Çünkü fiil; hareketin, oluşun, zamanın ve iradenin dildeki karşılığıdır. İsim alınır, terim alınır, kültür kelimesi alınır. Ama fiil, bir dilin iç kalesidir. Orası düşerse dil de çözülür. Dil yok olur.
Türkçe, tarih boyunca büyük kültür baskıları yaşadı. Arapçadan da aldı, Farsçadan da aldı. Ama bir şeyi kaybetmedi: kendi fiil omurgasını. Yabancı fiillere yaslanmadı. Türkçe fiillerini hep korudu. Yabancı hiç fiil almadı., Kendi dil mantığını korudu. Türkçeyi büyük ve kalıcı dil yapan da budur.
Ben bir dilin gerçekliğine bakarken önce fiiline bakarım. Çünkü fiil, dilin namusudur. Kendi hareketini, kendi oluşunu, kendi zamanını başka dillerin fiilleriyle kuran bir yapıya, tarih içinde kendi kimliğini oluşturmuş müstakil bir millet dili demekte zorlanırım. Kendi fiilini yaratmayan hiç bir millet yoktur. Uganda dilinde bile fiiller Ugandacadır.
Bu yüzden, bugün “Kürtçe” adı altında sunulan yapıyı, kendi tarihî omurgasını kurmuş bağımsız bir dil olarak görmüyorum. Bana göre burada karşımızda duran şey; büyük ölçüde Farsça ve Türkçe fiil katmanlarına yaslanan, Farsça Türkçe Arapça söz varlığıyla karışmış, sonradan bir kimlik kalıbına sokulmuş karma bir konuşma alanını dil olarak kabul etmiyorum.. Yanılıyorsam birisi bana örneklesin.
Dil, sadece ağızdan çıkan ses değildir.
Dil, bir milletin dünyayı adlandırma biçimidir.
Dil, hafızadır.
Dil, karakterdir.
Dil, iradedir.
Dil düşüncenin evidir.
Kendi fiilini kuramayan bir yapı, kendi tarihini de kuramaz.
Kendi fiilini kuramayan bir yapı, ancak başka dillerin gölgesinde yaşar. Hakim güçlerin tetikçisi olur.
İsim ödünç alınır; fiil ödünç alınmaz.
Fiil ödünçse, kimlik de ödünçtür.
Bir dilde fiil yoksa öyle bir dil yoktur.
Bu yazı toplam 153 defa okunmuştur.