yapmak, dinlemek, sorgulamak ve karşılaştırmaktır. Birbirinden kopuk görünen ayrıntılar arasında ilişki kurabilmektir. Bazen tek bir cümle, tek bir mimik, tek bir soru veya sıradan görünen küçük bir ayrıntı; aylarca, hatta yıllarca fark edilmeyen bir usulsüzlüğün ortaya çıkarılmasına yetebilir. Bu nedenle teftiş ve denetim mesleği yalnızca mevzuat bilgisiyle yapılabilecek bir meslek değildir. İyi bir müfettiş, kontrolör ve denetçi; bilgi, tecrübe, muhakeme gücü, insan psikolojisini okuyabilme becerisi ve güçlü bir sezgiyi aynı anda taşıyabilmelidir.

Özel sektöre baktığımızda benzer tablolarla da karşılaşabiliriz. Büyük krizlerin önemli bir bölümünün dışarıdan gelen saldırılarla değil; içeride zamanla oluşan rehavet, vurdumduymazlık ve "Bize bir şey olmaz. Bize kimse dokunamaz." anlayışıyla başladığını, kurumları çökerten şeyin çoğu zaman dışarıdaki rakipler değil; içeride büyüyen görünmez ihmaller olduğunu görürsünüz.

Tam da bu noktada aklıma Tarım Kredi Kooperatiflerinde son yıllarda kamuoyuna da yansıyan ve özellikle tarimdanhaber.com portalında kurumla ilgili çıkan haberlerin altına yapılan okuyucu değerlendirmeleri geliyor. Özellikle yeni muhasebe ve takip sistemlerinin devreye alınmasının ardından, merkezden bütün işlemlerin elektronik ortamda izlenebileceği, bu nedenle sahadaki klasik denetim mekanizmalarına artık eskisi kadar ihtiyaç duyulmayacağı yönündeki görüşler dikkat çekiyor. Oysa teknoloji ile denetim birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, birbirini tamamlayan iki unsurdur. Teknoloji denetimin yardımcısı olabilir; fakat hiçbir zaman denetimin kendisi olamaz.

Son günlerde Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Müdürlüğü bünyesinde görev yapan bazı müfettişlerin ve bölge birliklerinde çalışan kontrolörlerin işlem hacmi, kredi sirkülasyonu, gübre/yem satışı yüksek olan merkez kooperatiflere müdür olarak görevlendirilmelerine ilişkin kamuoyuna yansıyan gelişmeler de bu gerçeği bize yeniden hatırlatıyor.

Hep diyorum, insan unsurunun bulunduğu yerde, insan/insanın denetimine duyulan ihtiyaç hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Kurumları ayakta tutan yalnızca elektronik-bilgisayar sistemler değil; o sistemleri doğru yorumlayan, sahayı tanıyan, insan davranışını okuyabilen ve gerektiğinde en küçük ayrıntıyı bile sorgulayabilen nitelikli insan kaynağıdır.

Belki de bugün cevaplanması gereken asıl soru şudur:

Mesele daha fazla teknolojiye sahip olmak mıdır; yoksa teknolojiyi güçlü bir denetim anlayışıyla birlikte kullanabilmek midir?

Kanaatimce doğru yönetim anlayışı, bu iki unsuru birbirinin alternatifi olarak görmek değil; birbirini tamamlayan iki vazgeçilmez unsur olarak değerlendirebilmektir. Çünkü denetim yalnızca ekran başında yapılmaz. Denetim gerektiğinde sahaya iner. İnsanın olduğu yere gider. Çalışma ofislerinde dolaşır. Depolara girer. Mağazaları gezer. Kooperatifçileri dinler. Ürünleri tek tek sayar. İnsanların yüzüne bakar. Sorular sorar. Şüphe duyar ve araştırır… Ve bazen hiçbir elektronik sistemin fark edemediği gerçeği, sadece tecrübesiyle ortaya çıkarır.

DENETİM BİR GÜVENSİZLİK DEĞİL, KURUMSAL VİCDANDIR

Bütün bu değerlendirmeler ışığında yöneticilerin en önemli sorumluluğu; görev verdikleri, sorumluluk yükledikleri insanları kendi hâllerine bırakmak, onların önlerine koydukları raporlarla yetinmek ya da çalışanların birbirleri hakkında anlattıkları abartılı "uçan balon" başarı hikâyelerine inanmak değildir. Gerçek yöneticilik; devredilen yetkinin nasıl kullanıldığını yerinde görmek, aksayan yönleri zamanında fark etmek ve gerektiğinde en küçük ayrıntıyı dahi sorgulayabilmektir.

Denetimin neden vazgeçilmez olduğunu anlatan çarpıcı bir örneği; köklü ve saygın üniversitelerimizden birinde dekanlık görevinde de bulunmuş çok değerli bir akademisyeni ziyaret ettiğim sırada yaptığımız sohbetten paylaşmak istiyorum.

Sohbetimizin önemli bir bölümünde üniversitelere yapılan akademik personel alımları, özellikle de zaman zaman kamuoyunda tartışılan "adrese teslim, anahtar teslim" ilanlar üzerinden liyakat ve denetim konusu üzerinde konuşurken tam bu esnada hocam, dekanlık yaptığı dönemde bizzat yaşadığı dikkat çekici bir olayı anlatmaya başladı.

Üniversitede rektör değişikliğinin ardından dekan olarak göreve başladığı ilk dönemde, rektörle birlikte üniversite bünyesinde ilkokuldan liseye kadar eğitim veren okulu ziyaret ederler. Ziyaret sırasında okul yönetimiyle yapılan toplantıda, önemli bir branşta öğretmen ihtiyacı bulunduğu dile getirilir. Ancak yapılan incelemede, söz konusu branştan mezun bir öğretmenin okul kadrosunda zaten görev yaptığı, buna rağmen uzun süredir kendi alanında derslere girmediği anlaşılır.

Bu çelişkinin nedenini öğrenmek amacıyla öğretmen toplantı odasına davet edilir. Kendisini kısaca tanıttıktan sonra dekan, "Okuldaki göreviniz tam olarak nedir? Branşınızla ilgili derslere neden girmiyorsunuz? Fiilen öğretmenlik yapıyor musunuz?" sorularını yöneltir.

Öğretmenin verdiği cevap hem orada bulunanları şaşırtacak hem de eğitim yönetimi adına üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir tabloyu gözler önüne serer.

Öğretmenin cevabı son derece nettir:

"Ben kendi branşımda derse girmedim. Öğretmenlik yapmadım, yapamam da."

Bu cevap karşısında dekan bey doğal olarak şaşırır ve şu soruyu yöneltir:

"Nasıl yani? Sen öğretmen değil misin?"

Fakat asıl şaşırtıcı olan, bu sorunun ardından verilen cevaptır.

Öğretmen; bugüne kadar yalnızca okulun kütüphanesinde oturduğunu, maaşını düzenli olarak aldığını, hiçbir zaman kendi branşında derse girmediğini, fiilen öğretmenlik yapmadığını ve daha da önemlisi, yıllardır hiç kimsenin kendisine "Sen neden derse girmiyorsun?" diye sormadığını söyler.

Bunun üzerine dekan bey son derece makul bir teklif yapar:

"Bizim mezun olduğunuz branşta öğretmene ihtiyacımız var. Gelin, kendi alanınızın derslerine girin."

Normal şartlarda bu teklif, bir öğretmen için görevine kavuşmak anlamına gelirdi. Fakat olayın en düşündürücü tarafı tam da burada başlar.

Öğretmen, dekan beyin tüm ısrarına rağmen aynı cümleyi tekrar eder:

"Ben derse giremem. Öğretmenlik yapamam."

Artık mesele yalnızca bir personel sorunu olmaktan çıkmış, kamu görevinin ciddiyetini ilgilendiren bir hâl almıştır. Çünkü ortada, öğretmen olduğunu kabul eden; ancak öğretmenlik yapmadığını, yapamayacağını bizzat kendisi ifade eden bir kişi vardır.

Bunun üzerine okul yönetimi, yapılması gerekeni yapar ve söz konusu öğretmenin görevine son verir.

Şimdi asıl soruya gelelim…

Öğretmenlik yapmadığını ve yapamayacağını kendi ağzıyla söyleyen, yıllarca kütüphanede oturmasına rağmen maaş almaya devam eden bu kişi bugün nerededir? Daha da önemlisi, bugün hangi akademik unvanla görev yapmaktadır?

Bir Türkiye klasiği olarak, varın siz tahmin edin…

Ne yazık ki bu sorunun cevabı, yalnızca bir kişinin hikâyesi değildir. Bu olay; ehliyet ve liyakatten uzaklaşmanın, etkili bir denetim mekanizmasının bulunmamasının ve hesap sorulmayan yönetim anlayışının kurumları nasıl içten içe çürütebildiğini gösteren ibretlik bir örnektir.

Bu hadise bana bir kez daha şunu düşündürdü: Denetimsizlik, yalnızca usulsüzlüklere zemin hazırlamaz; aynı zamanda yanlışları zamanla sıradanlaştırır. Uzun süre sorgulanmayan davranışlar önce alışkanlığa, ardından da onları sergileyen kişinin zihninde meşru ve doğal kabul edilen bir uygulamaya dönüşür. İşte bu noktadan sonra sorun, artık yalnızca bireyin değil, kurumun yönetim ve denetim kültürünün de sorunu hâline gelir.

İşte bu nedenle yöneticilik, yalnızca görev dağıtan ya da yetki devreden bir makam değildir. Gerçek yöneticilik; yalnızca işlerin yürüdüğüne inanmak değil, verilen sorumlulukların amacına uygun biçimde yerine getirilip getirilmediğini yerinde görmek, kurumun işleyişini sürekli gözlemlemek ve hiçbir kişi, hiçbir birim, hiçbir yetkinin denetimin dışında kalmasına izin vermemektir.

Bunun için de yönetici, sahadan gelen uyarıları önyargısız bir anlayışla dinleyebilmeli; eleştirileri, kimin dile getirdiğine bakarak peşinen reddetmek yerine, taşıdığı hakikat payını araştırarak hiç kimseye iltimas tanımadan gereğini yapabilmelidir.

Bugün, yönetimlerin büyük zaafı eleştiriyi düşmanlık, denetimi güvensizlik ve uyarıyı kişisel saldırı olarak görmeleridir. Yakınlık... Hemşerilik... Siyasi aidiyet... Sivil toplum ilişkileri... Cemiyet… Cemaat... Arkadaşlık... Geçmişte kurulmuş kişisel bağlar... Bunların hiçbiri, adalet terazisinin kefesine konulmamalıdır. Kurumun emaneti ile kişisel yakınlık arasında tercih yapılması gereken her durumda tercih daima ekmeğini yediği kurumdan yana olmalıdır.

Gerçekleri görmezden gelmek, sorunları ortadan kaldırmaz. Tam tersine, onların büyümesi ve kök salması için zaman kazandırır. Nasıl ki başlangıçta önemsenmeyen küçük bir sivilce zamanında müdahale edilmediğinde iltihaplanarak ciddi bir yaraya dönüşebiliyorsa, kurumlarda göz ardı edilen küçük aksaklıklar ve ihmaller de zamanla telafisi güç krizlerin habercisi hâline gelir. Bugün önemsiz görülen bir ihmal, yarının büyük krizine dönüşebilir. Bugün dikkate alınmayan bir uyarı, yarın geri dönüşü mümkün olmayan zararların ilk işareti olabilir. Çünkü kurumları yıkan büyük krizler, çoğu zaman bir anda ortaya çıkan büyük hatalarla değil; uzun süre önemsenmeyen küçük ihmallerin ve sessizce birikmesine göz yumulan yanlışların sonucunda meydana gelir.

Güçlü kurumlar, kriz doğmadan önce onu fark edebilen kurumlardır. Bunun yolu da bağımsız, tarafsız, etkin ve sürekliliği olan bir denetim kültüründen geçer. Denetim, yalnızca usulsüzlüğü ortaya çıkaran teknik bir faaliyet değil; aynı zamanda kurumsal vicdanın en görünür hâlidir. Denetim; yalnızca dürüst insanı korumakla kalmaz, emeği, liyakati ve kurumun itibarını da korur. Ve en önemlisi, kuruma emanet edilen her kuruşun hesabının verilebilmesini sağlar.

Hep söylüyorum; kurumları ayakta tutan yalnızca seçkin semtlerde yükselen yüksek plazalarda modern lüks ofisler kiralamak, devasa bütçeler ya da yapay zekâ destekli gelişmiş kontrol sistemlerine sahip olmak değildir. Kurumları asıl ayakta tutan; gerçeği söylemekten korkmayan insanlar, o gerçeği dinlemekten kaçınmayan yöneticiler ve her şart altında işlemeye devam eden bağımsız denetim mekanizmalarıdır. Kurumsal körlüğün panzehiri de tam olarak budur: Gerçekle yüzleşme cesareti.

Teknoloji gelişebilir. Yazılımlar değişebilir. Yönetmelikler yenilenebilir. Organizasyon şemaları defalarca revize edilebilir. Fakat insan değişmediği sürece denetime duyulan ihtiyaç hiçbir zaman ortadan kalkmayacaktır. Çünkü insanın bulunduğu yerde ihtiras da vardır, zaaf da vardır, hata da vardır, ihmal de vardır ve hatta kasten ve taammüden yapılan davranışlar vardır. Bu yüzden denetim, insanı değersizleştiren değil; insanın zaaflarını kurumsal akılla dengeleyen en önemli yönetim aracıdır.

Ve belki de bütün bu yazının sonunda geriye yalnızca şu cümle hafızalarda kalmalıdır: Güçlü kurumlar, çalışanlarına güvenmedikleri için değil; onlara duydukları güveni korumak, hakkaniyeti sürdürülebilir kılmak, liyakat ve ehliyeti güvence altına almak, kurumsal adaleti tesis etmek ve kurumsal hafızanın zamanla körelmesini önlemek ve damarlarına pıhtı atmasına izin vermemek için denetim yaparlar.

Şimdi yazının başlığını taşıyan “İzmir Çiğli’de Tarım Kredi Markette yaşanan usulsüzlük önlenebilir miydi?” sorusunun cevabını verelim.

Evet, şayet kurumda etkin ve kesintisiz işleyen bir denetim sistemi varlığını sürdürebilmiş, yılların birikimine sahip denetim kadroları asli görevinden uzaklaştırılarak kooperatif ve işletmelere yönetici olarak gönderilmemiş, iç kontrol refleksi ve müfettişlik müessesesi zayıflatılmamış olsaydı; İzmir Çiğli'de Tarım Kredi Market'te (bugünkü adıyla KOOP Market) görev yapan bir mağaza müdürünün, kendi kurduğu şirket üzerinden Tarım Kredi Market ürünlerini piyasaya satması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan usulsüzlükler daha en başında tespit edilerek önlenebilirdi.

Bugün kamuoyuna yansıyan İzmir Çiğli'deki mağaza müdürü skandalı başta olmak üzere, Tarım Kredi Marketlerin milyonlarca lira zarara uğraması, çok sayıda Tarım Kredi Market’in haftanın bir günü kapatılmasının gündeme gelmesi, kurumun kaynaklarının kontrolsüz biçimde erimesi ve teknik iflasın eşiğine sürüklendiğinin konuşulması; yalnızca yanlış ticari kararlarla açıklanabilecek bir tablo değildir.

Bütün bunlar, iyiden iyiye zayıflayan denetim mekanizmasının, yönetim zaaflarının ve liyakatten uzak yönetim anlayışının bir sonucu değilse, nedir?

Bu yazı toplam 160 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim