Dünya sahnesinde iki tür ayak izi vardır. Biri, geçtiği yerdeki çiçekleri ezdiğini fark etmeyecek kadar hafif ve umursamaz; diğeri ise bastığı toprağın sızısını kendi kalbinde hissedip adımlarını parmak uçlarında atanların izidir. Biz onlara "merhametliler" diyoruz; kendi hayat sahnesinde figüran kalma pahasına, başkalarının hikayesini güzelleştirenler.
Vicdan sahibi olmak, bazen kendi hayatından sessizce feragat etmektir.
Gaddar olan, rüzgarın önündeki bir yaprak gibidir; hiçbir şeye tutunmaz, hiçbir şeyden sorumlu hissetmez. Gece yastığa kafasını koyduğunda, içinde hesaplaşacağı bir "öteki" yoktur. O, bencilliğin sağladığı o sahte ve sığ huzurun uykusundadır. Tilkiler kurnazdır ama dertleri sadece kendi karınlarını doyurmaktır.
Ancak merhametli insan için dünya, sadece kendisinden ibaret değildir. O, yapmadığı bir iyiliğin, uzatmadığı bir elin yükünü, en ağır günahıymış gibi taşır. Kendi mutluluğunu ertelemek, başkasının gözyaşını silmekten daha kolay gelir ona. Yıllar geçip de aynaya baktığında; yaşanmamışlıklar, ertelenmiş hayaller ve başkaları için harcanmış bir ömür görür. Evet, bir iç çeker; belki o iç çekişte biraz yorgunluk, biraz kırgınlık vardır. Ama asla bir pişmanlık yoktur.
Çünkü karakter, insanın kaderidir.
Hayatın son demlerinde geriye bakıldığında, "ne kadar rahat yaşadım" sorusu anlamını yitirir. Asıl soru şudur: "Ben bu dünyaya ne bıraktım?"
Vicdan yoksunu olan, arkasında sadece boşluk bırakır. Oysa merhametli insan; bir çocuğun gülüşünde, bir yaşlının duasında, bir sokak hayvanının bakışında yaşar. O yastığa başını koyduğunda, evet, belki bedeni yorgundur, belki hayatı eksiktir; ama ruhu tamamlanmıştır.
Dünya, belki gaddarların elinde hızla döner ama sadece vicdan sahiplerinin hatırına ayakta kalır. Yaşanmamış bir hayat gibi görünse de, başkalarına hayat olmak; aslında en gerçek yaşama biçimidir.
Bu yazı toplam 194 defa okunmuştur.