Bugün 03 Şubat 2026 Salı
  • Antalya11 °C
  • IMKB

    %
  • Altın
    6512.24
    %-0.43
  • Dolar
    43.4631
    %0.04
  • Euro
    51.2623
    %0.12
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
ANTALYA EDEBİYAT DOSTLARI GRUBU 'YUNUS EMRE' Yİ KONUŞTU
02 Şubat 2026 Pazartesi 22:39

ANTALYA EDEBİYAT DOSTLARI GRUBU 'YUNUS EMRE' Yİ KONUŞTU

Antalya Edebiyat Dostları Grubu bir araya gelerek Yunus Emre üzerine bir beyin fırtınası gerçekleştirdiler. Yunus Emre'yi, yaşadığı dönemi ve felsefesinin etkilerini tartıştılar.

Antalya Edebiyat Dostları Grubu olarak bir araya gelen; şâir, yazar, eleştirmen ve Türkologlardan oluşan topluluk, Antalya Gazeteciler Cemiyeti Lokali'nde toplandı. Toplantıda Yunus Emre ve dönemi üzerine geniş bir tartışma ortamı oluşturularak, âdeta beyin fırtınası gerçekleştirildi.

Yunus Emre, Hacı Bektaş ve 13. Yüzyıl Anadolu’su Yeniden Tartışılıyor

"13. yüzyıl Anadolu’sunun en önemli düşünce ve tasavvuf temsilcilerinden Yunus Emre’nin yaşamı, düşünsel kökenleri ve Hacı Bektaş-ı Veli ile ilişkisi, tarihsel verilerin sınırlılığı nedeniyle günümüzde de tartışma konusu olmaya devam ediyor."

Antalya Edebiyat Dostları Grubu tarafından gerçekleştirilen toplantıda konuşmacılar, Yunus Emre’nin yalnızca bir şair değil, Anadolu’nun en çalkantılı dönemlerinden birinde toplumsal barışı önceleyen güçlü bir düşünsel geleneğin temsilcisi olduğuna dikkat çekti.

Baba İlyas Ayaklanması ve Yunus Emre

Tarihsel kaynaklara göre Yunus Emre’nin, 1240 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’ni derinden sarsan Baba İlyas Ayaklanması ile doğrudan ya da dolaylı bir bağının bulunduğu, aynı dönemde Hacı Bektaş-ı Veli’nin de bu ayaklanmanın çevresinde yer aldığı, ancak fiilen katılmadan süreci atlattığı belirtildi.

Ayaklanmaya katılan Hacı Bektaş’ın kardeşlerinden birinin Sivas’ta idam edildiği, Hacı Bektaş’ın ise Anadolu’nun iç bölgelerine çekilerek bugünkü Hacıbektaş ilçesinin bulunduğu Suluca Karahöyük çevresine yerleştiği ifade edildi. Bu süreçten sonra Hacı Bektaş-ı Veli’nin izini uzun süre kaybettirdiği, yaklaşık yirmi yıl sonra yeniden ortaya çıkarak halka rehberlik etmeye başladığı belirtildi.

Moğol İstilası Sonrası Toplumsal Yıkım

Baba İlyas Ayaklanması’nın ardından Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıfladığı, kısa süre sonra Moğol istilasıyla Anadolu’nun büyük bir yıkım yaşadığı belirten konuşmacılar, bu dönemi Kurtuluş Savaşı sonrası Anadolu’ya ya da II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’ya benzetti.

Bu ortamda Hacı Bektaş-ı Veli’nin yalnızca dini değil, aynı zamanda sosyal bir işlev üstlendiği vurgulanarak, Hacı Bektaş’ın halka tarım, üretim ve günlük yaşama dair pratik bilgiler verdiği; bunun yanında sevgi, barış ve dayanışmayı temel alan bir düşünceyi yaydığı ifade edildi.

Şiddete Karşı Sevgi Geleneği

Konuşmacılar, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin temsil ettiği geleneğin, Anadolu’da şiddet ve isyanın çözüm üretmediğini gören bir anlayışın sonucu olduğunu, bu geleneğin, çatışma yerine sevgiyi, dogma yerine insanı, ayrışma yerine birlikte yaşamı öne çıkaran bir düşünsel miras olarak günümüze kadar etkisini sürdürdüğünü belirtti.

Yunus Emre’nin Düşünce Dünyası ve Kökeni Üzerine Tartışmalar Sürüyor

Yapılan değerlendirmelerde, Yunus Emre’nin “yetmiş iki millete bir gözle bakma”, “karıncayı dahi incitmeme” anlayışının, yedinci yüzyıldan başlayarak Rönesans’a ve modern felsefeye uzanan evrensel bir düşünce hattı içinde ele alınması gerektiği vurgulandı.

“Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri” Yorumu

Yunus Emre’nin şiirlerinde yer alan “Bir ben vardır bende benden içeri” ifadesinin, insanın iç dünyasını ve çok katmanlı benlik algısını ortaya koyduğu belirtildi. Bu yaklaşımın modern psikolojiyle, özellikle Freud’un benlik kuramlarıyla benzerlik taşıdığına dikkat çekildi.

“Biz her dem yeniden doğarız” anlayışının ise sürekli yenilenme, aydınlanma ve geleceğe yönelişi simgelediği ifade edildi. Konuşmacılar, bu düşüncenin Moğol istilası, açlık ve cehaletin hâkim olduğu bir dönemde ortaya çıkmasının Yunus Emre’yi çağının ötesine taşıdığını belirtti.

Yunus Emre ve Batı Felsefesi Karşılaştırması

Yunus Emre’nin düşüncelerinin yalnızca tasavvuf çerçevesinde değil, Batı felsefesiyle karşılaştırmalı biçimde değerlendirilmesi gerektiği görüşü öne çıktı. Bertrand Russell ve Albert Einstein örnekleri üzerinden, savaş karşıtlığı ve insanlığı önceleyen düşüncenin bedel ödettiği hatırlatıldı.

Konuşmacılar, Yunus Emre’nin “karıncayı incitme” öğretisinin de insanlığa bütüncül bakışın bir ifadesi olduğunu, günümüzde din, ırk ve ideoloji temelli ayrışmaların bu anlayıştan uzaklaştığını dile getirdi.

Akıl ve Metafiziğin Birleştiği Nokta

Yunus Emre’nin akıl ile metafiziği birleştiren ender düşünürlerden biri olduğu belirtilirken, bu yaklaşımın Risâletü’n-Nushiyye adlı eserde açıkça görüldüğü ifade edildi. Eserde yer alan dört unsur (toprak, su, ateş, hava) anlayışının, yalnızca İslam düşüncesine değil, Türk ve İran mistisizmine dayandığı kaydedildi.

Bu unsurların Anadolu’da felsefi bir dile dönüştüğü, antik çağ düşüncesiyle yerel inançların kaynaştığı vurgulandı.

Yunus Emre Nerelidir? Tartışması

Yunus Emre’nin doğduğu ve yaşadığı yer konusundaki tartışmalar da gündeme taşındı. Araştırmaların ağırlıklı olarak Karaman ve Eskişehir üzerinde yoğunlaştığı belirtildi.

Türk kamuoyunda Yunus Emre’nin Eskişehirli olduğu yönündeki kanaatin yaygın olmasının, Eskişehir’in kamuoyu oluşturma gücü ve erken tarihli iddialardan kaynaklandığı ifade edildi. Bu görüşün, İsmail Hakkı Konyalı’nın 1945 yılında yayımladığı belgelere dayandırıldığı belirtildi.

Ancak söz konusu belgelerde geçen kişinin bir derviş değil, Yunus Emir adlı bir bey olduğu ve bu kişinin “miskin Yunus” ile örtüşmediği ortaya kondu. Yeni belgelerle bu iddianın geçerliliğini yitirdiği belirtildi.

Moğol İstilası ve Ruh Hâli

1243 Kösedağ Savaşı sonrası Anadolu’nun Moğol baskısı altında kaldığı, toplumun büyük bir korku ve yılgınlık yaşadığı ifade edildi. 1277 yılında Memlük Sultanı Baybars’ın Moğolları yenmesine rağmen Anadolu’nun bu direnişe sahip çıkamadığı, dönemin siyasal ve toplumsal çözülmüşlüğünün derin olduğu vurgulandı.

Bu ortamda Yunus Emre’nin şiirlerinde görülen hüzün, teslimiyet ve aynı zamanda direniş duygusunun, dönemin ruh hâlini yansıttığı belirtildi.

Türkçe Israrı: Yunus ve Şah İsmail Karşılaştırması

Konuşmalarda Yunus Emre’nin Türkçeye verdiği önem, daha sonraki dönemlerde Şah İsmail (Hatayi) ile karşılaştırıldı. Nizami gibi Türk kökenli olmasına rağmen eserlerini Farsça yazan şairlere karşın, Şah İsmail’in Türkçeyi bilinçli bir tercih olarak kullandığı hatırlatıldı.

Konuşmacılar, Yunus Emre’nin de benzer şekilde, Farsçanın “yüksek dil” sayıldığı bir dönemde Türkçeyi seçerek Anadolu’da güçlü bir kültürel dönüşüm başlattığını ifade etti.

Yunus Emre’nin “Mevzisi” Neresi?

Yunus Emre’nin doğduğu ve öldüğü yerin ötesinde, asıl meselenin onun düşünsel mevzisi olduğu vurgulandı ve Yunus’un mevzisi; halktan yana, insan merkezli ve tasavvufi bir çizgide konumlanıyor denildi.

Bu çerçevede Yunus Emre’nin yalnızca “mutasavvıf” olarak etiketlenmesinin eksik olduğu, onun Anadolu Türkmen geleneğiyle, Alevi-Bektaşi inanç dünyasıyla ve halk söylenceleriyle iç içe geçmiş bir tasavvuf anlayışı geliştirdiği ifade edildi.

Tasavvuf mu, Halk Mücadelesi mi?

Yunus Emre’nin şiirlerinin yalnızca bireysel bir iç yolculuğu değil, aynı zamanda bir toplumsal duruşu yansıttığı belirtildi. “Mal da yalan, mülk de yalan” dizelerinin dünyadan kaçışı değil, mülkiyet ve iktidar ilişkilerine karşı eleştirel bir tavrı dile getirdiği ifade edildi.

Konuşmacılar, Yunus Emre’nin dünyadan el etek çeken bir dervişten ziyade, halktan yana bir düşünsel mücadelenin öncüsü olarak okunması gerektiğini dile getirdi.

Tasavvufun Yorumu ve Yanlış Okumalar

Yunus Emre şiirlerinde yer alan bazı ifadelerin yanlış okunduğu ya da eksik yorumlandığı da gündeme geldi. “Ben aynımı yerine gördüm” dizesinin “Ben ayımı yerine gördüm” şeklinde okunmasının anlam kaymasına yol açtığı, bu ifadenin Hallâc-ı Mansur geleneğinden gelen “Tanrı-insan birlikteliği” anlayışına işaret ettiği belirtildi.

Bu tür örneklerin, Yunus Emre’nin şiirlerinin filolojik ve felsefi bir dikkatle ele alınması gerektiğini gösterdiği ifade edildi.

İnsan ve Tanrı Bütünlüğü

Değerlendirmelerde Yunus Emre’nin düşüncesinin merkezinde, insan ile Tanrı arasındaki bütünlüğü savunan bir tasavvuf anlayışının yer aldığı vurgulandı. Bu anlayışın, Yunus’un hayatının sonuna kadar savunduğu temel düşünce olduğu ifade edildi.

Konuşmalarda Yunus Emre’yi doğru anlamak, yalnızca biyografik tartışmalarla değil; onu tarihsel, dilsel ve düşünsel bağlamı içinde ele almakla mümkün olacaktır denildi.

Tasavvufta “Ayna” Kavramı

Konuşmalarda Yunus Emre şiirlerinde sıkça geçen “ayna” kavramı da ele alındı. Tasavvuf geleneğinde yeryüzünün Tanrı’nın cemalini yansıtan bir ayna olarak kabul edildiği, “ayna” sözcüğünün “ayın” ile ilişkili olduğu ve yansıma fikrini simgelediği ifade edildi; bu yaklaşımın vahdet-i vücut anlayışının şiirsel bir yansıması olduğunu belirtildi.

Yunus Emre’nin Şiiri, Hafızası ve Tasavvuf Geleneği Üzerine Değerlendirmeler

Toplantıda Yunus Emre’nin şiirlerinin yalnızca bir edebiyat ürünü değil, insanın varoluşuna dair derin bir hafıza taşıdığı vurgulandı. Yapılan değerlendirmelerde, Yunus’un insanı; taşla, etle, denizle ve bedenle birlikte düşünen bütüncül bir anlayışın temsilcisi olduğu ifade edildi.

Konuşmacılar, Yunus Emre’nin şiirlerinde insanın hem acıyı hem açlığı, hem taşlaşmayı hem diriliği aynı anda taşıdığını belirterek, bu yönüyle Yunus’un çağını aşan bir düşünür olduğuna dikkat çekti. Şiirlerin, yaşanmış sıcak günleri değil; kalplerde iz bırakan hakikat anlarını taşıdığı ifade edildi.

Yunus Emre Metinlerinin Yayın Serüveni

Yunus Emre şiirlerinin basım tarihine de değinildi. İlk taşbasma baskıların 1917 yılında yapıldığı, ardından uzun yıllar yeni baskıların görülmediği belirtildi. 1940’lı yıllarda yapılan basımların ise sınırlı ve erişimi zor olduğu ifade edildi.

Bazı rivayetlere göre Yunus Emre’ye atfedilen üç bine yakın şiir bulunduğu, ancak tarikat yapıları içinde sakıncalı görülen birçok şiirin yakıldığı, bir kısmının suya atıldığı ya da kaybolduğu aktarıldı. Günümüze ulaşan şiirlerin, bu büyük külliyatın yalnızca küçük bir bölümü olduğu dile getirildi.

İnsan Merkezli Bir İnanç Yorumu

Konuşmacılar, tasavvufun temelinde insanı yaşatmayı ve insanı anlamayı amaçlayan bir bakış bulunduğunu belirtti. Tarih boyunca yaşanan savaşlar, fitneler ve şiddet ortamı karşısında tasavvufun, insanı yeniden merkeze alan bir yol sunduğu dile getirildi.

Bu anlayışın, Yunus Emre’nin şiirlerinde açıkça görüldüğü; Yunus’un ne korkuyu ne de ölümü yücelttiği, aksine yaşamı ve insanı savunduğu ifade edildi.

“Yunus, Bir Efsane Değil; Bir Vicdan”

Toplantıda yapılan değerlendirmelerde, Yunus Emre’nin yalnızca efsanevi bir figür değil; insanlığın vicdanını temsil eden bir ses olduğu vurgulandı. Yunus’un şiirlerinin bugün hâlâ güncel olmasının nedeninin, insanın değişmeyen varoluş mücadelesine dokunması olduğu belirtildi

Yasaklanan Bir Ses: Yunus Emre, Nazım Hikmet ve Tasavvufun Tarihsel Mücadelesi

Yunus Emre’nin şiirlerinde “iki ayaklı yaşam” olarak tarif edilen insan hâlinin; insanın neyi gördüğü, neyi yaşadığı ve neye tanıklık ettiği sorusuna cevap aradığı vurgulandı. Yapılan değerlendirmelerde Yunus’un şiirlerinin, biyolojik bir varoluştan çok insanın bilinç ve vicdan yolculuğunu anlattığı ifade edildi.

Konuşmacılar, Yunus Emre’nin insanı yalnızca yaşayan bir beden olarak değil; gören, sorgulayan ve tanıklık eden bir varlık olarak ele aldığını belirtti. Bu yönüyle Yunus’un şiirlerinin, çağlar boyunca güncelliğini koruduğu dile getirildi.

Avrupa’da Okunan, Anadolu’da Yasaklanan Şair

Toplantıda, Yunus Emre’nin tarih boyunca çelişkili bir kader yaşadığına dikkat çekildi. Yunus’un şiirlerinin Balkanlar ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde okunurken, Osmanlı’nın kimi dönemlerinde Anadolu’da yasaklı hâle geldiği ifade edildi.

Bu durum, Nazım Hikmet’in yaşadığı sürece benzetildi. Nazım Hikmet’in şiirleri yurt dışında yayımlanıp okunurken, Türkiye’de uzun yıllar yasaklı kaldı; kitapları basılmadı, şiirleri okutulmadı. Konuşmacılar, bu benzerliğin tesadüf olmadığını; her iki şairin de halktan yana ve sorgulayıcı bir dil kullandığı için baskıya maruz kaldığını vurguladı.

Molla Kasım Rivayeti ve Sansür Meselesi

Toplantıda, Yunus Emre şiirlerinin kayboluşuna dair anlatılan Molla Kasım rivayeti de gündeme geldi. Rivayete göre, Yunus’a ait olduğu düşünülen binlerce şiirin bir kısmı yakıldı, bir kısmı suya atıldı, bir kısmı ise kuşlar tarafından yok edildi. Günümüze ulaşan şiirlerin, bu büyük külliyatın yalnızca küçük bir bölümünü oluşturduğu ifade edildi.

“Gel gör beni aşk neyledi” ve “Miskin Yunus” gibi dizelerin, bu sansür ve yok edilme sürecinden kurtulan şiirler arasında yer aldığı belirtildi.

Şiddet Kültürüne Karşı İnsan Merkezli Bir Yol

Konuşmacılar, tarih boyunca din adına uygulanan şiddet ve ceza anlayışlarına dikkat çekerek, tasavvufun bu anlayışa karşı insanı yaşatmayı önceleyen bir yol sunduğunu vurguladı.

Bu bağlamda, tasavvufun savaş, kan ve korku yerine; adalet, merhamet ve vicdan kavramlarını öne çıkardığı ifade edildi. Yunus Emre’nin şiirlerinin de bu anlayışın en sade ve en güçlü ifadesi olduğu belirtildi.

“Yunus, Bugünün de Şairidir”

Toplantıda, Yunus Emre’nin yalnızca geçmişe ait bir isim olmadığı; günümüz insanının varoluş mücadelesine de ışık tuttuğu vurgulandı. Konuşmacılar, çağdaş nesillerin de Yunus’un insani bakışından öğrenecek çok şeyi olduğu konusunda görüş birliğine vardı.

Anadolu: Üç Bin Yıllık Bir Kültür Havzası

Anadolu’nun yalnızca Orta Asya tasavvuf geleneğiyle değil; Mezopotamya ve Mısır medeniyetleriyle beslenen çok katmanlı bir kültür merkezi olduğu vurgulandı. Bu birikimin Ege üzerinden Batı’ya aktarıldığı, Yunus Emre düşüncesinin de bu derin tarihsel zeminden bağımsız ele alınamayacağı ifade edildi.
 
Konuşmacılar, Yunus Emre’nin yalnızca Ahmet Yesevi çizgisinin değil, Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel mirasının da bir ürünü olduğunu dile getirdi.
 
Arapça ve Farsça Etkisi: Yüksek Edebiyatın Bilinci
 
Yunus Emre’nin Arapça ve Farsçayı ileri düzeyde bildiği görüşü dile getirildi. Arap edebiyatının Cahiliye döneminden itibaren güçlü bir şiir geleneğine sahip olduğu, Fars edebiyatının ise dönemin en gelişmiş edebiyatları arasında yer aldığı hatırlatıldı.
 
Bu nedenle Yunus Emre’nin şiirlerinde, bu iki büyük edebiyat geleneğinin etkilerinin bulunmasının kaçınılmaz olduğu belirtildi. Ancak Yunus’un, bu birikimi bilinçli biçimde Türkçe ile halka taşıdığı vurgulandı.
 
Osmanlı ve Yunus Emre: Kullanım ve Yasaklama
 
Toplantıda Osmanlı Devleti’nin Yunus Emre’ye yaklaşımının dönemlere göre değiştiği ifade edildi. Osmanlı’nın kuruluş ve yükselme dönemlerinde Yunus Emre’nin düşüncesinden faydalanıldığı, özellikle Rumeli’ye yayılma sürecinde tasavvufun birleştirici gücünden yararlanıldığı dile getirildi.
 
Ancak bu yaklaşımın Fatih Sultan Mehmet sonrasında köklü biçimde değiştiği vurgulandı. Fatih’ten sonra merkeziyetçi ve katı bir devlet yapısına geçildiği, bu sürecin Yunus Emre gibi halkçı ve muhalif düşüncelerin tasfiyesine yol açtığı ifade edildi.
 
Yunus Emre: Şairden Öte Bir Direniş Figürü
 
Yunus Emre’nin yalnızca bir “aşk şairi” olmadığı; direnişçi, toplumcu ve devrimci bir figür olduğu vurgulandı. Sarayla mesafeli duruşu, halktan yana tavrı ve iktidarla uzlaşmaması, Yunus’un sevilmesinin temel nedenleri arasında gösterildi.
13. yüzyılda yaşamış bir düşünür olarak Yunus’un, insan psikolojisini ve toplumsal yapıyı derinlemesine kavradığı; bunu son derece sade ve güçlü bir dille ifade ettiği dile getirildi.
 
Bir Medeniyet Tasavvuru
 
Konuşmalarda Yunus Emre’nin hedefinin yalnızca bireysel arınma değil; insan merkezli bir medeniyet inşası olduğu ifade edildi. Bu medeniyetin temelinde sevgi, vicdan, adalet ve insan onuru bulunduğu vurgulandı.
 
Yunus’un seslendiği alanın yalnızca Anadolu değil, tüm insanlık olduğu belirtilerek, onun düşüncesinin evrensel bir felsefe taşıdığı ifade edildi.
 
Tasavvufun Kaynakları Üzerine Tartışma
 
Toplantının son bölümünde tasavvufun kökenleri tartışıldı. Mevlana, Ahmed Yesevi ve Yunus Emre çizgisindeki tasavvufun, yalnızca İslam içi bir gelişme olmadığı; Budizm ve Hinduizm gibi inanç sistemlerinden gelen etkilerle daha özgür ve ferah bir yapı kazandığı görüşü dile getirildi.
 
Özellikle Mevlana’nın yetiştiği coğrafyada Budizmin güçlü etkisinin bulunduğu, bu etkinin tasavvufun hoşgörü ve evrensellik anlayışını beslediği savunuldu.
 
İran Etkisi ve Büyük Şairler
 
Yunus Emre’nin çağdaşı olan İran coğrafyasındaki büyük edebî mirasa da dikkat çekildi. Sadi, Ömer Hayyam ve daha sonra Hafız gibi isimlerin, dönemin düşünsel iklimini belirlediği; Mevlana’nın bu geleneğin merkezinde yer aldığı ifade edildi.
 
Konuşmacılar, Yunus Emre’nin bu büyük düşünsel havzanın Anadolu’daki en özgün sesi olduğu konusunda birleşti
 
Tasavvufun Küresel Etkileri Tartışıldı: Goethe’den Hafız’a, Mevlana’dan Yunus Emre’ye

Toplantıda, İslam tasavvufunun yalnızca İslam düşüncesi içinden değil, farklı inanç ve kültür havzalarından gelen etkilerle şekillendiği görüşü gündeme getirildi. Konuşmacılar, bu etkileşimin özellikle İran merkezli düşünsel miras üzerinden okunması gerektiğine dikkat çekti.

İran Coğrafyası ve Büyük Şairler

Yunus Emre’nin yaşadığı dönemde İran’ın, dünya edebiyatının en güçlü merkezlerinden biri olduğu vurgulandı. Bu dönemde Sadi ve Ömer Hayyam gibi isimlerin edebî ve felsefi etkilerinin belirleyici olduğu, bir yüzyıl sonrasında ise Şirazlı Hafız’ın bu geleneği zirveye taşıdığı ifade edildi.

Konuşmacılar, Hafız’ın düşünsel dünyasında Mevlana’nın belirleyici bir etkisi bulunduğunu, Mevlana’nın ise Farsça yazan bir İran şairi olarak tasavvuf düşüncesinin merkezinde yer aldığını dile getirdi.

Tasavvuf ve Budist Esintiler Tartışması

Tasavvufun kökenlerine ilişkin değerlendirmelerde, bu düşünce sisteminin İslam içi bağnazlığı yumuşatan bir işleve sahip olduğu belirtildi. Özellikle Mevlana ve Yunus Emre çizgisindeki tasavvuf anlayışında, Budizm başta olmak üzere Doğu düşüncelerinden gelen esintilerin bulunduğu yönündeki görüşler paylaşıldı.

Bu görüşlerin tartışmalı olduğu kabul edilmekle birlikte, Ahmet Yesevi’nin yaşadığı coğrafyanın ve Orta Asya’nın çok inançlı yapısının tasavvuf düşüncesini beslediği ifade edildi.

Goethe ve Doğu-Batı Etkileşimi

Toplantıda Alman edebiyatının büyük ismi Johann Wolfgang von Goethe’nin, Doğu düşüncesine duyduğu hayranlığa da dikkat çekildi. Goethe’nin özellikle İran edebiyatı ve tasavvuf geleneğini yakından takip ettiği, bu etkileşimin Doğu-Batı düşünsel geçişini anlamak açısından önemli olduğu vurgulandı.

Yunus Emre’ye Uluslararası İlgi

Konuşmalarda, Yunus Emre’nin uluslararası alanda çoğu zaman Mevlana üzerinden anıldığı, UNESCO etkinliklerinde de bu ilişkinin ön plana çıkarıldığı ifade edildi. Mevlana ve Şirazlı Hafız’ın küresel ölçekte daha görünür olmasının, Yunus Emre’nin düşüncesinin yeterince derinlikli ele alınmasını zaman zaman gölgede bıraktığı dile getirildi.

800 Yıl Öncesinden Evrensel Bir Dil

Yunus Emre’nin şiirlerinde yer alan sevgi, iyilik ve cömertlik temalarının, 800 yıl öncesi için son derece ileri bir düşünceyi yansıttığı vurgulandı. Avrupa’da matbaanın dahi henüz gelişmediği bir dönemde, Yunus’un insanlık merkezli bir dil kurmasının şaşırtıcı olduğu ifade edildi.

Konuşmacılar, Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel birikiminin bu düşünsel sıçramada belirleyici rol oynadığını belirterek, bu durumun “erken bir aydınlanma” olarak okunabileceğini dile getirdi.

Toplantıdan Yeni Kararlar

Toplantının sonunda, katılımcılar tarafından duygusal bir atmosfer oluştuğu ifade edildi. Bir sonraki toplantıda konu başlığının önceden belirlenerek, özellikle Mevlana–Hafız–Yunus Emre ekseninde edebî ve felsefî bir tartışma yürütülmesi önerildi.

Toplantıda ayrıca şair ve kanun sanatçısı Gazanfer Eryüksel tarafından Yunus Emre'nin ilahilerinden örnekler sunuldu.

Katılımcılar, toplantının verimli geçtiğini belirterek organizasyona katkı sunan herkese teşekkür etti

whatsapp-image-2026-02-02-at-22-33-09.jpeg

whatsapp-image-2026-02-02-at-22-33-20.jpeg

whatsapp-image-2026-02-02-at-22-33-31.jpeg

whatsapp-image-2026-02-02-at-22-33-25.jpeg

whatsapp-image-2026-02-02-at-22-33-02.jpeg

Kaynak: HABER: GÜRSEL KAYA
Bu haber toplam 181 defa okunmuştur
SPOR
Tüm Hakları Saklıdır © 1983 Antalya Son Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 474 99 63 | Haber Yazılımı: CM Bilişim