Bugün 11 Eylül 2026 Cuma
  • Antalya30 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6797
    %0.96
  • Dolar
    48.5975
    %0.12
  • Euro
    56.3824
    %-0.34

MUHARREM YELLİCE / KONUK YAZAR

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
MUHARREM YELLİCE / KONUK YAZAR

TAŞA KAZINAN DEVLET AHLÂKI – I

11 Eylül 2026 Cuma 12:48

Yalburt’tan Orhun Kitabelerine…

İnsan hafızası unutur; taş daha uzun hatırlar. Bu sebeple hükümdarlar, krallar ve imparatorlar yalnız saraylar, tapınaklar ve şehirler kurmamış; yaptıklarını taşa da kazıtmışlardır. Fakat taşın dayanıklı olması, üzerine kazınan sözün mutlaka tarafsız tarih olduğu anlamına gelmez. Taş bazen gerçeğin şahidi, bazen iktidarın kendisini gelecek kuşaklara anlatma aracıdır.

Anadolu’daki Hitit Yalburt Anıtı, Pers kralı Darius’un Behistun Yazıtı, Roma imparatoru Augustus’un Res Gestae Divi Augusti’si ve Türklerin Orhun Kitabeleri bu bakımdan yan yana getirildiğinde dikkat çekici bir tarih çizgisi ortaya çıkmaktadır. Bunların hepsinde devlet, hükümdar ve tarih taşa konuşur; fakat taşın arkasındaki devlet anlayışı aynı değildir.

Remzi Oğuz Arık’ın değerlendirdiği ve Hâmit Dereli tarafından çevrilen Ankara Anıtı kitabını Cumhuriyet’in yayımladığı baskıdan okudum. Eserde Arık’ın bu önemli anıt metni üzerine ayrıntılı bir incelemesi de yer almaktadır. Arık’ın özellikle Augustus ile Orhun Kitabeleri arasında yaptığı karşılaştırma ayrıca önem taşır. Augustus’un metnindeki kendini yüceltme eğilimini eleştirirken Orhun yazıtlarında gördüğü “aydınlığı, gerçekliği, olan bitenleri bildirmedeki yalınlığı, içtenliği ve alçakgönüllülüğü” öne çıkarır. Bu karşılaştırma bizi yalnız iki yazıtı değil, iki farklı hükümdarlık ve siyasî meşruiyet anlayışını tartışmaya götürmektedir.

İki farklı hükümdarlık ve siyasî meşruiyet anlayışını tartışmaya götürmektedir.

I.             Anadolu’da Taşa Yazılan İktidar: Yalburt

Hükümdarların kendi icraatlarını ve başarılarını anıtsal taşlara kaydetme geleneği Augustus’tan çok öncelere gider. Ankara Anıtı’ndan yaklaşık on üç asır önce Anadolu’da Hitit hükümdarları kendi seferlerini ve başarılarını anıtsal yapılara kaydettiriyorlardı.

Konya’nın Ilgın ilçesi yakınlarındaki Yalburt Anıtı, IV. Tuthaliya dönemine, MÖ XIII. yüzyıla tarihlenmektedir. Bir kutsal havuz kompleksinin taş blokları üzerine hiyeroglif Luviceyle yazılmış metin, hükümdarın Güneybatı Anadolu’daki Lukka ülkelerine yaptığı askerî seferi ve başarılarını anlatır. Bu bakımdan Yalburt’u yalnız bir su yapısı değil, Hitit imparatorluk hâkimiyetini coğrafyada görünür kılan siyasî ve anıtsal bir hafıza olarak değerlendirmek mümkündür.

Dolayısıyla Anadolu toprağında hükümdarın yaptığı işleri taşa yazdırması Augustus’tan çok daha eskidir.

Ancak buradan Hititlerden Romalılara ve oradan Türklere kesintisiz bir gelenek aktarıldığı sonucu çıkarılmamalıdır. Daha sağlam olan tespit şudur: Farklı uygarlıklar, iktidarın kalıcılığını ve hatırlanmasını sağlamak için benzer biçimde anıtsal hafızaya başvurmuşlardır. Bunun için taşı kullanmışlardır. Üzerinde durduğumuz anıtlar dışında Mısır’da, Asur’da ve Kommagene krallarının Nemrut Dağı’ndaki kayalara yazılmış yazıtlarında da önemli tarihî belgeler bulunmaktadır.

 “Taş” şiirindeki şu iki mısra, bu anıtsal hafıza fikrini güzel özetler:

Taşlardır bekâ, taşlardır ebediyet”

“Taştan başka tarihe ne bırakır medeniyet”

II.            Behistun: Darius İktidarını Meşrulaştırıyor

Bu geleneğin en görkemli örneklerinden biri Pers hükümdarı I. Darius’un Behistun Yazıtıdır.

MÖ 521 dolaylarında yaptırılan anıt yaklaşık 1200 satırdan oluşur ve üç dilde yazılmıştır. Darius burada iktidara gelişini, kendisine başkaldıranları nasıl yendiğini, imparatorluğu yeniden nasıl hâkimiyeti altına aldığını ve isyancılara verdiği cezaları anlatır.

Behistun’da hükümdarın temel sorusu şudur:

Ben niçin meşru hükümdarım?”

Dolayısıyla taş yalnız olayların kaydı değildir. Darius kendi iktidarının haklılığını da gelecek nesillere anlatmaktadır.

Bu özellik bizi yaklaşık beş yüzyıl sonra Augustus’a götürür.

III.          Ankara Anıtı: Augustus’un Kendi Tarihini Yazması

Roma’nın ilk imparatoru sayılan Augustus’un Res Gestae Divi Augusti adlı metni, devlet hayatı boyunca yaptıklarını kendi ağzından anlatır. Metin, Augustus’un hayatının son döneminde son biçimini almış ve onun ölümünden sonra kamuya sunulmuştur.

Roma’daki asıl nüsha, Augustus’un Mausoleumu önünde bulunan tunç levhalara kazınmıştı; bu nüsha günümüze ulaşmamıştır. Buna karşılık Anadolu’da üç önemli kopya korunmuştur: Ankara (Ancyra), Yalvaç/Pisidia Antiokheia ve Uluborlu/Apollonia. Ankara nüshası Latince ve Grekçe metni birlikte koruması sebebiyle bunların en değerlisidir. Yalvaç nüshası Latince, Uluborlu nüshası ise Grekçedir.

Ankara’daki Res Gestae, Roma ve Augustus Tapınağı’nın duvarlarına kazınmıştır. Bu yapı, Roma imparatorluk kültü bağlamında kutsal bir mekândı. Latince metin tapınağın giriş bölümündeki duvarlara, Grekçe metin ise dış duvar yüzeyine kazınmıştır. Böylece siyasî öz-anlatı ile kutsallık aynı mekânda birleşmiştir.

Metin XVI. yüzyıldan itibaren Avrupa bilim çevrelerinin dikkatini çekmiş; Habsburg elçisi Ogier Ghiselin de Busbecq’ın maiyetindeki kişiler Ankara yazıtından kopyalar almıştır. Monumentum Ancyranum böylece klasik filoloji ve epigrafi araştırmalarının en önemli belgelerinden biri hâline gelmiştir.

Augustus’un Roma’da kaybolan sesi Anadolu taşlarında yaşamıştır.

Fakat bu ses ne kadar güvenilirdir? Remzi Oğuz Arık’ın asıl itirazı burada başlamaktadır.

Remzi Oğuz Arık (1899–1954), Cumhuriyet döneminin ilk kuşak arkeologlarından; fikir, sanat tarihi ve siyaset alanlarında da eser vermiş bir aydındır. Avrupa dönüşünden sonra Anadolu milliyetçiliğini benimsemiş; Alacahöyük dâhil Anadolu’nun birçok merkezindeki arkeolojik çalışmalarda görev almıştır.

Arık, Res Gestaenin gerçek anlamda tarafsız bir devlet faaliyetleri dökümü olmadığını düşünür. Çünkü Augustus devletin yaptığı işlerle kendi servetinden yaptığı harcamaları iç içe geçirir; yenilgilerini ve iktidara gelirken yaşanan karanlık hadiseleri başarıları kadar açık anlatmaz. Arık bu nedenle eseri bir “övünme”, bir “auto-apologie”, yani hükümdarın kendisini savunup yücelttiği bir metin olarak değerlendirir.

Bu değerlendirme, Augustus’un kendi metnindeki seçici anlatımla da sınanabilir. Özellikle Part meselesi çarpıcıdır. MÖ 20’de Part kralı IV. Phraates, daha önce Roma ordularından ele geçirilmiş sancakları ve esirleri diplomatik uzlaşma sonucunda iade etti. Augustus ise Res Gestaenin 29. bölümünde Partları bu sancakları geri vermeye ve Roma halkının dostluğunu istemeye “zorladığı” izlenimini yaratır. Aynı metnin 32. bölümünde ise Phraates’in oğullarını ve torunlarını İtalya’ya “savaşta yenildiği için değil”, Roma’nın dostluğunu güvenceye almak amacıyla gönderdiğini belirtir. Böylece gerçek bir diplomatik başarı, anıtın dilinde askerî bir boyun eğdirme görüntüsüne yaklaşır.

Bu nedenle Augustus’un metnine:

“Ne oldu?”

sorusunun cevabından çok,

“Augustus, olanların nasıl hatırlanmasını istedi?”

sorusuyla yaklaşmak daha doğru görünmektedir.

Bu yazı toplam 121 defa okunmuştur.
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim