Bugün 12 Eylül 2026 Cumartesi
  • Antalya36 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6784.09
    %0
  • Dolar
    48.3905
    %0
  • Euro
    56.495
    %0

TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
TARIK ÇELENK / KONUK YAZAR

KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ TOPLUMSALLAŞMAZSA?

12 Eylül 2026 Cumartesi 10:26

Yaklaşık iki yıldır ülkemizde, Sayın Devlet Bahçeli’nin açıklamalarıyla vuzuha kavuşan, Öcalan ve PKK odaklı yeni bir süreç işliyor. Başlangıçta buna “süreç”, hele “Kürt sorununun çözümü” demekten özellikle kaçınıldı. PKK’nın silahsızlandırılmasına atfen daha çok “Terörsüz Türkiye” denildi. Ardından biraz da devletimizin geleneksel talimat dilini andıran “millî birlik ve kardeşlik” söylemi geldi. Muhalefetin zorlamasıyla olsa gerek,
sonradan buna “demokrasi” kelimesi de eklendi.

PKK’nın silahsızlanması ve feshi açısından bakıldığında “Terörsüz Türkiye” tanımı anlaşılır. Fakat mesele Kürt sorununun kendisine geldiğinde aynı rahatlığı göremiyoruz.

2017’den itibaren şekillenen yeni sistem-rejim sürecini düşündüğümüzde, mevcut sistemin değişmesini istemeyenlerin “süreç” ve özellikle “demokrasi” kelimelerine mesafeli davranması belki de şaşırtıcı değil. “Kürt sorunu” kavramının resmî söyleme hâlâ tam olarak girememesini ise devletimizin yaklaşık yüz yıllık “fitneyi uyandırmayalım” geleneğiyle
açıklamak mümkün. Bizde bazen sorunları konuşmayınca sorunların da bizi unutacağına dair tarihsel bir iyimserlik var.

Sürecin eleştirilecek çok yanı var. Fakat ilginç bir faydası da oldu. Bir filozof dostumun ironik ifadesiyle, “Türk olmayan ama Türkleşmiş görünümlü Türkçü-Ulusalcıların” bile Kürt realitesinin farklı boyutlarını, dolaylı da olsa, kabul etmelerine vesile oldu.

Ben burada sürecin güvenlik ve diplomasi tarafından çok toplumsal tarafıyla ilgileniyorum.

Amedspor Bir Turnusol Kâğıdı mı?

Daha yeni Kadın Voleybol Millî Takımımızın başarısı karşısında yaşanan sevincin, Amedspor Başkanının gecikmiş ve cılız kutlaması dışında, Kürt siyasetinin ve toplumsal alanının ilgili aktörlerince pek paylaşılmadığını gördük. İstiklal Marşı ve bayrak konusunda zaman zaman görülen mesafe düşünüldüğünde bu çok da şaşırtıcı değildi.

Bunu bir suçlama olarak değil, gerçekçi bir gözlem olarak ifade ediyorum.

Amedspor bugünlerde bu meselenin ilginç bir turnusol kâğıdı. Fakat turnusol kâğıdının rengini araştırmalarla ölçmeye kalktığınızda da tepkiyle karşılaşabiliyorsunuz. Bu da “fitneyi uyandırmayalım” geleneğinin başka bir versiyonu. Oysa termometreyi kırınca ateşin düşmediğini artık öğrenmiş olmamız gerekirdi.

Selahattin Demirtaş’ın geçtiğimiz günlerde pek gündeme gelmeyen mektubunda da bunun güzel bir hicvi vardı: MGK kararı ve devlet talimatıyla tesis edilecek kardeşlik.

Gerçekten kardeşlik talimatla kurulabilir mi?

Hangi Kardeşlik?

Gördüğüm kadarıyla, Öcalan’ın çizdiği çerçevenin dışına çıkmakta zorlanan ilgili Kürt siyasi hareketi ise kardeşliğin ancak “halkların kardeşliği” veya “halkların özgürlüğü” üzerinden kurulabileceğini düşünüyor.

Bu yaklaşım ister istemez Öcalan’ın uzun yıllardır geliştirdiği “demokratik ulus” ve “demokratik konfederalizm” tezlerini hatırlatıyor. Bunlar Türk Devrimci Solunun kavram dünyasından tamamen bağımsız olmayan Öcalanist hareket açısından anlaşılır olabilir. Fakat Türkiye’nin muhafazakâr ve milliyetçi sivil tabanı açısından oldukça yabancı kavramlar. Kolayca içselleştirilmeleri zor; belki Suriye ve Rojava örneğinde olduğu gibi kerhen kabul
edilebilirler.

Bir tarafta “millî birlik ve kardeşlik”, diğer tarafta “halkların kardeşliği” deniliyor. Aynı “kardeşlik” kelimesini kullanıyoruz ama acaba aynı aileden mi söz ediyoruz?

Üstelik Kürt siyasi hareketinin önemli bir kesimi meseleyi kardeşlikten ziyade haklı olarak eşit yurttaşlık üzerinden tarif ediyor. Bu da ayrıca konuşulması gereken bir konu.

Her Mahalle Kendi Mahallesini İkna Ediyor

Süreci toplumsal tabana yaymak amacıyla başta MHP olmak üzere parti teşkilatlarına ve sempatizan aktörlere yönelik çalışmalar yapıldı. Spor kulübü başkanları ve taraftar gruplarıyla görüşüldü. MEB de bu konuda duyarlılık göstereceğini açıkladı.

DEM tarafı ise Öcalan’ın da yıllardır değer verdiği ve istişare ettiği liberal aydın çevreleriyle alışılmış ezber toplantılarını sürdürdü.

Böylece ortaya ilginç bir manzara çıktı: Sanki herkes zaten kendisine yakın olanları sürece ikna-anlatmaya etmeye çalışıyor.

Belki taraflar, kendi seçmenlerinin ayrıntıları bilmesine gerek olmadığını; liderlerine güvenmelerinin yeterli olacağını düşünüyor. Fakat bu durumda yapılan şey toplumsallaştırma değil, yukarıdan aşağıya doğru dolaylı talimat olmakta.

Oysa TBMM Komisyonunun kendi metinlerinde bile toplumsal mutabakat ve kamuoyunun bilgilendirilmesi sürecin temel unsurları arasında sayılıyor.

“İyi Bir Şeydir”

“Görünmeyen içerik” ve “belirsizlik” denildiğinde aklıma 2013 Akil İnsanlar sürecinde Burdur’da yaşadığımız bir hadise geliyor.

Bir muhtar bizim heyet başkanına son derece doğal biçimde sormuştu:

“Bu çözüm süreci nedir, bi anlatsana?”

Başkan gözlerimin içine baktı. Bakışından “Ne diyelim şimdi?” dediğini anladım.

Sonra muhtara döndü:

“İyi bir şeydir.”

Aradan on yılı aşkın zaman geçti. Bugün de toplumun önemli bir bölümünün önüne sürecin biraz daha geliştirilmiş biçimiyle aynı açıklamanın konulduğunu düşünüyorum:

Merak etmeyin, iyi bir şeydir.

Fakat barışın toplumsallaşması için toplumun bunun iyi bir şey olduğuna inanması yetmez; neyin, neden ve nasıl değişeceğini bilmesi gerekir.

Süreç yalnızca zaten birbirini anlayan, aynı kavramları kullanan ve birbirinin telefon numarasını bilen çevreler arasında konuşulunca toplumsallaşmış olmuyor.

Görünmeyen Yol Haritası

Kandil trafiğine ve özellikle Suriye’deki gelişmelere baktığımızda devlet ile İmralı arasındaki görüşmelerin sıradan temasların ötesinde belirli bir yol haritasına dayandığı izlenimi güçleniyor. DEM yetkililerinin bazı açıklamalarının satır aralarında da meselenin yalnızca PKK’nın silahsızlanmasından ibaret olmadığı; anayasal reform, kimliğin tanınması ve dil- eğitim ilişkisine kadar uzanabilecek boyutlar taşıdığı görülüyor.

Suriye’deki gelişmeler de bazı ipuçları veriyor.

Fakat bunların hangisinin üzerinde gerçekten mutabakat sağlandığını, hangisinin taraflardan birinin beklentisi olduğunu bilmiyoruz. Zaten toplumsallaşma ihtiyacının temel nedenlerinden biri de bu belirsizlik.

Bir insanın doğuştan getirdiği, Yaradan’ın kendisine bahşettiği temel haklarının tanınması kadar doğal bir şey olamaz. Fakat burada iki uç yaklaşım da ortak geleceği zedeliyor.

Bir taraftan “Hepiniz bize benzemek zorundasınız” demek ne kadar yanlışsa, diğer taraftan “Biz yalnızca kendimiziz; sizin tarihsel ve toplumsal hassasiyetleriniz bizi ilgilendirmez” demek de aynı derecede sorunlu.

Renos Papadopoulos’un “ev” metaforundan hareket edersek, mesele hepimizin yaşayabileceği ortak bir ev kurabilmek. Bu evin odaları farklı olabilir. Herkes odasını istediği gibi döşeyebilir. Fakat herkes yalnız kendi odasını düşünüp salonu, çatıyı ve temeli başkasına bırakırsa bir süre sonra ortada ev kalmaz.

Bu nedenle içerik kadar yöntem de önemli.

Talimatla çözüm yabancılaştırır; rıza ve ikna ile çözüm ortaklaştırır.

Barış Talimatla Olur mu?

Türkiye’nin imparatorluktan ulus-devlete geçerken ertelediği, bastırdığı veya dönem dönem yalnızca güvenlik meselesi olarak gördüğü bir sorunla bugün yeniden yüzleşme iradesi göstermesi önemlidir.

Fakat kırk yılı aşkın çatışmanın ardından meseleyi yalnız silah bırakmaya indirgemek mümkün değil. Nitekim TBMM Komisyonu bile hedefi yalnız terörün sona ermesi olarak değil; toplumsal bütünleşme, demokrasi, hukuk devleti ve kardeşliğin güçlendirilmesi olarak tarif ediyor.

Çözüm önce sorunun ortak bir tanımını yapmakla, sonra geçmişle mümkün olduğunca dürüst biçimde yüzleşmekle ve nihayet toplumun çözümü benimsemesiyle mümkün olabilir.

Devlet ile İmralı anlaşabilir. Meclis yasaları çıkarabilir. Siyasi partiler teşkilatlarına yeni dönemin dilini anlatabilir. Fakat Türk ile Kürt birbirinin hikâyesini, acısını, sembollerini ve hassasiyetlerini anlamadıkça toplumsal barış kendiliğinden ortaya çıkmaz.

Kürt’ün kimliğini tanımayan bir Türk ortaklığı ne kadar eksikse, Türk toplumunun tarihsel hafızasını, bayrağını, ortak devlet duygusunu ve güvenlik kaygılarını görmezden gelen bir Kürt siyaseti de ortak geleceği kurmakta o kadar zorlanacaktır.

Belki “Terörsüz Türkiye”nin asıl eşiği burada.

Silahsızlanma devletin yapabileceği bir iştir; birlikte yaşamak ise toplumun.

Birincisi müzakere, hukuk ve gerektiğinde talimatla yürütülebilir. İkincisi ise talimatla olmaz. Rıza, karşılıklı tanıma, empati ve ortak aidiyet gerekir. Sorumlu Siyaset de toplumsallaştırmanın getireceği tartışmadan ve bedelden ürkmemelidir.

Çünkü Kürt sorununun çözümü toplumsallaşmazsa terörü sona erdirebiliriz, bazı yasaları değiştirebiliriz, hatta komisyonun adına birkaç güzel kelime daha ekleyebiliriz. Ama aynı evin insanları olmayı başaramayabiliriz.

Ve galiba asıl mesele de bu: Birbirine giderek yabancılaşan iki toplum parçasını aynı devlet sınırları içinde tutabilirsiniz; fakat yalnızca sınırları ortak olan insanların geleceği de kendiliğinden ortak olmuyor.

 

 

Medyascope'tan alıntılanmıştır.

Bu yazı toplam 119 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim