Bugün 21 Nisan 2026 Salı
  • Antalya15 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6946.9
    %-0.01
  • Dolar
    44.8597
    %0
  • Euro
    52.8428
    %0.01

BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
BAHAR UYSAL HAMALOĞLU / KONUK YAZAR

SEN ŞİİRİN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN?

20 Nisan 2026 Pazartesi 22:27

    Herhangi bir kavram neyi tanımlıyor bulmak genellikle basit bir iştir. Sözlüğü açar bakarsınız ya da arama motorlarından birine sözcüğü yapıştırıp her dilde tararsınız, siteler karşınızda akmaya başlar. Ancak bazı kavramlar kolayca tanımlanamaz, genellenemez, indirgenemez, tanımlamaya sözcükler  yetmez. Şiir böyle bir kavramdır. Çoğalır; şairler, yazarlar tanımlar, okuyanlar tanımlar, yazanlar tanımlar. Tanımlandıkça çoğalır, bereketlendikçe önüne katar tanımlayanları yeryüzünü gezer dolaşır, dillere takılır, takılır da mıhlanır kazınır dillere, bulutlara yükselir yükselir de iner yeryüzüne yağmurla, damla damla toprağın her milimetresine, bilmediğimiz gezegenlere, tanımadığımız medeniyetlere, okuduğumuz ve okunacak tarihe ulaşır ulaşır da biz bilemeyiz. Şiir beş algımızın ötesinde bir yerlerdedir zira. Yüzlerce yazar şiirin ne olduğunu tartışmış, yüzlerce yazarla, şairle bu soruyla ilgili uzun sohbetler gerçekleştirilmiştir. Amaç basittir; insan ifadesinin bir tanımına ulaşmak ama şiir hem tanımsız hem sayısız tanımlıdır.

     Gerçek şu ki, bu sanat formunun ne olabileceği veya nasıl olması gerektiği konusunda tek bir gerçek yoktur. Bununla birlikte, yazarlar, şairler genellikle şiir için farklı bakış açıları sunarlar. Bunlar bazen birbiriyle uyuşur bazen çelişir ama  üretilenlerin bazen tümü bazen birkaç dizesi dünyayı dolaşır. Seslendirilir, dilden dile yol alır, paylaşılır. Hiçbirinin tanımı bir diğerinden üstün değildir ama her biri yeni bir dünya kapısı aralar. İnsan bir kere evinin eşiğinden atlamayagörsün ne çok şiir vardır gezilecek, görülecek. Çok bilinenler vardır bir asırdan diğerine atlayan. Kendisini saklayan ya da görmezden gelinenler vardır. Ben şiir kentlerinde sık uğranmamış, pek bilinmeyen sokakları da görmek gezmek, tozunu solumak, cumbalarının altında oturup evleri dinlemek isterim. İsterim istemesine de bilirim insan ömrü bir saliseye denk düşer şiirin ömründe.  

     Yunanlarda şiire ait iki bin tanım var ve Aristoteles'in de bu konuya adanmış koca bir ‘’Poetika’’sı ama içinde bir şairi ikna eden hiçbir şiir tanımı yok. Edebi teorinin ilk eserlerinden biri olarak kabul edilen ‘’Poetika’’, drama ve epik şiirin etkilerini inceler ve trajedinin duygularımızı nasıl harekete geçirdiğini ele alır. Aristoteles, şiirin evrenseli, tarihin ise özeli ifade etme eğiliminde olduğunu söyler. Sanat üzerine yazılmış bu ilk felsefi eserde Aristoteles hocası Platon’dan farklı olarak şiiri, şairleri, ozanları sahiplenir; şiirin insan doğasından kaynaklandığını açıklayıp şiire gerçek değerini teslim eder. Mimesis, en klasik anlamıyla Antik Yunan retoriğinde, taklit ve öykünmeye dayalı temsil anlayışıdır. İnsanı şiir yazmaya yönlendiren şey insana dair doğal ve zorunlu nedenlerdir. Şiir sanatı genel olarak varlığını, insan doğasında bulunan iki temel nedene borçlu. Bunlardan birisi taklit olup, doğduğumuzda adeta genlerimize kodlanmıştır. İnsanlar, özellikle taklit etmede olağanüstü yetili olmalarıyla bütün öteki yaratıklardan ayrılır ve ilk bilgilerini de taklit yoluyla elde ederler. İkincisi, bütün taklit ürünleri karşısında insan için karakteristik olan hoşlanma, zevk alma duygularının ateşlenmesidir. Aristoteles öne sürdüğü savda bu ikiliyi estetik beğeni ve anlama/öğrenme ile birlikte ele alır. 

      Şiiri tanımlama işi
yakın çağlarda olduğu gibi günümüzde de devam ediyor.  Alejandra Pizarnik der ki: “Ama şairin, sanatçı ve yaratıcı olarak, pathosun, şiirsel deliliğin kurbanı olan bir özne olduğu gerçeği değişmez; bu da onu şüphesiz hayatını şiirsel bir şekilde yaşamaya, sanat için ve sanat aracılığıyla bir hayat olduğu ölçüde kendine bağlı kalmaya yönlendirir.

‘’kanalizasyondan bir bakış
dünyanın bir vizyonu olabilir
isyansa bir güle bakmaktan ibarettir
gözleriniz paramparça olana dek”

     Antonio Machado kulaklara şiirin ne olduğu hakkında şunları fısıldar: ‘’Bu, temel kelime gibidir: huzursuzluk, ıstırap, korku, teslimiyet, umut, sabırsızlık, zamanın işaretleri ve insan bilincindeki varoluşun vahiyleriyle anlatılır. Pedro Salinas şiirin gerçekliğin özünü bulmak, zamanı ve “onların sorularını” keşfetmek olduğuna inanır. Mario Benedetti  için şiir yayıncılık sektörü her ne kadar onu edebiyatın ‘’Büyük Külkedisi’’ olarak görse de, şiirin her zaman dünyanın gerçek ruhu olacağıdır. Octavio Paz’ a göre şiir, şairin dilin mutlaklığına doğru sürdürdüğü gerilimidir; gerçekliği, geçiciliği, düşünüldüğü anda kaybolan şeyi yakalama umuduyla, beklenmedik ve mucizevi bir şekilde düzenlenmiş kelimelerle, sanatçının sabırlı emeğinin meyvesi olarak kabul etmekte tereddüt ettiği bir ritim sayesinde adım atar.” Julio Cortazar için  bir araya gelebileceğini asla hayal etmediğimiz iki kelimenin birleşimidir şiir ve bir tür gizem oluşturur. Jorge Luis Borges  ‘’Şiiri tanımlamam gerekirse ve tamamen emin değilsem, çok emin hissetmiyorsam, şöyle bir şey söylerim: ‘Şiir, ustaca iç içe geçmiş kelimeler aracılığıyla güzelliğin ifadesidir.’ der. Bu tanım bir sözlük veya ders kitabının işine yarayabilir, ancak bütünü kapsayıcı değil. Çok daha önemli bir şey var: bizi sadece şiirle denemeler yapmaya devam etmeye değil, ondan zevk almaya ve onun hakkında her şeyi bildiğimizi hissetmeye teşvik edecek bir şey.

     Gabriel Celaya diyor ki: ‘’Belki de öldüğümde, şöyle diyecekler: O bir şairdi. Ve dünya, her zaman güzel, bunun bilincinde olmadan parlayacak.’’

Celaya, bahsettiği gelecek henüz gelmediğinde bu şiiri bize bırakıyor.

"Şiir, gelecekle dolu bir silahtır."

Artık kişisel olarak göklere çıkaracak

 hiçbir şey beklenmediğinde,

yine de insan hâlâ duyumsar 

ve bilincinin ötesinde devam eder,

şiddetle var olur, körü körüne onaylar,

karanlıkta atan bir nabız gibi,

insan doğrudan

ölümün baş döndüren, berrak gözlerine baktığında,

gerçekleri söyler:

gaddar, korkunç, sevgi dolu zulümleri.

Şiirlerin, boğulan, var olmayı, uyumu, 

olağanüstü hissettikleri şey için 

bir yasayı özleyen herkesin 

ciğerlerini genişlettiği söylenir.

İçgüdü hızıyla, şaşkınlık şimşeğiyle, 

büyülü bir kanıt gibi,

 gerçeklik bizim için kendisiyle

 özdeş hâle gelir kendisiyle.

Yoksullar için şiir, günlük ekmek kadar gerekli şiir, 

dakikada on üç kez talep ettiğimiz hava kadar gerekli; 

var olmak ve var olurken, yücelten bir onay için.

Çünkü talihsizliklerle yaşarız, 

kim olduğumuzu ifade etmemize zar zor izin verilir, 

şarkılarımız günahlar olmadan sadece bir süs olamaz.

En dibe vururuz.

Ellerini yıkayıp, uzaklaşan, anlamazlıktan gelip sıvışan tarafsızların 

kültürel bir lüks olarak hayal ettiği şiiri lanetliyorum.

Lekelenene dek taraf tutmayanların şiirlerine lanet okuyorum.

Hataların sorumluluğunu üstleniyorum.

İçimde acı çeken herkesi hissediyorum,

ve nefes alırken şarkı söylüyorum.

Şarkı söylüyorum, kişisel kederlerimin ötesinde 

şarkı söyleyerek genişliyorum.

Size hayat vermek, sizi yeni eylemler kışkırtmak istiyorum,

ve bu yüzden elimden gelenin en iyisini bir yöntemle hesaplıyorum.

Kendimi şiir mühendisi ve İspanya'yı çeliğinden şekillendirmek için, 

başkalarıyla birlikte çalışan bir işçi gibi hissediyorum.

Şiirim işte böyle: şiir-araç,

aynı zamanda oy birliği ve körlerin kalp atışı.

İşte böyle, genişleyen bir gelecekle dolu bir silah,

onunla göğsünüze nişan alıyorum.

Damla damla  özenle işlenmiş bir şiir değil.

Ne güzel bir ürün ne kusursuz bir meyve,

Hepimizin soluduğu hava gibi bir şey,

ve içimizde taşıdığımız her şeye 

yer açan bir şarkı.

Hepimizin tekrarladığı, 

kendimize aitmiş gibi hissettiğimiz 

ve uçup giden kelimeler. 

Söylenenden daha fazlası.

En gerekli olanlar: ad konmamış olanlar

Yeryüzünde eylemler, gökyüzünde çığlıklar.

Gabriel Celaya

"İber Şarkıları"1955

Şiir çevirileri: Bahar Uysal Hamaloglu

     Bizler şiirin ne olduğunu biliyoruz. Onu o kadar iyi biliyoruz ki, tıpkı kahvenin, çayın tadını, kırmızı veya mavinin veya öfkenin, sevginin, nefretin, şafağın, alacakaranlığın veya evladımıza, ana babamıza, ülkemize duyduğumuz sevginin anlamını tanımlayamadığımız gibi, onu da  kelimelerle tanımlayamıyoruz ama biliyoruz. İçimizde ölçemeyeceğimiz kadar derine kök salmış ki gökyüzünde dalları arş-ı âlâyı öylesine sarmış ki  ancak paylaştığımız ortak sembollerle ifade edilebiliyoruz. Şiir böyle işte! Görüyoruz, işitiyoruz, okuyoruz, dokunuyoruz, kokusunu içe, tadını damağa mühürlüyoruz, duyumsuyoruz. 

     Şiir işte; uçar kaçar bağlayamazsın, gezer dolaşır tutamazsın, zamandan taşar, sınır tanımaz mekân aşar. Saklanmışlar gizlisinden çıkar durduramazsın, çağ atlar atlar da sen o çağı görmeyecek bir kelebek ömürlüsün ey ölümlü… Bir gün anlarsın nabzında attığını, anımsarsın sinapslarından birinden diğerine atladığını. Binlerce kez dinlendikten  sonra geriye kalan şiirdir; tanımdan kaçan tanıma dahil olmayı reddeden… İşte o zaman haklısın şu soruyu sormakta Abidin Dino’ya :
’’Sen şiirin resmini yapabilir misin?

Bu yazı toplam 195 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim